İslam nizamı,  kaide ve kurallar üzerine bina edilmiş, Allah’ın bütün insanlar için gönderdiği evrensel bir dindir. Yüce Mevlâ’nın yeryüzündeki halifeleri olan peygamber varisleri ve rabbâni alimler, biz insanların hayatı daha  yaşanır ve  Allah’ın istediği şekle daha uygun olsun diye kur’ân ve  sünnet ışığında bir takım kaide ve kurallar belirlemişlerdir.

Hayatın her alanıyla muhatap olan insanın karşısına farklı zaman ve mekanlar da farklı sorunlar çıkmaktadır. İnsan her karşılaştığı meselenin ve problemin çözümünü direk olarak ve birebir yüce kitabımız Kurân-ı Kerim’de ve Efendimiz’in sünnetinde bulamadığından dolayı  ancak dolaylı yollar ile bu sorunların çözümüne ulaşabilmektedirler. Eski dönemlerde yaşamış müctehitlerin zamanında olmayan bir çok mesele ve sorun günümüzde hayatını İslam’a göre yaşamaya çalışan insanların bir çoğunun zihinlerini meşgul etmektedir.

İşte tam bu sırada fazilet sahibi Alimlerimiz devreye girer ve insanların çıkmaza girdiği, tıkandığı anlarda Şeriatın maksadına, ruhuna ve gayesine ters düşmeyecek şekilde fetvalar vererek onların yollarını belirlenen kaide ve kurallar ışığında açarlar. Bu kaide ve kurallar ışığında insanların karşılaştığı bütün problemleri çözebilmekte ve o sıkıntılara rahmani  reçeteler sunabilmektedirler. İşte o çok değerli göz nuru kaide ve kurallardan bir tanesi de “zamanın değişmesiyle bazı fetvaların değişmesi kaidesi”dir.

Ancak bu kaidenin uygulanması için bazı şartlar gerekmektedir. Bu şartlar ise şu üç başlık altında toplanmaktadır:

1- Bu kaidenin tatbik edileceği alan şirk, tevhid, ahiret, sırat gibi itikadı ilgilendiren alanlarda olmamalıdır. Yani günümüz insanları şöyle düşünemez; Beş yüzyıl önce insanlar İslami bir düzende yaşıyorlardı. O dönemde Müslümanlar taş ve heykel önünde durmazlardı; günümüzde ise zaman değişti falanca putun önünde biraz durulabilir ve onu takdis edebiliriz gibi bir anlayış olamaz.

2- Şeriatın kati naslarını iptal ederek Şeriatın ruhuna, gayesine ve maksatlarına ters düşmemelidir. Bir kişinin iki kız kardeşi aynı nikah altında bir araya getirmesi, halanın ve teyzenin kişiye haram olması, ramazan orucunun çok sıcak günlere denk geldiğinden dolayı şevval ayına alınması vb. meselelerde hiçbir zamana ve mekana göre değişiklik arz etmeyecektir.
3- Bütün peygamberlerin ümmetini çağırdığı güzel ahlak, fazilet, erdemli işler yapmak, yetimlere sahip çıkmak, ahde vefa göstermek…                                                                                                                                 İçki, kumar, zina, anne babaya eziyet etme, kul hakkı  gibi yüz kızartıcı ve gayri ahlâki işlerden de uzak durmak bu husus da zamanın ve mekanın değişmesiyle değişebilecek bir husus değildir.
Yukarıda zikredilen hususların dışında kalan bir kısım meseleler var ki bu meseleler zamana, mekana ve bir takım şartlara göre değişiklik arz edebilir. Daha önceki Alimler zamanında o zamanın şartlarına göre caiz olmayan bir şey daha sonraki dönemlerde gelen alimler tarafından caiz görülebilir. Aynı şekilde bir memlekette müstehap olan bir emir, başka bir memlekette mekruh veya haram olabilir. Zikredilen kaidenin daha iyi anlaşılması için bir kısım örnekler vermek yerinde olacaktır;
1- Allah Teâlâ bizlere Musa aleyhisselam’ın İsrailoğullarıyla olan şu kıssasını anlatıyor: Musa aleyhisselam Allah ile görüşmek için Tur dağına gittiğinde kardeşi Harun aleyhisselam’ı kendi yerine İsrailoğullarına vekil bırakıyor. Musa aleyhisselam yok iken Samiri adında bir yahudi, altından bir buzağı yapıyor ve: Sizin de ilahınız Musa’nın da ilahı budur. Fakat Musa  bunu unuttu dedi. Nihayet Musa aleyhisselam dönüp İsrailoğullarının buzağıya taptıklarını görünce şöyle dedi:
-Ey Harun onların yaptıklarını görünce seni onlara mani olmaya alıkoyan neydi emrime karşı mı geldin o gördüğün münkere niçin müdahale etmedin? dedi.
Harun aleyhisselam “Ey anamın oğlu  sakalımı ve başımı tutma, doğrusu bana İsrailoğulları arasında  tefrika  çıkardın  ve  benim sözüme  neden uymadın diyeceğinden korktum” dedi. (Taha 88-94)

Alimler bu olayda efendimiz Harun aleyhisselam’ı bizlere örnek olacak ne kadar isabetli ve hikmetli bir iş yaptığını söylemişlerdir. Yahudilerin entrikalarını fitne ve oyunlarını çok iyi bilen Harun aleyhisselam meselenin çözümü ve daha büyük sıkıntılar meydana gelmemesi için kardeşi Musa’yı beklemiş ve o anda yapılan kötü işe müdahale etmemiştir. Daha büyük bir fitne olmasın diye hikmetli davranarak emr-i bi’lmâr’uf ibadetini kardeşi Musa aleyhisselam gelme zamanına kadar ertelenmiştir.

2- Normal şartlarda sünnet olan evlilik bazı durumlarda caiz, bazı durumlarda caiz olmaya bilir:

Şöyle ki; Kişi maddi ve manevi evlilik yükümlülüğünü yerine getirecek olgunlukta ise evlenmediği zaman (Allah korusun] zinaya düşme olasılığı yüksek ise  Alimler bu durumda olan bir kişinin evlenmesinin farz olduğunu belirtmişlerdir.

Kişi evlendiği zaman hanımının meşru daireler çerçevesinde maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamayacak ve ona zulüm edecekse ve evlenmediği zaman zinaya düşme korkusu yoksa böyle bir kişinin evlenmesinin caiz olmadığını belirtmişlerdir. Bu fetva haşa Allah Rasûlü’nün “Ey gençler topluluğu sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin!..” Hadisine aykırı bir fetva değildir. Bilakis hanımları hususunda Allah’tan en çok korkan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediği söz şeriatın ruhuna ve gayesine  uygundur.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulamasından bir örnek; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Urve el Basri radıyallahu anha bir koyun alması için bir dinar vermiştir. Bu sahabe bir dinara iki tane koyun almış. Bir koyunu bir dinara satmış ve peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e  bir koyun ve bir dinar getirmiştir. Allah Rasûlü bu ticaret şeklini onaylamış ve o sahabeye hayır dualarda bulunmuştur. (Buhari) Burada anlaşılması gereken husus bir kişi başkasının malında mal sahibinin belirlediği çerçevenin dışına çıkamaz. Ancak burada sahabenin yaptığı alış-veriş şeriatın genel emirlerinin dışına çıkmadığı için İslam’ın ruhuna ve gayesine ters düşmediğinden dolayı Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem  bu ticaret şeklini onaylamıştır. Buna  binaen  Alimler bu ve benzeri alış-verişleri caiz görmüşlerdir.

Başka bir hadiste Allah Rasûlü’ne soruldu: “Bir kişi kaybolan bir deveyi bulsa ve onu sahibine vermek üzere alsa olur mu?” denildiğinde Allah Rasûlü o kişiyi  bundan men etti. “Onu [deveyi] bırak o otlamasını bilir su olan yere gelir sonunda sahibi onu bulur” dedi. Allah Rasûlünün bu hükmü Hz. Ömer radıyallahu anh’ın hilafetinin son dönemine kadar bu şekilde devam etmiştir. Hz. Osman kendi hilafeti döneminde ise bu uygulamaya son vermiştir. Hz. Osman kaybolan develeri bulan kişinin onları başıboş bırakmamasını bilakis onu alıp sahibini araştırmasını, sahibini de bulamaz ise develerin satılmasını emretmiştir. Çünkü Hz. Osman döneminde insanların edep ve ahlaki durumları zayıflamıştı ve harama el uzatmaktan çekinmiyorlardı. Hz. Osman Efendimizin bu uygulaması, kaybolan develerin korunması ve deve sahiplerinin mallarını hırsızların ve tamahkar gaspçıların ellerine düşmesini engellemiştir. Bu fetva her ne kadar Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem açık olan emrine aykırı gibi görünse de (haşa), bu Allah Rasûlünün  amaçladığı gaye ve hedefe tam uygundur. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gayesi insanların mallarının korunması ve kimsenin zarara ve ziyana uğramaması idi. (1)

Alimlerin içtihatlarından bir örnek; İbn-i Kayyim derki;

İbn-i Teymiyye’nin şöyle dediğini duydum: “Tatar fitnesi (Moğol istilası) zamanında içki içen bir topluluğun yanından geçtik. Arkadaşlarım topluluğu içki içmekten alıkoymak istediler ancak ben onlara mani oldum ve şöyle dedim: ‘Bırakın içsinler. Allah’u Teâlâ içkiyi fitne fesat kapısını kapatmak için haram kılmıştır, burada ise bu zalim topluluk sarhoş olduğu sürece Müslümanları öldürmez, onların kadınlarına tecavüz etmez ve mallarını yağmalamazlar.’ ” Şeriatın canı, malı ve namusu koruduğunu çok iyi bilen İbn-i Teymiye’nin fetvası ne kadar da hikmetli ve isabetlidir. 

Genç bir sahabenin oruçluyken hanımını öpmesi için Allah Rasûlü’nden fetva sorduğunda ona müsaade etmemesi aynı fetvayı yaşlı bir sahabi istediğinde ona  bu hususta fetva vermesi;  Hz. Ömer radıyallahu anh savaş sırasında hiçbir Müslümana had cezası uygulamaması, Ayet-i Kerime’de; kalpleri İslam’a ısındırılanlara zekat verilmesi sabit olmasına rağmen daha sonraki dönemlerde bu sınıfa zekat vermemesi; Sad b.Ebi Vakkas’ın içki içmiş olan bir sahabeyi affetmesi, Hz. Osman’ın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde yedi lehçe olan Kuran-ı Kerim’i imha edilmesini emredip yalnızca Kureyşi lehçesinde olan Mushafı bir araya getirip onu çoğaltması ve o kıraatın okunmasına dair ferman buyurması..                                                         

Bu ve benzeri hüküm ve fetvalar İslam nizamının kıyamete kadar vuku bulacak bütün çıkmazları ve olumsuzlukları aşacağının ve aynı şekilde genel hükümlerin her zaman ve her yerde olduğu gibi uygulanamayacağının işaretidir.

Maliki mezhebine mensup olan Şihab Karrafi şöyle demiştir: “Bizlere nakledilen fetvaları olduğu gibi almak dinde yanlışa düşmektir. Selef-i Salihin ve İslam alimlerinin maksatlarını anlamamaktır.”

Aynı mesele hakkında İbn-i Kayyim şöyle diyor:

“Şurası bilinmelidir ki şeriatın gayesi ve hedefi insanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturmak ve onları dünyada karşılaştıkları zorlukları İslam çerçevesinde çözüme kavuşturmaktır.

Hanefi alimlerinden İbn-i Abidin ise şöyle diyor:

“Zamanın ve örfün değişmesiyle bir çok fetva değişmiştir.Yine ihtiyaçtan ve zamanın fesada uğramasından dolayı bir çok hüküm değişmiştir.”

Şimdi konumuzu İmam Mevdudi’nin inci taneleri gibi değerli sözleriyle bitirelim;

“Fıkıh ve İslam yasaları belli bir zaman dilimi yahut belli durumlarda hangi biçimde düzenlenmişse o biçimde ilelebet kalan; zaman, koşullar ve yerin değişmesine rağmen onda herhangi bir değişiklik yapılmayan durgun ve değişmez bir kanun veya düzen değildir. İslam yasalarının böyle olduğunu düşünenler yanlış yapıyorlar hatta bize göre onlar İslam yasalarının ruhunu bilmemektedirler.” (Mevdudi)

————————-

1. (Mustafa Ahmed Zerka /Genel Fıkha Giriş )