Bugün insanların zenginliklerine bakarak adeta ağızları açık bir şekilde kendilerini takip ettiği ve onlar gibi olmaya çalıştığı bir çağı yaşıyoruz. Bu gibi zengin kimselere bakarak onlar gibi olmaya çalışan insanların çoğunluğu, zenginlik ile birlikte mutluluk kapılarının ardın sıra açılacağı ve dünyanın en mutlu insanı olacağı kanısına kapılmış bir hayat anlayışına sahipler. Hâlbuki bir günlüğüne o zengin kimselerin yerinde kendileri olduğu zaman görecekler ki gerçek mutluluk, asla para ile sağlanamaz. Bu durumu hem geçmişte tarih sayfalarında hem de yaşadığımız şu asırda görmemek için gözleri görmüyor olmak gerekir.

Peki, gerçek mutluluk ve huzur nerede? Nasıl gerçek manada mutlu bir hayata sahip olabiliriz? İşte bu soru bizim Mâlik bin Dinar başta olmak üzere salih insanların hayatını okuduğumuzda cevabını rahatlıkla bulabileceği bir sorudur.

Dünyanın peşinden giden her kişide mutlaka bir takım boşluklar yaşandığına şahit oluruz. Bu Allah’ın yeryüzüne koyduğu “sünnetullah” denilen kurallardan biridir. Bu boşluk, kişinin Allah ile arasının açık olması ve dünya hayatında dünya-âhiret dengesinin sağlanamamasıdır.

Onun yaptığı şu dua bizlere bu hususta örnektir: “Allah’ım! Kalplerimizi sana yönelt ki seni en iyi şekilde tanıyalım, ahdimize sâdık kalalım, emrini tutalım.”

Tabii sözlerimizin burasında bir noktaya değinmemizde fayda var. Bu da İslam’ın mal kazanmaya karşı olmadığı aksine mal ile muhtaçlara yardımda bulunulmasını teşvik etmesi ve kişinin kendisini başka insanlara el açacak bir duruma düşürmemesi için çalışıp kazanması gerektiğidir.

Hayatı

Zâhidlerin önde gelenlerinden olan Ebu Yahyâ künyeli Mâlik bin Dinar, Basra’da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kendisine “Zeynüddin (Dinin Güneşi)” denilmiştir.

Mâlik b. Dînâr, gençlik yıllarında eğlence âlemlerine düşkün bir insandır. Ancak dünyanın peşinden giden her nefiste olduğu gibi onun nefsinde de manevi bir boşluk hissetmesi, onun hayatının değişiminde en büyük rolü oynamıştır. Onun bu kötü yoldan dönmesine dair çeşitli rivâyetler yer alsa da biz şu rivâyet ile yetineceğiz:

Tevbesi

Onun tevbesi hakkında Mustafa Sadık er-Rafiî’den şöyle bir olay aktarılır:

“Bir gün Ebu Yahya (Malik Bin Dinar), Kur’an yazma işini bitirdi. Sonra evinden çıkıp mescide gitti, insanlara namaz kıldırdı. Mescitte bulunanlar onun sohbetini dinlemek için oturup beklediler. O ise doğrulup Allah’ın ona dilemesi kadar rükû ve secde yaptı. Namazını bitirdikten sonra dayandığı kolona doğru kalktı. İnsanlar onun etrafında halkalar oluşturdu. Mescit bütün genişliğine rağmen dolup taşmıştı. Malik bin Dinar gözlerini cemaate çevirdi. Sonra başını öne eğip uzun bir süre sustu. Onun heybeti ile sakinleşen ve mütevazılığına hayran kalan cemaatin başlarında sanki kartallar bekliyordu. Derken göz kapaklarına yapışmış gözyaşı ve dudaklarında beliren bir tebessüm ile başını kaldırdı. Bir genç dayanamayıp “Şeyhi ağlatan şey nedir?” diye sordu. Bu genç, imama yakın safta oturuyordu. Şeyh şaşkın bir kimse gibi bakışlarını ona çevirip uzun bir süre düşündü. Halen cevap vermemişti. Sanki onu bir hal almıştı. İnsanların şaşkınlığı daha da arttı. Çünkü daha önce böyle bir suskunluğu ve sorulan soruyu cevapsız bırakması asla görülmemişti!

İnsanlar kendi kendilerine “Şeyhin mühim bir hali var. Bu suskunluğunun arkasında onun iç âleminde beliren manalar ve hatıraların olması gerekir” diye düşündüler. İmam’ın insanlara tebessüm etmesi gecikmedi ve dedi ki:

“Bir hatıra aklıma geldi, bunun için ağladım. Sonra bir rüyayı düşündüm ve bunun için güldüm. Beni ağlatan hatıra Hasan el-Basrî hakkındadır. Onun ne kadar âlim, zâhid ve takvalı olduğunu biliyorsunuz. O, Ebu Eyyub el-Ensâri ailesinin azatlısıydı. Annesi de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Ümmü Seleme’nin cariyesiydi. Bazen annesi olmadığı zaman, Ümmü Seleme göğsünü verip oyalıyordu, tâ ki annesi dönünceye kadar… Nice kere göğsü sütle dolup Hasan Basri de onu içiyordu. İnsanlar hikmet, fesahat ve zühdün ancak o mübarek göğsün bereketinden olduğunu biliyorlardı.
Hem sonra insanların onu “Bir yerden döndüğü zaman sanki arkadaşının defninden dönüyormuş gibi gelirdi” şeklinde vasfettiklerini herhalde unutmamışsınızdır. Oturduğu zaman Allah’a şiddetli korkusundan boynu vurulacakmış gibi hazırlanırdı. Cehennem zikredildiğinde sanki sadece onun için yaratılmış gibi bir hal alırdı. Gerçekten Hasan, böyle bir üstadımdı. Her ne zaman bir üzüntü veya musibete uğrarsam ona başvururum.
Onu bu meclisimde hatırlayınca ve düşmanlarının ona karşı türlü türlü hile ve desiselerini düşününce ona acıdım. Beni ağlatan hatıra işte budur.
Düşünüp de tebessüm ettiğim rüyaya gelince söyleyeceklerimden istifade etmeniz için onu bir kıssa içinde size haber vereceğim.

Gençliğimde devletin güvenliğinde çalışan biriydim, çevik ve atiktim. Çok katı biri idim hatta sanki göğsümde kalp değil de kaya vardı. Günah işlemekten sakınmazdım. İçki müptelâsıydım. Oysaki içki şeytani bir ruhtur. Saadeti, Rabbâni ruhta aramaktan âciz olan kimse onu içkide arar.
Bir gün hırsız ve caniyi gözetlemek için çarşıda gezerken bir de ne göreyim! İki kişi boğaz boğaza kavga ediyorlar. Biri, diğerini boğmaya çalışıyordu. Koşarak yanlarına gittim. Zayıf, mazlum, güçlü zalime şöyle diyordu: “Kız çocuklarımın sevincini benden zorla aldın. Onlar sana bedduâ edecekler. Bundan sonra ebediyen bir hayır elde edemeyeceksin. Ben bu çarşıya ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözüne uyarak çıktım: “Müslüman bir kimse pazara çıkar, ondan bir şey alır, evine taşır ve bunu da sırf kız çocukları için yaparsa Allah ona rıza ve rahmet nazarıyla bakar.”
O zaman bekârdım, kendisiyle ülfet bulacağım bir eşim yoktu. Derken içimde insanlık duygusu uyandı. Yoksul kızları sevindirerek onların salihâ dualarını almak istedim. Adamın parasını o zalim adamdan aldım. Kızlarının daha fazla sevinmesi için kendi paramdan da ona verdim ve dedim ki: “Çarşıdan alıp eve götürdüklerin sebebiyle kızlarının sevindiğini gördüğün zaman Mâlik bin Dinar’a dua etmelerini söylemen, Allah’ın seni sorumlu tutacağı ve hakkımı ancak bununla tam olarak ifâ edeceğin bir vaad olsun.”

O gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini, kızlara ikram etmeye teşvik eden manasını ve onu pekiştiren “Kim, kızlarının iyi ve sevinçli büyümelerini arzulayarak onlara ikram ederse Allah’a ikram etmiş gibidir” ifadesini derin düşünceler içerisinde kıvranarak geceledim. Bu hadis geceden ta sabaha kadar ruhuma fısıldamaya ve nefsimi doldurmaya devam etti.

O vakit evlenmeyi düşündüm. Ancak böyle kötü biri olmaya devam ettiğim müddetçe insanların beni iyi kızlarıyla evlendirmeyeceklerini bildiğimden cariye pazarına gitmekten başka yol bulamadım. Pazara gittim ve güzel bir cariye satın aldım. Benden çok iyi bir muâmele gördü. Derken ondan bir kızım oldu. Kızıma aşırı bir sevgi ile bağlandım. Onun vesilesiyle benim gibilerinde bulunmayan büyük bir insanlık duygusu ortaya çıktı. İlk halim ile şimdiki halim arasındaki farkı gördüm.

Kızımı dünyada anne ve babasından başka bir şeye sahip olmayan semâvi bir varlık gibi görüyordum. Sanki karnını doyurması dışında dünyadan biri değildi. Onun sürûru emerek gösterdiği gelişmeden daha fazla gelişiyordu… Kızcağızın sevgisi hem evimde hem de ruhumda yer etmişti. Emeklemeye başlayınca ona olan sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Her gün hatta her saat kalbim de ona karşı yenilenen bir bağlılık besliyordum. Bu bağlılık katışıksız kalbi bir sürurdu.

İçkiyi bırakmaya çalıştım ama yapamadım. Çünkü tam bir içki müptelâsıydım. Lakin kızımın sevgisi dolayısıyla içkiden şiddeti bir şekilde nefret ettim. Bununla birlikte içkiyi terk etmiyordum. İçkiyi doldurup içmeye niyetlendiğimde kızım oturduğum yere emekleyerek gelirdi. Elimdeki içki bardağını çekiştirirdi, böylece içkiyi elbiseme dökerdi. Kızmıyordum çünkü bu onu sevindiriyor ve güldürüyordu. Onun için kendimi daha mutlu hissediyor ve gülüyordum! Bu durum benimle onun arasında böylece devam etti. İki durum arasında kalmıştım “Bazen içiyor, çoğu zaman da terk ediyordum. Çünkü kızıma olan bağlılık, içkiye olan bağlılığımdan büyüktü.”

Nefsime her müracaat edişimde bir gün kızımın içkinin manasını anlayıp beni örnek almasından, içkiden dolayı ona zaman ayıramamaktan, onun günahlarıyla beraber günahlarımı Allah’a sunmaktan ve çocuklar babalarına rahmet okurken onun bana lânet okumasından Allah’a sığınıyordum. Bu zanlar ve duygularla geçip giderken yavaş yavaş durumumu düzeltiyordum. Kızım büyüdükçe benim de faziletim büyüyordu.

Derken kızım iki yaşını bitirince öldü. Ona olan hüznüm beni bitkin düşürdü. Teselli bulacağım ve sığınacağım, bir iman ve ruh gücüne sahip değildim. Cehalet, hüzünlerimi katmerleştirdi. Musibetim, musibetlere dönüştü. Bundan ötürü içinde bulunduğum içki kötülüğüne döndüm. Hüzünlerim şeytanın sevinçleri oldu. Bu mel’un (Allah onu rezil kılsın) sevdiği yollarla beni saptırmayı diledi. Böylece onun komşuluğuna döndüm ve meydanına uzandım.

Şaban ayının ortası bir Cuma gecesi şeytan-ı lain beni aşırı içki içmeye sürükledi. İçtiğim içkiden dolayı bir ölü gibi geceledim. Rüyada kıyâmet ve haşri gördüm. Kabirler içindekilerini dışarı atmıştı. İnsanlar öne geçmiş, ben de onlarla beraberdim. Çok endişeliydim. Arkamdan engerek yılanının sesine benzer bir ses işittim. Döndüm bir de ne göreyim! Büyük bir yılan… Kan gibi kırmızı gözlerinden ölüm saçıyordu. Ağzında mızrak gibi dişler, karnında şiddetli bir ısı vardı. Yere o ısıyı üflese orda yeşillik diye bir şey çıkmazdı. Derken ağzını açtı. Ve içindeki ısıyı üfledi. Beni yutmak amacıyla hızlıca bana doğru geldi. Korkarak hızlıca önünden koştum.

Zayıflıktan ve güçsüzlükten neredeyse ölecek olan bir yaşlıyla karşılaştım. Ona sığınıp “Beni koru ki Allah da seni korusun” dedim. Yaşlı adam: “Gördüğün gibi ben zayıf biriyim. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ondan uzaklaşarak koş. Belki Allah kurtulman için sebepler gösterir”  dedi ve koşmaya devam ettim.

Büyük ve ürkütücü bir ateşin kenarına geldim. Oradan da geri döndüm. Ejderha gibi yılan da peşimden geliyordu.  O yaşlı adamla tekrar karşılaştım. Ondan yardım istedim. Bana acıdığından dolayı ağladı ve dedi ki: “Gördüğün gibi ben zayıfım. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ancak şu dağa doğru koş. Belki Allah senin için bir durum ortaya çıkarır.”

Göz gezdirdim. Bir de ne göreyim, dağın üzerinde büyük bir ev! Evin pencereleri, pencerelerin üzerinde de perdeler vardı. Oraya doğru koştum. Yılan da arkamda!

Dağa vardım. Pencereler açıldı, çocukların ay gibi yüzlerini gördüm. Yılan bana yaklaştı. İçinden üflediği ateş menzilindeydim. Üzerime ateş üflüyor, öyle ki neredeyse beni alıyordu. Çocuklar topluca; “Ey Fatıma! Ey Fatıma!” diye bağırıştılar.

Birden ölen kızımı gördüm. İçinde bulunduğum vaziyeti görünce çığlık attı ve ağladı. Sonra kurşun gibi fırladı. Önümde durdu ve sol elini bana uzattı. Ben de onu tuttum. Ejderha gibi yılana da sağ elini uzattı. Yılan kaçarak döndü! Sonra beni oturttu. Korku ve panikten dolayı ölü gibiydim. Hayatta iken yaptığı gibi gelip kucağıma oturdu. Eliyle sakalıma vurdu ve “Ey babacığım!” diyerek şu ayeti okudu: “İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşama’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16)

Ağladım ve dedim ki: “Ey kızcağızım! Beni öldürmek isteyen o ejderha gibi yılandan bana haber ver?” dedi ki: “O senin kötü amelindi. Bu korkunç hale gelinceye kadar onu sen böyle güçlendirdin. Gördüğün gibi ameller burada cisme dönüşüyor.”

Dedim ki: “Peki ya o yardım istediğim halde bana yardım etmeyen yaşlı zayıf adam?”

Dedi ki: “Ey babacığım! O senin salih amelindi. Onu sen zayıflattın. Öyle ki kötü amelini senden geri çeviremeyecek kadar zayıfladı. Şayet ben burada olmasaydım, zayıf ve yoksul kız çocuklarını sevindirmekle ilgili Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine tabi olmasaydın burada tutunacağın sol el ve ejderha gibi yılanı senden uzaklaştıracak sağ el olmazdı!”

Derken uykudan korkarak uyandım. İçinde bulunduğum hale lanet ettim. Kendimi yerleşik ve mukim biri olarak hissediyordum. Sanki kötü amelimin sürgünüydüm. Her ne zaman ondan kaçtıysam yine ona sığınıyordum.

Kalpte uyuyan ve sonra uyanan pişmanlıktan kaçış nereye? Lakin ben Allah’ın rahmet hazinesinde zararda olan kimsenin, kendi sermayesinden kâr etmeyi ümit ettim. Nefsime: “Mü’min’in ömründen sadece bir gün bile kalsa onu küçük görmemesi lazım” dedim ve rüyada gördüğüm o zayıf yaşlı adamı şişman ve güçlü kemikli bir gence çevirmek için tevbeye sarıldım. Tâ ki ondan yardım istediğim zaman beni korusun ve “gördüğün gibi ben zayıf biriyim” demesin!”
Bu olaydan sonra insanlara nasuh bir tevbenin yolunu sordum. Bana, mescitte sohbet halkası olan Hasan el-Basrî’yi gösterdiler ve hakkında şöyle dediler: “O takva, zühd, ibadet ve ilmi kendinde barındırmıştır. Onun dili sihir, kişiliği mıknatıs gibidir. Hikmetle konuşur. Göğsü sanki nazil olmayan bir İncil gibi doludur” denildi.

Sabahleyin erkenden mescide gittim. Hasan el-Basrî halka şeklinde oturan insanlara sohbet ediyordu. Gidip halkanın sonuna oturdum. Çok geçmeden beni sıtma titremesi gibi bir titreme tuttu. Çünkü o, rüyada kızımın bana söylediği ayeti okuyordu:

“İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşama’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16)

Eğer ölümden sonra yer beni içinden dışarı atsaydı ve kabir benim için yarılsaydı, dünyayı o saatte gördüğüm şeyden daha şaşırtıcı görmezdim! Bu şaşkınlık içindeyken Hasan el-Basrî okuduğu ayeti tefsir etmeye başladı…”1

Bu olaydan sonra Hasan el-Basrî’nin halkasına katıldım.

Zühdü

Hasan el-Basrî’nin ilim halkasında yer alırken ilmin yanında kendisinin zühd hayatından da etkilenen Mâlik, daha sonraları zühd konusunda önde gelen isimlerden biri olmuştur.

O, ilim öğrenme hakkında şöyle der: “Bir kulun ilim öğrenirken niyeti hâlis olursa, ilmi artar. İlme sâlih amel işlemek için çalışmazsa kibri artar, kötülüğü çoğalır. Halkı hakir görmeye başlar, neticede ilmi kendisine fayda vermemiş olur.” Bu sözler her çağda ilim öğrenme yoluna giren ve ilim öğrenirken ilminin artması ile halkın gözünde ön plana çıkan kimselerin her zaman göz önünde bulundurması gereken sözlerdir.

Mâlik b. Dinar’ın, bir gece rüyasında şöyle bir ses işittiğini rivâyet edilir: “Ey Mâlik! Sen bir mahlûksun. Allahu Teâlâ’dan kork. Mâsivâyı, Allahu Teâlâ’dan başkasının sevgisini terk edip bize dön. Yoksa helâk olursun.”

Bu rüyayı sabahleyin erkenden hocası Hasan el-Basrî’ye anlatır. Hocası da rüyada kendisine denileni yapmasını bildirdi. Bu rüyadan sonra Mâlik, ömrünün sonuna kadar zâhid bir yaşam sürmeye karar verdi. Hattatlık yaptı ve kazandığı ile ihtiyaçlarını karşıladı.

Zâhidliğe giden yolların en başında gelen meselelerden birini şöyle açıklamıştır: “Her günahın temelinde dünya sevgisi ve menfaat hırsı vardır.” Bu yüzden zâhid olmanın yolu, kalpte dünya sevgisi yerine Allah sevgisinin yer etmesidir. Zaten bir kalp de iki sevginin olmayacağı da bir gerçektir. Bu hususta mümtaz şahsiyetlerden biri olarak da Ömer b. Abdülazîz’i örnek olarak vermiş, onun dünyayı terkedince dünyanın onun ayağına geldiğini söylemiştir.

Bilindiği gibi toplumda yaygın olan kanaatlerden biri, zâhid kimsenin yamalı elbise giymesi ve tamamen dünyadan el etek çekmesidir. Mâlik bin Dinar da zâhidlik hususundaki bu yanlış algıya da şöyle düzeltmede bulunmuştur: “Amel ve davranışlarda esas olan ihlastır. Kişinin helal kazandıktan sonra eski ve yamalı elbise giymesine gerek yoktur. Esas olan zühd ve takvânın icaplarını yerine getirmektir.”

Çok ibâdet eder ve ağlardı. Mugîre bin Habîb anlatır: “Bir gece Mâlik bin Dinar ile beraberdik. Hemen ibadete başladı. Daha sonra eliyle sakalını tutup içli iniltilerle sabaha kadar ağladı ve “Ya Rabbî! Mâlik’in bu hâline acı” diye yalvardı.”

Bir gün kendisine; “Nasıl sabahladınız?” diye soruldu. O da; “Âkıbetin cennete mi yoksa cehenneme mi olduğunu bilmediğim halde sabahladım” diye cevap verdi.

Kendisine Neden Mâlik Bin Dinar Denildi?

Uzun zaman Basra’da Hasan el-Basrî’nin ders halkasına katılan Mâlik b. Dinar, bir ara hocasıyla birlikte Şam’a gider. Şam’da bütün vakit namazlarını Câmi-i Kebîr’de cemaatle birlikte kılar ve bir vesîle ile de beldenin hikmet sahibi kişileri ile tanışma fırsatı bulur. Aralıksız bu hali bir yıl kadar devam eder. Halkın kendisine hürmet ve saygısı da artar.
Bir gün Şam vâli ve kâdısı câmiye gelerek etrafı teftiş eder, câminin vakıf gelirlerini kontrol ederler. Hata ve ihmal bularak mütevellîsini, görevlisini azlederler. Sonra Mâlik bin Dinar’a hediyelerle adam gönderip bu vakfın mütevellîsi olmasını, vakıf işlerini üstlenmesini ricâ ederler.

Mâlik bin Dinar, onlara; “O yerde bir yıl kadar yalnız olarak ibadetle meşgul olmuştum. Kimse benimle ilgilenmedi ve hatırımı sormadı. Bu gece sahibime söz verdim. Kurtuluş yolumun ne olduğunu öğrenip anladım. Onu bırakıp başka şeylerle uğraşmak mümkün değildir” diyerek vakfın idâresini kabul etmedi. Bunun üzerine onu çok sıkıştırdılarsa da başaramadılar ve Mâlik bin Dinar her şeyini kaldığı hücresinde bırakıp bir azık torbasıyla gece karanlığında oradan ayrıldı.

Mısır’a doğru yola çıktı ve bir deniz kenarına ulaştıktan sonra gemiye bindi. Gemi sâhibi taşıma ücreti ve eşyalar için kişi başına bir altın alıyordu. Mâlik de bir köşede ibadet ve tefekkürle meşgulken gemici gemiye biniş ücretini istedi.  O da “Henüz param hazır değildir. İskeleye vardığımızda hazır olur inşâallah” dedi. Gemi sahibi ve adamları terbiyesizce sözler söyleyip ağır bir şekilde darp ettiler. Sonra elini ayağını bağlayıp denize atmak istediler. Gemidekilerden hiç kimse buna mâni olmaya cesaret edemedi. Gemi sâhibi, “Böyle kişileri cezalandırmak gerekir ki başkalarına ibret olsun” deyince, gemidekiler de hiç bir şey diyemediler. Gemi sahibi ve adamları onu tam denize atmak üzere iken ağızlarında altın bulunan balıklar su yüzüne çıktılar. Mâlik bin Dînâr da birinin ağzından altını alıp gemi sahibine verdi. Sonra da gemiden ayrıldı ve deniz üzerinde yürüyerek kıyıya çıktı. Bu hâdise ona Mâlik-i Dînâr (Dînâr Sâhibi) denilmesine sebep oldu.

Salihlerle Oturmak

Onun şu sözü salihlerin meclislerinde bulunmanın ne kadar önemli bir husus olduğunu bizlere öğretmektedir: “İnsan, kendisi sâlih olmadığı halde sâlihlerin şeref ve haysiyetine dil uzatacak olursa, başka günahı olmasa bile bu ona yeter!”

Dünyada En Güzel Kazanç

Bir gün kendisine, “Dünyada en güzel kazanç nedir?” diye sordular. O da şöyle cevap verdi: “Şu üç şey, dünyada en güzel kazançtır:

1) Allahu Teâlâ’nın sevgili kullarının sohbetinde bulunmak ve Müslüman kardeşlerim ile sohbet etmek,

2) Geceleri teheccüd namazı kılmak ve doya doya Kur’ân-ı Kerîm okumak,

3) Allahu Teâlâ’yı hiç unutmayıp O’nu zikretmek, anmak.”

Dünya Tatlarının En Güzeli

Mâlik b. Dînar bir gün talebeleriyle otururken “Ehl-i dünya tatların en güzelini tadamadan göçüp gitti” dedi. Talebeleri sordular: “Ya Ebu Yahyâ, nedir dünyadaki tatların en güzeli?” Şöyle cevapladı: “Allah’ı tanımak.”

Marifetullah (Allah’ı tanıma) hakkında da şöyle buyururdu: “Köpeğin önüne altın ve gümüş konsa kıymetini bilmediği için iltifat etmez. Ama kemik atılınca hemen o tarafa koşar. Allah’tan gâfil olan beyinsizler de böyledir. Marifet-i ilâhinin tadını bilemedikleri için ona rağbet etmezler.”

Bedbahtlığın Alâmeti

“Bedbahtlığın alâmeti nedir?” dediklerinde o; “Şu beş şey bedbahtlığın alâmetidir:

1) Gözün yaşarmaması,

2) Kalbin katı olması,

3) Hayâsızlık,

4) Dünyaya düşkün olmak,

5) Dünya için canından endişe etmek. Mü’min kimse, Allahu Teâlâ’dan korkar. Başka sözlerden dilini korur” dedi.

Yine bir gün; “Kimin gözü ve gönlü, şu fânî hayattan ebedî hayat için iyi bir ders almamış ise onun kalbi perdeli ve ameli azdır” buyurdu.

Nasıl Yaşarsanız, Öyle Ölürsünüz

İbretlik bir hasta ziyaretini Mâlik bin Dinar şöyle anlatır: “Hastanın halinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine kelime-i şehâdeti telkin etmek (söyletmek) için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan on, on bir diyordu. Sonra kendisine gelip bana; “Ey üstâdım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehâdet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücum ediyor” dedi. Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribâya veren, fâiz yiyen, ölçü ve tartıda hile yapan biri olduğunu anladım.”

Küçük Odun Tutuşmadan Büyük Odun Tutuşmaz

Mâlik bin Dinar, başından geçen bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün toprakla oynayıp bazen gülen, bazen ağlayan bir çocuğa rastladım. Önce çocuğa selam vermek istedim fakat kibirden selâm vermedim. Hemen nefsime; “Ey nefis! Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem büyüklere de küçüklere de selâm verirdi” diyerek çocuğa selâm verdim. Çocuk “Ve aleyküm selâm” diye karşılık verdi. Çocuğa; “Sen neden toprakla oynuyorsun?” diye sordum. Çocuk; “Topraktan yaratıldık, yine toprağa döneceğiz” dedi. Ben yine; “Seni bazen ağlarken, bazen gülerken görüyorum. Sebebi nedir?” diye sordum. “Rabbimin azâp edeceğini hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zamansa tebessüm ediyorum” dedi. Ben, “Ey çocuk! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk; “Ey Mâlik! Böyle söyleme. Zirâ ben, annem ateş yakarken küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm” diye cevap verdi.”

Komşunun Eziyetine Katlanma İle Gelen Hidâyet

Mâlik bin Dinar’ın Yahudi bir komşusu vardı. Yahudi evinin kanalizasyon giderini eziyet olsun diye onun evinin yanına yaptı. Zamanla sızıntı ve pis koku Mâlik’in evine sirâyet etti ancak o her gün sızıntıyı temizler ve pis kokuyu gidermek için evinde güzel kokulu şeyler yakardı. Sonunda Yahudi bu durumun eziyetine katlanan ve beklediği şikâyet karşılığını alamadığı Mâlik’in evini ziyaret etti ve evinin güzel koktuğuna şahit oldu. Ona bilmezlikten gelerek, neden böyle yaptığını sordu. Mâlik bin Dinar da, “Eğer söyleseydim, üzülebilirdin. Bizim dinimizde komşuyu üzmek ve eziyet yoktur. Kavga ve gürültü de olmaz” dedi. Yahudi, bu sözler karşısında sarsıldı ve “Bugüne kadar size düşmandım. Şimdi dininize hayran oldum. Böyle hükümler ancak İslam dininde olur. Ey Mâlik! İman etmek istiyorum” dedi ve kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu.

Vefatı

Mâlik b. Dinar, h. 131 (m.748’den önce) târihinde Basra’da vefât etti.

Sözleri

“Din bakımından faydalanmadığın kimse ile dostluğu terket. Amellerin en güzeli ihlâsla yapılan ameldir.”

“Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi Kur’ân-ı Kerîm de kalbin yağmurudur ve onu canlandırır.”

“Âlim, bildiği ile amel etmediği zaman yağmur damlasının yalçın kayadan kayması gibi vaaz ve nasihati gönüllerden silinir gider.”

“Allahu Teâlâ bir kalbi, kendisinden hayâyı gidermekle cezalandırdığı kadar hiçbir şeyle cezalandırmamıştır.”

“Din bakımından faydalanmadığın kimse ile dostluğu terk et.”

“Şeytan dünyevî arzularını yenen kimsenin gölgesinden bile korkar, dünyevî arzuların esiri olan kimsenin ise peşinde koşmaktan vazgeçer; zira o bela ona kâfidir.”

“Nasıl ki beden hastalandığı zaman yeme, içme, uyku ve istirahatten zevk almazsa, kalp de dünya hastalığına tutulunca vaaz ve nasihatten haz duymaz.”

“Hüzün, kalbin bekçisi gibidir. Nasıl ki bir evde oturan olmayınca harap olursa, aynı şekilde hüzün bulunmayan kalb de harap olur.”

 

————————-

  1. Demirci Mehmet, Mâlik b. Dinar, TDV İslam Ansiklopedisi md., c. 27, s.505.
  2. Kâmil Yılmaz Hasan, Mâlik b. Dinar, Altınoluk Dergisi, 1986-Nisan, Sayı: 002, Sayfa: 27.
  3. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları.