Hamd gökler ve yer dolusu Allah’adır. Salat ve selam Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’e, ashabına ve kıyamet gününe kadar O’nun izini sürdürenlerin üzerine olsun.
Allah;”Şüphesiz bu Kur’an’ı biz indirdik.Onun koruyucusu da biziz.”(Hicr; 9) ayetiyle kitabını koruyacağını bildirmiş ve hiçbir kimse bu kitaba asırlar sonra bile olsa bir şüphe tohumu ekmekte başarılı olamamıştır.
Peki;”Resulü’nün sünneti için böyle bir şey söyleyebilir miyiz?”
Biz şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki Resulullah’ın sünneti de korunmuştur. Şam’da sahabenin rivayet ettiği hadisi Basra’da farklı sahabe aynı şekilde rivayet ediyorsa biz Sünnet’in korunmuşluğunu buradan anlayabiliriz.
Bu konuda sahabe ve onlardan sonra gelenlerin gösterdiği gayreti görmek isteyenler ilgili kaynaklara başvurabilir.
Onlar “Sünnet’i” kendilerinden sonrakilere ulaştırmak için “olağanüstü” gayret göstermişlerdir.
Ashabından sonra peki durum ne oldu diyenlere cevabımız; Allah bazı insanları “Sünnet ve Hadis’in muhafızı” olarak yaratmıştır. Nitekim bir alimin “Allah, Buhari’yi sanki hadis için yaratmış” sözü meşhurdur.
Asırlar geçti ve bu muhafızların sayısı hiç bitmedi.
Ve 20.asra gelindiğinde bir kişi ortaya çıktı. Ona “Yürüyen Sünnet” diyebiliriz. Çünkü o öğrendiği sünneti yaşamak için çok gayretliydi. Bu yüzden kendisine bu ismi vermeyi uygun görüyoruz.
Sünnet hakkında söylediği şu sözler çok önemlidir:
“Aslında müşteşrikler sünnet ve hadis ile ilgili meselelere gıpta ile bakmaktadır. Nasıl olurda bilimsel metodun gelişmediği bir devirde Müslümanlar tek tek bütün sahabelerin,bütün ravilerin hayatlarını tetkik ederler? Şu ravi güvenilirdir, şu zayıftır diye hepsini nasıl tespit etmişler? Onlara göre Araplar ne Yunan Kültürü ne de Roma Kültürü ile tanışmamış, cahil ve ümmi bir toplumdur. Öyleyse nasıl olur da böyle sistematik eserler telif ederler? Şiir, tarih, fıkıh, usul ve hadis alanlarında yazılanlar onları şaşkına çevirmiştir. İşte bu kıskançlık onları şüpheler uyandırmaya sevk ediyor.”
“Din akla ters veya muhalif olarak gelen bir sistem değildir. Ancak aklın alamadığı, anlayamadığı şeyler dinde olabilir.”
Bu kişi “Abdulfettah Ebu Gudde” idi.

HAYATI
1917 yılında Halep’te Gudde’^de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Halep’te tamamladıktan sonra dünyanın ilim merkezlerinden sayılan Mısır’daki El Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nde okumaya başladı. Burada okurken İmam Hasan el Benna’dan etkilenen Gudde, İhvan-ı Müslimin cemaatine katılmış, Suriye’ye döndüğünde İhvan’ın Genel Koordinatörü oldu. Şam’da Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. Burada Hadis ve Fıkıh Usulü dersleri verdi. 1961 yılında Riyad’ta Şeriat Fakültesi’nde ders vermeye başladı. 1966 yılında ülkesine döndüğünde Suriye “Baas” yönetimi tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Dünya’nın çeşitli yerlerinde (Hindistan,Türkiye,Hicaz,Yemen,Filistin,Cezayir…) konferanslar verdi.

İLMİ ŞAHSİYETİ
O,tam bir ilim aşığıydı. Kütüphanesinde 30 binden fazla kitap olduğu anlaşılmaktadır. Onun söylediği şu söz bu gerçeği ortaya koymaktadır:“İlmin az olduğu, insanların madde ve sermaye ile meşgul oldukları şu günümüz dünyasında ilim sevgisi gençlerin kalbine yerleşirse bu onlar için –inşallah- en büyük meşguliyet olur.”
Kitaplara olan düşkünlüğünü anlatan Ahmet Hamdi Yıldırım onu şöyle anlatır:
“İstediği kitabı alabilmek için “Şu kadar namaz kılacağım” derdi. İstediği kitapları alabilmek için hiç çekinmeden en kıymetli eşyalarını gözden çıkarır, kitaplığında 30 bin kitap olmasına rağmen bir kitapçı dükkanına girdiğinde yüzünde mutluluk alametleri görülürdü.”
Değerli alim Hasan en Nedvi onun hakkında şöyle demiştir:“İlimlerdeki çeşitliliği, ilmi dirayeti, isabetli görüşleri ve himmetinin yüceliği ile selef alimlerinin hatırası olan, Rabbani, mürebbi alimdir.”
Dr. Nureddin Boyacılar kendisiyle yaşadığı şu anıyı aktarmaktadır: “O, benden İbnu’l Cevzi’nin “el Mevzuat” adlı eserini tahkik etmemi istedi. Kendisine bu eserin tahkikini bitirdiğimde buna çok sevindi.”
Ebu Gudde çağdaş İslam alimleri arasında fıkıh ile hadis ilmini bir araya getiren alimlerden olarak sayılmıştır.

HOCALARINDAN BAZILARI
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi
Muhammed Zahid el Kevseri
İsa el Beyanuni
Muhammed Ebu Zehra
Abdulgani Abdulhalık
Ahmed Muhammed Şakir
Abdulhalim Mahmud
Muhammed Yusuf Kandehlevi
Yetiştirdiği en meşhur talebesi ise “Fıkhu’s Sunne” yazarı Seyyid Sabık’tır.
Anlatıldığına göre icazet aldığı hoca sayısı 189’dur. Bu Abdulhayy el Kettani’den sonra asrının en çok icazet alan isim olduğunu bize göstermektedir.
İlim Talibine Şu Tavsiyelerde Bulunmuştur
Belli bir ilim dalında ihtisas yapmak çok güzeldir.
“Ben artık her şeyi biliyorum” edasıyla kibir ve gurura kapılan kimse, acınacak bir insandır.
Bilmediği şeyler için “bilmiyorum” diyebilmelidir.
Kur’an ve Sünnet’in istediği Rabbani alim olabilmek için ve bir de kalbin aydınlanması için “takva” zarurettir.
Öğrenci günahların her türlüsünden sakınmalıdır.
İlimde otorite olmak için üç şey gerekir: ”İlim tahsili, aşırı istek ve kalbin aydınlatılması”
Öğrenci canlı, ciddi, çalışkan, istekli, azim ve himmet sahibi olmalıdır.
İlmi yazıya dökmek ve not tutmak son derece mühimdir. “İlim bir avdır, yazı ise onu avlamaktır. Bu yüzden de avcı durumunda olan öğrenci, mutlaka bir not defteri edinmeli ve okuduğu, duyduğu, gördüğü şeyleri yazmalı/avlamalıdır.”

OĞLU SELMAN EBU GUDDE BABASINI ANLATIYOR
“Babam; çabuk duygulanır, hemen ibret alırdı. Kur’an ve Allah’ı zikretmek onun gözyaşını çok dökerdi. Salih insanların kıssalarını duyunca kendini tutamaz, Müslümanların acılarını duyunca kederlenirdi. Ümmetin ızdıraplı halinden çok üzüntü duyardı. Yangın yerine dönen yüreğinin tasasından bir kulağı sağır olmuştur.
Bir gün konuştuğu kişi ona İslam ülkelerindeki zulümlerden bazı kesitler sunmuş, o da çok hüzünlenmişti. O geceyi acı ve hüzünle geçirdi. Ertesi gün olduğunda babamın sağ kulağından kan geldiğini gördük ve kulağı o günden sonra duymaz oldu.
Bundan sonra Allah onu gözlerinin zayıflamasıyla imtihan etti. Sene h.1410. Gelin görün ki onu hiç sızlanıp şikayet ederken görmedim. Daima sabır… Daima teslimiyet…
En çok düşündüğü şey yazmak istediklerini yazamadan ömrünün sona ereceği endişesiydi.
Vefatından dört ay önce iç dokusu zarar gören sağ gözünden ameliyat olduysa da ameliyat fayda vermedi. Sağ gözü görmez oldu. Bu durum gözünde ve başında ağrılara sebep olurdu da onu çığlık atıp feryat ederken hiç duymadım. Ağrısı çok şiddetlenince şöyle derdi:”Ya Allah! La ilahe illallah.”
Selman Ebu Gudde; Muhammed Ziyaeddin Sabuni, babam adına düzenlenen bir saygı gecesinde onu öven bir şiir söylemiş ve adını Ebu Hanife ile anmıştı. Babam bunu eleştirmiş ve şöyle demişti: ”Kardeşlerim benim hakkında konuştular ve doğrusu sözlerini esirgemediler. Ancak aşırı övgülerinden dolayı beni zor durumda bıraktıklarını söyleyeyim. Hatta kardeşim Sabuni, beni Ebu Hanife (r.aleyh) ile karşı karşı getirdi. Bu benim kıymetine yaklaşamayacağım bir şeydir. Ebu Hanife’nin önünde ben bir kum tanesi olamam.”
(el Müctema; Haziran 1997, çev.Sadullah Yıldız)

VEFATI
1989 yılında gözlerindeki meydana gelen ağrılardan dolayı ameliyat olmuştur. 1992 yılında ciğerlerinde verem tespitinde bulunuldu. Daha sonraları veremden kurtulduysa da 1997 yılında gözlerinde ağrılar ve beraberinde meydana gelen şiddetli mide ağrısından Riyad’ta hastaneye kaldırılmış ve burada vefat etmiştir. Cenazesi uçakla ömür boyu sünnet ve hadisine hizmet ettiği Resulullah sallalahu aleyhi vesellem’e komşu olarak Baki Kabristanlığı’na defnedildi.

ESERLERİ
Biz sadece Türkçeye çevrilmiş eserlerini burada sayacağız:
İlim Uğrunda
Alimlerin Gözüyle Zamanın Kıymeti
Kavaid Fi Ulumul Hadis
Mevzu Hadisler

Yararlanılan Kaynaklar
Dr. Mehmet Görmez, Abdulfettah Ebu Gudde ile Sünnet ve Hadis Üzerine Bir Söyleşi, 1997
Şeyh Allame Abdulfettan Ebu Gudde, Dr. Ali Pekcan
İLAM Dergisi,c.II,s.1(1997)