Aile için babanın konumu binayı ayakta tutan sütun mesabesindedir. Varlığı ile yuvayı ayakta tuttuğu gibi onu tehlikelerden ve zarar verecek durumlardan da muhafaza eder. Toplumumuz ve sair toplumlarda ailenin reisliği babaya aittir. Zaten Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem özellikle idarecilik makamına kadınların gelmemesi konusunda uyarılarda bulunmuştur.

Uhud savaşında sahabe hanımların başından geçen fedakârlık örnekleri oldukça dikkat çekicidir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını defnettikten sonra atına bindi ve Müslümanlarla birlikte Medine’ye döndü. Hamne binti Cahş yolda ona rastladı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona  “Ey Hamne! Sabret mükâfatını Allah’tan bekle!” dedi. Hamne “Kim, ey Allah’ın Rasûlü?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Kardeşin Abdullah bin Cahş” dedi. Hamne istirca etti ve onun için mağfiret diledi. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona yine “Sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle!” dedi.  Hamne de “Kim, ey Allah’ın Rasûlü?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Dayın Hamza bin Abdulmuttalib” dedi. Hamne de “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun, Allah onu affetsin, şehadet ona mübarek olsun” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sonra ona şöyle dedi “Sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle!.”  Hamne yine “Kim, ey Allah’ın Rasûlü?”  dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Kocan Mus’ab bin Umeyr” deyince Hamne “Vay başıma gelenler!” diye feryat etmeye başladı. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi “Bir kadın için kocasının önemli bir yeri vardır.”  Kardeşi ve dayısı için sebat gösterip kocası için feryat edince böyle dedi. 1

Kocası vefat eden kadının bu feryadı aslında geride kalan çocukların feryadının bir tercümanıdır. Çünkü kadın belki de kendi babasından gerekli terbiye ve şefkati alarak yetişmiş olabilir. Ancak vefat eden kocasından sonra geride kalan evlatlara baba şefkati ve terbiyesi nasıl verilebilir? Bu ağır sorumluluk eşini kaybederek yaralanan annenin omuzlarına mı bırakılacak? Yoksa başka bir çıkış yolu var mıdır?

Şurası muhakkak ki yetimler tüm ümmete bırakılan emanetlerdir. Her çocuğun terbiyesi yanında onların terbiyeden öte bir ihtimam ile muamele görmesi gerekir. Onların misali çölün ortasında susuz kalan, suyu gördüğü halde suya ulaşamayan yolcu gibidir. Zira onlar yaşıtlarının babaları tarafından sevildiğini, korunduğunu müşahede ederler ancak kendileri bu imkâna sahip olamazlar.

İslâm öncesi cahiliye döneminde yetimler adeta yok sayılıyordu. Kendilerine kalan miras ailenin diğer fertleri arasında paylaştırılarak talan ediliyordu. Yetim olarak yetişen kızların velayetini üzerlerine alan bazı kişiler onları nikâhlandırıp mehirlerine de el koyarlardı. Mirastan büyük pay sahibi olan yetim kızlar akrabaları arasından biriyle evlendirilir ve malına böylece el konulurdu.

Bu yapılan muamelelerin sebebi yetimin “tek olması, gücünü kaybetmesi” dolayısıyladır. Bu gücü ona kazandıracak olan ise yetimin hakkını yemeyen salih bir toplumdur. Kur’an-ı Kerim muhtelif yerlerde yetime ve onun muhafazasına dikkatlerimizi çekmiş ve ona yapılan haksızlığı büyük günah saymıştır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Yetimin malına, ergenlik çağına ermesine kadar yaklaşmayın ancak en güzel şekilde yaklaşın.” (En’am, 152)

“Yetimlere mallarını verin. Temizi murdar (helali haram) ile değiştirmeyin. Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Şüphesiz bu, büyük bir günahtır.” (Nisa, 2)

“Şüphesiz ki yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler ancak karınlarına ateş yiyip tıkamış olurlar. Yakında alev alev yanan bir ateşe gireceklerdir.” (Nisa, 10)

Yetime sahip çıkan ve onu ayaklarının üzerinde duruncaya kadar destekleyen toplumlar Allah’ın desteğini yanında görür. İslâm sadece yetime değil mağdur ve mahzun olan tüm insanların muhafazasını ve gözetlenmesini emir buyurmuştur. “Kul, kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah o kuluna yardım eder”, ilkesi Müslüman toplumun şiarıdır. Desteğe muhtaç her ferde bu muamele ile yönelen İslâm toplumu elbette yetimin elinden daha kuvvetli tutar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yemeğe istek ve ihtiyaçları olduğu halde, onu yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan, 8)

İslâm âleminin içinde bulunduğu zor şartlar, savaşlar ve dinden uzaklaşma meyli Müslümanlarda yetime sahip çıkma duygusunu son derece zayıflatmıştır. Hayatta hiçbir şeyin boşluk bırakıldığı takdirde olduğu hal üzere devam etmeyeceği bir gerçektir. Özellikle herkesin kendi sorunlarıyla boğuştuğu, bencilliğin zirveye ulaştığı ve vurdumduymazlığın yaygınlaştığı günümüzde hatırlanması gereken çok önemli bir hususa dikkat çekmek elzem hale gelmiştir: o da Hristiyanların başını çektiği İslâm düşmanı kuruluşların “yardım kuruluşu” kisvesiyle Müslüman nesli devşirme girişimidir. Bu yardım kuruluşları(!) kendilerini destekleyen bazı devletlerin teşvikiyle Müslüman beldelerde çok rahat faaliyet göstermektedir. Bu durum Müslümanların omuzlarına daha ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Her Müslüman vefat ettikten sonra kendisi ardında bırakacağı yetimlerini göz önünde bulundurma şuuruyla hareket etmeli ve bu emanete sahip çıkmalıdır. Çünkü yetimlerin hidayet üzere daim olması bu gayretlerle alakalıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de ki şu ayet tüm Mü’minleri uyarır mahiyettedir:

“Arkalarında kendilerinden endişe edecekleri güçsüz soy bırakanlar, (kimsesizler hakkında da) sakınsınlar. Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler.” (Nisa, 9)

Unutulmaması gereken bir diğer husus ta bizlerin yetim bir peygamberin ümmeti oluşumuzdur. Hatta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem henüz dünyaya gelmeden babasını, altı yaşında annesini kaybederek hem yetim hem de öksüz kalmıştı. Ancak yüce Allah onu barındırmış ve koruması altına almıştır. Onu gözetecek, ona hizmet edecek destekçiler yaratmıştı. Şayet böyle olmasaydı Arap cahiliyesinden onu kim muhafaza ederdi? Allah Teâlâ efendimize verdiği nimetleri hatırlatarak şöyle buyurmuştur:

“O, seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup, doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup, zenginleştirmedi mi? O halde sakın yetimi ezme! Dilenciyi de azarlama!” (Duha, 6-10)

Zayıfın hamisi olan dinimiz tüm müesseselerini ona hizmet için seferber etmiştir. Çünkü İslâm’ı gerçekten yaşayan toplum tek el gibidir. Onun nazarında haklı her zaman güçlüdür, haksız her zaman zayıftır. O halde desteğe ihtiyaç duyması hasebiyle haklı olan yetimlere sahip çıkmak İslâm cemiyetinin bir sorumluluğudur. Bunu yapmadıkları müddetçe Allah katında zayıf olduklarını bilmeleri gerekir. Bunu yapmadıkları müddetçe Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in komşuluğundan uzaklaşacaklarını bilmeleri gerekir.  Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir:  “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kendi yetimine veya başka birinin yetimine kefil olan ile ben cennette böyleyiz.” Ravi Malik bin Enes işaret parmağı ile orta parmağı gösterdi.” 1   

1. İbn Mace hn: 1590

2. Müslim 7479, Müsned 8881