Hak-batıl mücadelesinin tarihi, dünya tarihiyle eşdeğerdir. Dünya var olduğundan beri bu mücadele süregelmiş, iki yolun yolcuları da kendi davalarına davette bulunmuşlardır. Şeytan, dostlarıyla beraber insanı hakkın yolundan çıkarma mücadelesi vermiş, buna karşılık peygamber ve onlara tabi olan müslümanlar da insanlığı sürekli bir şekilde Allah’ın dinine davet etmiştir. Bu bakımdan peygamberler İslam davetinin öncüleri ve kendilerinden sonra gelecek davetçilerin lokomotifidirler. Bununla birlikte, zorluk ve imtihanlarla bezenmiş davet yolunun en çok sıkıntı çekenleri de onlar olmuştur. Kimi zaman bu yolda canlarını vermişler, kimi zaman yurtlarından çıkarılmışlar, kimi zaman da insanların tehdit ve alaylarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Maruz kaldıkları sıkıntılar bazen öyle noktalara ulaşmış ki bunun sonucunda bazıları «Ul’ül Azm» peygamberleri olarak isimlendirilmiştir. 

Allah azze ve celle dersler ve ibretler almamız için Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin mücadelelerinden detaylıca bahsetmiş; İslam davetini insanlara nasıl ulaştırdıkları, bu yolda ne gibi zorluklarla karşılaştıkları ve tüm bunlara karşı nasıl da sebatkar oldukları hususunda müşahhas örneklerle bizlere çok canlı tablolar çizmiştir. Bu kıssaları okuduğumuzda rahatlıkla anlarız ki; bu yol bela ve musibetlerle dolu  ve ancak bitmek tükenmek bilmeyen sabırla aşılacak bir yoldur. Mesela, Hz. Nuh’un kıssasını tefekkür ettiğimizde bu gerçeği iliklerimize kadar hissederiz. Bu hakikat bizi adeta çarpar. Gece, gündüz demeden gizli ve açık her türlü yolla yapılan 950 senelik bir davet; sonucunda ise savrulan tehditler, kurulan büyük tuzaklar, alaya almalar… Tüm bunların karşısında ise dağlar kadar sabit, onlar kadar sarsılmaz bir iman… Bu, ateşe atılırken İbrahim’in, Firavun’un karşısına çıkarken Musa’nın, Taifte taşlanırken Hz.Muhammed’in, ağır taşlar altında ezilirken Bilal’in kalplerinde taşıdıkları iman meşalesiydi.

“Ey örtüsüne bürünen(Peygamber)! Kalk ta uyar!” (Müddessir, 1-2)   

“Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil, 5)

Bu ayetler, insanları Allah’ın dinine davet etme ve elim bir azap gelmezden önce uyarma konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e inen ilk ayetlerdendi. Allah celle celaluhu daha yolun başındayken peygamberini bu işin zorluğu konusunda ikaz etmiş, bu yolda kendisine lazım olacak hususları bildirmişti. Bu durum, halter kaldırmadan önce sporcunun kendisini ağır yüke hazırlaması gibi yahut bir kimsenin omuzlarına ağır yük yüklemeden önce ezilmemesi için onu yükten haberdar etmek gibi bir şeydi. Rasûlullah- sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine yüklenen bu yükün ağırlığını bilerek girdi mücadeleye. Bu vazifenin zor olduğunu, yoğun çaba istediğini çok iyi biliyordu. Bunun için Hatice annemize “Ey Hatice! Artık uyku, istirahat dönemi geçti, cihat ve çalışma dönemi başladı” diyerek düştü yollara. Ve bu dava uğrunda gecesiyle, gündüzüyle 23 sene boyunca herşeyini ortaya koydu. Üzerine hayvan pislikleri atıldı, memleketinden hicret etmek zorunda kaldı, defalarca ölümle burun buruna geldi; ama bunların hiç biri O’nu yıldıramadı. Yıldıramazdı da zaten. Çünkü bu yükü O’na Allah yüklemişti. O, Allah’ın insana gücünden fazlasını yüklemediğini biliyor ve O’nun yardımının daima kendisiyle beraber olduğuna iman ediyordu. O, ‘davası Allah olanın destekçisi Allah’tır’ zırhıyla kuşanmıştı. Bu zırhı hangi darbe, hangi kurşun delebilirdi ki zaten!

Müslümanlar olarak bizler de peygamberlerin başını çektiği bu kervanda yürümek zorundayız. Peygamberlerin attığı adımları atmaktan geri durmanın, bu kıyamı devam ettirmekten kaçınmanın ve bu yolda kendi nefis ve bedenlerimizi sanki Onlarınkilerden daha değerliymişçesine korumanın Onlar’a ve bu davaya yapılan en büyük ihanet olduğunu bilmeliyiz.

Davet, Allah tarafından rasûllerine ve beraberlerindeki müminlere yüklenmiş ilahi bir vazifedir. Bu vazife artık peygamberlerin takipçileri olan bizlere intikal etmiştir. Onların belini büküp saçını ağartan bu görev elbette bizlerin de saçını, sakalını ağartacaktır. Onların karşılaştıkları sıkıntılar bizim de karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla onların mücadelelerini tekrar takrar okumalı ve dersler çıkarmalıyız. Yol haritamızı onlardan hareketle çizmeliyiz. En önemlisi uzun soluklu olmalı ve bu davada sabır ve sebat etmeliyiz. Çünkü bu dava sabredilmesi gereken nice sıkıntılarla doludur. Davetçi bu mücadelesinde kimi zaman “Hakkın hatırı bana dost bırakmadı” diyen Ömer olup dostlarını terk etmek zorunda kalır, kimi zaman Nuh misali evladının dalgalar arasında kaybolup gitmesinin acısını duyar yüreğinde; kimi zaman Kızıldenizdeki Musa olur yolun sonuna gelir, kimi zaman putları kırar İbrahim olur, ateşlere atılır; ama sonunda denizde yol açan, alevleri gülistana çeviren, Firavunlar karşısında Musalara yardım eden rabbi yardımını elbette ona da ulaştırır. Davetçi yeterki sabretsin, sabır yarışında düşmanlarını geçsin. Evet, bu sadece sabredenin değil daha çok sabredenin kazanacağı bir yarıştır. Allah azze ve celle’nin buyurduğu gibi: “Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Âl-i İmran, 200)   

“(Ey peygamberim!) Sen rabbinin hükmüne sabret! Balık sahibi(Yunus peygamber) gibi olma…” (Kalem, 48)

Hz. Yunus’un kınanmasının sebebi sabredemeyip davet vazifesini terk etmesiydi. Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “Ey Peygamberim! İbrahim gibi, İsmail gibi Nuh gibi ol!” buyurarak peygamberlerini örnek olarak sunarken burada peygamberine “Sakın ha, balık sahibi Yunus gibi olma, O’nun yaptığı hataya düşme, sabırsız davranma!” diyerek uyarıda bulunuyor. İnsanlar arasında sabra en çok muhtaç olanlar davetçilerdir. Çünkü davetçi altının ateşle sınandığı gibi sürekli sınanır. İnsanlar tarafından hafife alınması, düşmanlarının çoğalması, rahatından vazgeçmek zorunda olması, dilinin dönmemesi, korkularıyla mücadele etmesi, zindanları mesken edinmesi, canından feragat etmesi gibi bir sürü imtihan vardır önünde. Bu yüzden Talut ve askerleri rablerine dua ederken “bize sabır ver” demek yerine “Ey rabbimiz! Bize sabır yağdır.” nidasında bulunmuşlardı.

Davetçinin sabra ihtiyacı olduğu kadar cesarete de ihtiyacı vardır. Çünkü o, defalarca insanlar tarafından reddedilmiş, yüzüne kapılar kapanmış ve dumura uğratılmıştır. Tekrar kalkabilmesi için ona yeni bir azim, yeni bir cesaret lazımdır. Aslında cesaret sadece bir işi yapmaya azmetmek değil aynı zamanda düştüğünde yeniden başlayabilmektir. Tekrar tekrar insanların kapılarını çalmak, gururunu ayaklar altına alıp yeniden yola koyulmak… Gerçekten zor bir iştir bu. Davetçinin karşılaştığı ve aşmak zorunda olduğu bu durumu üstad Seyyid Kutub güzel bir şekilde özetlemiştir. Burada sözü O’na  bırakalım:

“Davetçiler istedikleri kadar reddedilsinler, yalanlansınlar, inatçılıkla, burun kıvırmakla karşılaşsınlar; ruhların ıslah olmasından, kalplerin olumlu tepki göstermesinden ümitlerini kesmeleri doğru değildir. Şayet yüz kere uğraştıkları halde insanların kalplerine ulaşamamışlarsa, yüz birinci kere de ulaşabilirler. Eğer bir kez de sabrederlerse, sürekli uğraşırlarsa, karamsarlığa düşmezlerse, kalplere giden yollar önlerine açılacaktır.

Davetin yolu kolay ve tehlikesiz değildir. Kalplerin davete olumlu karşılık vermeleri o kadar çabuk ve rahat olmaz. Çünkü kalpler üzerine çöreklenmiş yığınlarca ağırlık vardır. Batılın, sapıklığın, gelenek ve göreneklerin, düzen ve rejimlerin bir sürü kalıntısı vardır. Bu kalıntıları, bu artıkları bertaraf etmek, her türlü yolu deneyerek kalpleri diriltmek, kalplerde uyarılmaya müsait bütün noktaları uyarmak kaçınılmazdır. İletişimi sağlayacak kanallara yüklenmek zorunludur. Direnilirse, sabredilirse, ümitsizliğe düşülmezse, bu uyarıcı dokunuşlardan biri hedefe varabilir. Uyarıcı dokunuş hedefine varır varmaz, o bir anda insanın iç yapısını altüst edebilir, tamamen değiştirilebilir. Zaman zaman insan dehşete kapılabilir. Çünkü bir kere uğraştığı halde bir sonuç alamamıştır. Sonra birdenbire rastgele gerçekleşen dokunuşlardan biri insanın iç yapısındaki hedefine ulaşır ve en ufak bir çaba sonucu insanın duygularını harekete geçirebilir. Oysa daha önce ne zahmetler çekilmişti.

Bu durumu benim gözümde canlandıran en iyi örnek, verici istasyonu bulmak için uğraşılan radyo alıcısıdır. Çok kere ibreyi hareket ettirirsin, götürür getirirsin; buna rağmen bir türlü istasyonu bulamazsın. Oysa sen istasyonun yerini bulmak için büyük özen gösteriyorsun, yerini de doğru tespit ediyorsun, ama bulamıyorsun. Fakat rastgele yaptığın bir el hareketi sonucu, verici dalgayı yakalıyorsun, sesleri, nağmeleri alıyorsun.

İnsan kalbi radyo alıcısına benzer. Bunun için davetçiler, ufukların ötesinden, kalplerden gelen sinyalleri almak için, ibreyi sürekli çevirmelidirler. Çünkü bin kere denedikten sonra bir kere de uyarıcı dokunuş verici istasyona ulaşabilir.

İnsanlar çağrısına olumlu karşılık vermiyorlar diye davetçinin öfkelenmesi, insanlardan uzaklaşması son derece kolay bir şeydir. Bu, rahatlatıcı bir davranıştır. Öfkeyi dindirir, sinirleri yatıştırır. Peki davet ne olacak? Çağrıyı yalanlayan ve karşı çıkan insanları terkedip gitmenin sonucu ne elde edecektir davetçi?

Aslolan davadır, davetçinin şahsı değil. Davetçinin canı sıkılabilir. Ama sıkıntısını yenmeli ve yoluna devam etmelidir. En iyisi sabretmesi ve insanların sözlerinden dolayı sıkılmamasıdır.

Davetçi kudret elinde bir araç niteliğindedir. Allah, insanlara sunulmak üzere gönderdiği mesajını daha iyi gözetir, daha iyi korur. Şu halde davetçi her türlü şartlarda ve her ortamda görevini yapmalı, gerisini Allah’a bırakmalıdır. İnsanları gerçeğe iletmekse Allah’ın elindedir.

Kuşkusuz Hz. Yunus’un kıssasında, davetçiler için çıkarılması gereken dersler vardır.

Hiç kuşkusuz Hz. Yunus’un Rabb’ine dönmesinde, zulmettiğini itiraf etmesinde, dava adamları için üzerinde düşünülmesi gereken ibret noktaları vardır.

Kuşkusuz yüce Allah’ın Hz. Yunus’a yönelik rahmeti ve karanlıklar içinde pişmanlığını dile getirdiği duasına olumlu karşılık vermesi mü’minler için bir müjde niteliğindedir.”

Evet, davetçi aynı çiftçi gibidir. Toprağa tohum atar, büyümesi için onu özenle sular ve meyve vereceği günü heyecanla  bekler. Nasıl ki her ağacın ihtiyaç duyduğu su, güneş ve zaman bir değilse davetçinin muhatapları da bir değildir. Davetçinin karşısına bazen Ebubekirler çıkar ve tereddütsüz imanın tarihini yazar, bazen de Ebu Sufyanlar çıkar ve sabrın sınırlarını sonuna kadar zorlar. Bir de Ebu Cehiller vardır, bunlarda çürümüş tohum misali meyve vermezler. Davetçinin yapması gereken tohum atıp sabırla beklemektir. Sadece sabretmek ve beklemek…  Eşeği müslüman olur O müslüman olmaz dedikleri Ömer›i, öfkesini alamayıp bir insanın ciğerini yiyecek kadar kin ve nefretle dolu olan Hint›i imana getirecek kadar sabretmek, bir elime güneşi diğer elime Ay›ı verseniz de davamdan vazgeçmem diyebilecek kadar azmetmek…  

“Mü’minin misali hurma ağacına benzer. Ondan ne gelirse fayda verir. (Bezzar)

Esen rüzgarlar davetçiyi sarsabilir, azmini kırabilir, çaresiz bırakabilir. Sabır abidesi Hz. Nuh bile “Ey Rabbim! Gerçekten ben yenik düştüm, yardım et!” (Kamer, 10) diye nida etmiş, en zor anlarda bile metanetini kaybetmemiş  Muhammed-aleyhisselam- dahi “Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim. Ey merhametlilerin merhametlisi, sen  mustazafların rabbisin. Sensin benim rabbim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hakim olacak düşmana mı?” şeklinde dua etmiştir. Böyle durumlarda davetçi, dua silahına sarılmalı ve zorluklara karşı rabbinden yardım istemelidir. Dua ve davet aynı kökten türeyen iki kelimedir. Davet yatay dua ise dikey sesleniştir. Bu nedenle davetçinin bu yolda sebat etmesi açısından en elzem şey duasıdır. Kendisi için, davet ettiği insanların hidayeti için dua etmek… Gece vakitlerinde, rabbiyle baş başa kaldığı o sessiz sakin anlarda… Çünkü dava adamı gece yetişir. ‘Gecenin ruhbanı olamayan gündüzün fursanı(atlısı) olamaz. Gece azığını almayan gündüz yola da çıkamaz.’

Bu yazımızda davet yolunun zorluk ve çilelerinden bahsetme amacımız elbette davetçinin azmini kırıp içindeki bu alevi söndürmek değildir. Amacımız, Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ben müslümanlardanım diyen mümin kardeşlerimize bu yolda karşılaşacakları imtihanları tekrar tekrar hatırlatmaktır. Ki böylece bu mücadeleye girilmeden önce hazırlıklar yapılsın, tehlikenin nereden geleceği bilinsin ve ona göre tedbirler alınsın. Bir dostumdan dinlediğime göre bir şehit vasiyyet olarak şunu bırakmış: ‘Beni gözlerim açık olarak defnedin. Çünkü ben bu yola gözü kapalı olarak girmedim.’

Sonuç olarak; davetin hayatımızın tamamını kuşatacak bir görev olduğunu tekrar hatırlayıp  tekrar yola koyulalım, zorlukları görerek ümidimizi kaybetmeyelim. Şairin dediği gibi:

“Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır

Göz yumma güneşten ne kadar kararsa nuru

Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.”