Dünyanın dört bir yanından müslümanların acı haberleri geliyor. Her yer kan, vahşet, gözü dönmüşlük, işkence ve bütün bu kelimelerle birlikte anılan müslümanın adı… Gönüller kırgın, kalpler hüzünlü, gözler yaşlı, bedenler yorgun. Ne yapacağımızı bilemez haldeyiz. Savaş devam ediyor, küffar vuruyor, saldırıyor, keyiflenmiş…

Tam da bu sırada Uhud geliyor aklımıza. Müslümanlar şehitler vermiş, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralanmış, Hz. Hamza (radıyallahu anh)’ın ciğerleri sökülmüş, Musab b. Umeyr (radıyallahu anh) şehit edilmiş. Ortalıkta bir söylenti; Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldü..! Sesler yükseliyor Uhud’tan… Enes b. Malik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Uhud harbinde Medineliler darma dağınık olmuştu. Herkes bir tarafa kaçışıyor ve ‘Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) öldü!’ diye bağırışıyorlardı. Hatta bu yüzden o kadar çok bağırıp çağırma olmuştu ki bu haber Medine’nin civar mahallelerine kadar ulaşmıştı. Sonra evli kadınlardan biri Uhud’a ulaşıp, bir şehidi gördüğünde “Bu kim?” diye sordu. O da “Şu baban”, bir başkasına rastladığında “Bu kardeşin”, başka bir rastladığına da “Şu kocan” bir diğeri için de “Bu da oğlun” diyorlardı. Kadın: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nerede?” diye soruyordu. Onlar da: “Ön tarafta” diye cevap veriyorlardı. Nihayet kadını Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına kadar getirdiler. Ve kadın: “Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah! Sen hayatta olduktan sonra ben kimi kaybedersem kaybedeyim, hiç önemli değil.” dedi.

Bugün de bakıyoruz etrafa, burası neresi? Halep… Bu bacıma ne olmuş? Namusu kirletilerek öldürülmüş. Bu bebe açlıktan ölmüş, bu ihtiyar kurşuna dizilmiş.

Peki ya şurası neresi? Arakan… Dört bin müslüman yakılarak öldürülmüş.

Peki ya burası? Çeçenistan…

Ve daha niceleri…

Ve bir haykırış kalbimizin derinliklerinden: “Allah ve Rasûlü için, bu ümmet için, yüce dava için, canlarını, mallarını, zamanlarını, her şeyini feda edecek olanlar nerede?” sorusuna içimizden:

“İşte o benim Ya Rabbi!”

“İşte o biziz Ya Rabbi!”

“İşte o bizleriz Ya Rabbi!” cevabını işitebiliyorsak hamdolsun Ya Rabbi… Verdiğimiz şehitler kalbimize sabır, takva ve mücadele tohumları ekti.

Musab b. Umeyr (radıyallahu anh) zırhını giydiğinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e çok benzerdi. İbni Kamie, Musab (radıyallahu anh)’ı şehit ederek, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak, “Muhammed’i öldürdüm” diye naralar atmıştı. Bu dehşetli narayı duyan ashab-ı kiram, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i aramaya koyuldu. Bu esnada yaşanan duygular, üzüntü, kaygı ve endişeler oldu. Ancak ashab-ı kiram savaşa devam etti ve o müjdeli haber geldi. Bu müjdeli haberi veren Kab b. Malik (radıyallahu anh) idi. Müslümanlara sesleniyor ve eliyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yerini gösteriyordu. O an ashabın tek derdi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i korumaktı.

O gün ashab-ı kiramın duyduğu endişenin benzerlerini duyabiliriz. İslam ümmetinin başına gelenler bizi üzebilir, endişelendirebilir, belki ümitlerimizi azaltabilir. Ancak yapmamız gereken ashab-ı kiramın yolunu takip etmektir. Allah için, o mübarek dava için, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetini korumak için sonuna kadar bütün kuvvet ve gayretimizle mücadele etmek, Uhud’un sonunda olduğu gibi, bizden gidenler şehit, kalanlar ise gazidir.

Bu sebeple kardeşler, kalpleri ümitsizliğe sürükleyecek, gayretlerimizi azaltacak söylemler yerine inandığımız yüce davaya sımsıkı sarılarak daha fazla fedakarlık yaparak, etrafımızdaki müslümanları mücadeleye davet etmeliyiz.

Allah (celle celaluhu) ayetinde şöyle buyuruyor: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. (Bu da) Allah’ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.” (Âli İmran, 139-140) 

Âli İmran, 139. Ayeti, Seyyid Kutup (şehid inşaAllah) Fizilal-il Kuran adlı tefsirinde şöyle anlatıyor: “Uğradığınız zayıflıktan dolayı gevşemeyin. Başınıza gelen musibetlerden ve kaçırdığınız fırsatlar yüzünden üzülmeyin. Üstün olan sizsiniz. Herşeyden önce akide üstündür; çünkü, siz sadece Allah’a secde edersiniz. Onlarsa, O’nun yarattıkları şeylerin kimine ya da bazısına secde ederler. Hayat metodunuz üstündür; çünkü siz Allah’ın gösterdiği metoda göre hareket ediyorsunuz. Onlarsa Allah’ın yarattıkları insanların hazırladığı metoda uymaktadırlar. Üstlendiğiniz rol üstündür; çünkü siz, bütün insanlığın önderliğini elinizde bulunduruyorsunuz, topyekün insanlığın öncülerisiniz. Onlarsa metodtan uzaklaşmış ve yoldan sapmışlardır.

Yeryüzündeki konumunuz üstündür; Çünkü Allah’ın size vadettiği yeryüzünün mirası sizindir, onlarsa yokluğa ve unutulmaya yuvarlanıp gideceklerdir. Şayet gerçek müminlerseniz, üstün olan sizsiniz. Gerçekten inanıyorsanız, gevşemeyin, üzülmeyin! Cihad, imtihan ve arınmadan sonra sonucun sizin olması için yaralar almanız ve yaralanmanız yüce Allah’ın bir kanunudur.”

Bunun bir başka sebebi de Allah’ın müminleri arındırması ve kafirleri yok etmesidir. Böyle durumlarda saflar ayrılır, mümin ve münafık ortaya çıkar.

Bugün İslam ümmeti bunca imtihan ve acıdan geçerken, Allah’ım bizleri ellerini bağlamış seyredenlerden eyleme!

Zafer ve şehadet için tüm kuvvetini, canını, malını bu yolda harcayanlardan eyle Ya Rabbi…

Allah’ım bunca zulmü görüp üç gün sonra unutmaktan sana sığınırız.

Dünyanın süsüne aldanmaktan, boş işlerle uğraşmaktan, bedenimizin, sözümüzün, malımızın gücünü senin davanın dışında başka şeyler için kullanmaktan sana sığınırız Ya Rabbi…

Allahümme Amin

Selam ve Dua ile…