Hamd “O seni yetim bulup da barındırmadı mı?” 1 buyurarak yetimlere tekeffül etmeyi üzerine alan Allah’a, Salât ve Selâm “Kim Allah’ın rızasını gözeterek bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu (yetimin başındaki) saç sayısınca kendisine sevab verilir. Ve her kim de eli altındaki bir yetime iyilik yapar (güzel muamelede bulunursa) -işaret ve orta parmaklarını açarak-, işte ben ve o, cennette bu iki parmağın birbirine yakınlığı gibi birbirimize yakınız” [2] buyuran Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimize,

Allahu Teâlâ’nın rahmeti ve bereketi de yetimler hakkındaki naslara teslim olan ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getiren mümin ve müminatın üzerine olsun.

‘Yetîm’ kelimesi, Arapça’da ‘yalnız kalmak, babasız kalmak, gaflette bulunmak, geri kalmak, muhtaç olmak’ manalarına gelen “ye-te-me” kökünden türemiş bir sıfattır. Sözlükte; ‘yalnız kalmış, tek kişi, eşsiz’ manalarına gelir. ‘Yetimlik’ de ‘yalnızlık’ demektir. Bu manada yalnız ve tek olan her şey yetimdir.

Terim olarak yetim, ‘buluğ çağından önce babası ölen çocuğa’ denir. Yetimlik, insanlarda baba tarafından, diğer canlılarda ise anne tarafından olur. Dolayısıyla yetim kelimesi insanlar için kullanıldığında ‘baba kaybı’nı, diğer canlılar için kullanıldığında ise ‘anne kaybı’nı ifade eder. Buna göre ‘annesi ölmüş çocuğa yetim denmez’. Türkçede sadece annesi ölene öksüz’ denildiği gibi, ‘hem annesi ve hem babası ölene de öksüz’ denir. Türkçede mecazî manada kimsesizlere de öksüz denir.

Yetim sevgisi dinimizde çok yüceltilmiş ve önemle üzerinde durulmuş bir sevgidir. Kur’an’ın yirmi bir ayetinde, doğrudan veya dolaylı olarak yetimlerden bahsedilmiş olması ve Hz. Peygamber’in hadisleri, İslâm’ın yetimlere verdiği önemin bir ifadesidir.

Peygamber efendimiz yetime yardım edene ebedi hayatta iki parmak gibi yakın olacağı müjdesini vermektedir.

Yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında insanlara, yetimlere şefkat göstermelerinin gereğine vurgu yaparken, kendisine yetimliğini ve yoksulluğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma ile yokluğu ve yetimliği yaşamış biri olarak yetim ve kimsesizleri en iyi kendisinin anlayabileceğine de işaret etmektedir.

Batı dillerinde, Fransızca da dâhil şefkat ve yetim kelimelerinin kavramsal karşılığını tam veren kelimeler yoktur. Bize göre bu iki kelimenin batı dillerinde evrensel karşılığının olmaması bu asil duyguları tanımamaları ile ilgilidir.

Biyolojik bilimlerdeki gelişmeler, doğu değerlerinin batıya psikoloji kılığında girmeye başladığını göstermektedir. 1996 yılında Harvard’da 87 öğrenci üzerinde yapılan bir araştırma yayınlandı. Çocukluk dönemlerinde anne babalarını merhametli ve adaletli olarak algılayan gençler, 35 yıl sonra incelendiklerinde daha mutlu ve daha sağlıklı bulunmuşlardı.

Peki, bu duygudan mahrum olarak büyüyen çocuklarda ne oluyor? Çocuk yuvalarında yetim çocukların çok iyi bakıldıkları halde sık hasta oldukları, gelişmedikleri ve aniden öldükleri bilinmektedir. Bu hastalığa bilimsel terminolojide ’Hospitalizasyon hastalığı’ denilmektedir. Muhtemelen, fiziksel olarak çok iyi bakıldıkları halde sık sık bakıcı değiştirdiklerinden dolayı bu çocukların sevgisiz kaldıkları, gösterilen sevginin de fedakârlık, karşılıksızlık ve iyiliği isteme arzusunu yeteri kadar içermediği için gereken güveni oluşturmadığı anlaşılmaktadır.

Çocuk hem anne hem de baba tarafından sevilmeye ve okşanmaya ihtiyaç duyar. Bu sebeple çocuğun sağlıklı bir birey olarak yetişmesinde anne ve babanın yeri tartışılamayacak derecede önemlidir.

İslâm anlayışına göre yetim, himayesi altında bulunduğu ailenin aslî üyelerinden biridir. Bu şekildeki bir kabul yetimin horlanmasını ve dışlanmasını engelleyecektir. Yetimlerin, kendilerini bir sığıntı gibi hissetmemelerini sağlayacaktır. Sığıntı psikolojisi ile yetişen çocukların ileriki zamanlarda kişilikleri zayıf olur. Bu şekilde yetişen şahsiyeti gelişememiş bireyler ise her zaman toplum için birer yüktür. Bu nedenle kişilikleri güçlü birer birey olarak yetişebilmeleri için onlara yapılacak iyiliklerden dolayı hiçbir zaman onları ezmemek, minnet altında bırakmamak ve onlardan maddî manevî hiçbir çıkar ummamak gerekir.

Unutmamak gerekir ki yetimlik; yalnızlığın, güçsüzlüğün, yardıma, ilgiye ve şefkate muhtaçlığın bir ifadesidir.

Çocuğun sağlıklı bir psikoloji ile büyümesi için anne-baba sevgisi ve şefkatiyle yetişmesi çok önemlidir. Ailenin ayakta durmasında, maddî olarak yaptıkları bir yana; ana-baba, ailede, çocuğun üzerinde, varlıklarını her zaman manevî bir güç, bir güven kaynağı olarak sürdürürler. Bu fıtrî algı sebebiyle, gerek annenin, gerekse de babanın yokluğu, çocuklar için büyük bir eksikliktir. İnsan hangi yaşta olursa olsun, sevdiği birinin kaybından büyük bir acı duyar. Anne babanın vefatı hepimiz için katlanılması zor bir olaydır… Bu gerçek, yetimlerin sorunlarının çözümünde bütün fertlerin duyarlı olmasını ve herkesin kendisine göre mutlaka birtakım sorumluluklarının bulunduğunu gösterir.

Yetim ve öksüzlere sahip çıkmak aynı zamanda Müslüman olmanın da bir gereğidir. Çünkü imanın yükümlü tuttuğu, Allah ve Rasûlünün bildirdiği, yönlendirdiği, teşvik ettiği ve örneklediği bir sorumluluktur. Bu sebeple hiçbir Müslüman yetim olgusuna ve sorunlarına karşı kayıtsız kalmamalıdır.

İnsanın kendisinden beklenen görevlerin üstesinden gelebilmesi için güçlü, sağlıklı ve yararlı bir kişilikle yetişmesi gerekir. Bu da ancak sevginin, merhamet ve şefkatin ve her türlü fedakârlığın esirgenmediği sağlıklı bir ortamda, iyi bir eğitim alarak yetişmekle mümkündür. Bu fedakârlığı en iyi şekilde gösterebilecek kişilerse ana-babalardır. Ancak henüz kendi ayakları üzerinde duramayan yetim, öksüz ve kimsesiz çocuklar, fiziksel bakım ve korumanın yanı sıra bu eğitim ve destekten yoksundurlar. Onlara bu manada her türlü yardım ve desteği sağlamak başta geriye kalan en yakınlardan itibaren hepimiz için bir görevdir. Çünkü insan olmak başlı başına sorumluluk olgusuna sahip olmayı gerektirir. Bu da öncelikle akraba yetimlerinin, sonra mensubu bulunduğu toplumun, daha sonra bütün dünya yetimlerinin sorunlarına karşı duyarlı olmayı ve gereken fedakârlığı göstermeyi gerektirir.

Aile ferlerinden kendisine dayanacağı ve ihtiyaç duyduğu en önemli rol modelini kaybetmiş olan yetim kardeşlerimize tavsiyemiz ise her zaman olduğu gibi, sorun odaklı değil çözüm odaklı düşünmek ve bu yönde çaba sarf etmektir. İnsanın hayatını en kötü şekilde etkileyen kelime “keşke” kelimesidir. Başımıza gelen kaçınılmaz olayları kabul etmek, çözüm hususunda atılacak ilk adımdır. “Herkesin bir sınavı var. Benim bunu yaşamam gerekiyormuş ve yaşıyorum. Bundan sonra arkama dönüp bakmayacağım” diyen kişi, hem çözüme doğru bir adım atmış olur hem de bu davranışıyla kendisinin her halini gözleyen ve hafızasına kaydeden kişiler için iyi bir model olur.

Hayatımızdaki zor dönemlerin ve sıkıntıların kişiliğimizin gelişimi açısından önem taşıdığını unutmamalıyız. Önemli olan bu dönemlerden doğru tecrübeler kazanarak çıkabilmektir.

Çocuk kişilik özelliklerinin bir kısmını anneden, bir kısmını babadan alır. Kişilik % 30-40 oranında genlerden gelir; % 60-70 oranında da model alarak öğrenme biçimde gelişir. Bilindiği gibi erkek çocuklar için baba, kız çocuklar için anne önemli bir rol modelidir. Ancak yine de kişiliğin %60-70’lik kısmının oluşumunda yetim şahsiyetlerin örnek alabileceği şahsiyetler haline dönüşebilmek ve bu hususta gereken şeyler ne ise tereddüt etmeden ve zaman kaybetmeden bir an önce yapmak oldukça önemlidir. Ana-babadan alınacak kişilik özelliklerinin eksik kalan taraflarını tamamlayabilmenin bahtiyarlığı bizim için elde edilebilecek en büyük kazanım olacaktır.

Çocukluk dönemlerinde anne babanın kaybından ötürü sevgi yoksunluğu ile değer verilmeden büyümüş bazı insanlar, baba olduklarında şöyle bir davranış geliştiriyorlar ve: “Ben ölürsem çocuğum ayakta kalabilsin” diye, çocuklarına katı ve ilgisiz davranıyorlar ve çocuk babası hayatta iken dahi onun sevgi ve ilgisinden mahrum kalan yetim bir kişiymiş gibi büyüyor.

Ya da zamanımızda olduğu gibi ana-babadan görülmesi gereken sevgi ve şevkat, anaokulu veya yuva tabir edilen yerlerde ehil olup olmadığı belli olmayan ve dışarıya verdiği imaj ile iç dünyası birbirine taban tabana zıt olan, dünya görüşü İslâm’dan ve İslâmi değerlerden uzak olan aynı zamanda ne olduğu pek te bilinemeyen kişilere teslim edilmek suretiyle çocuğa sanki yetimmiş gibi bir hava teneffüs ettirilmekte ve ana-babası yaşarken dahi çocuk yetimlik psikolojisine itebilmektedir.

Ne acıdır ki çocuğun en çok ilgiye ihtiyaç duyacağı zamanlar, kendisi gibi sevgi ve şefkate muhtaç olan onlarca çocukla birlikte verilecek sevgi ve şefkati (!) aralarında paylaşmak mecburiyetinde kalacağı zamanlar olacaktır. Tabi ki buda yetersiz bir sevgi olacaktır. Şurası muhakkak bir gerçektir ki hiçbir beşer ana-babanın çocuğuna göstereceği ilgi ve alakayı, sevgi ve şefkati tam manasıyla veremez. Ana karnında iken kurulan duygusal yakınlaşmanın devamında doğum sonrası devam etmesi gereken bağın koparılması ve yabancı ellere teslim edilmesi çocukta farklı bir karakter oluşumuna sebep olabilmektedir. Çocuklarımıza yetimlik psikolojisini yaşatmaya hiçbirimizin hakkı yok. Bu sebeple yaptığımız yanlışların farkına bir an önce varmalı ve ilk eğitimi ana ocağı tabir edilen sıcacık aile ortamında verebilmenin yollarını aramalıyız.

Bir çocuğa hem annelik hem de babalık yapmak, hayatın yükünü tek başına sırtlamak zordur. Anne ya da baba bu sorunların ağırlığı altında geleceğe dönük kaygılar taşıyıp kendisini gergin ve mutsuz hissedebilir. Kaygılı ve gergin olan bir kişi ise çocuğuyla sağlıklı bir duygusal bağ kuramaz. Çocuk bunu fark eder ve artık sevilmediğini düşünüp kendini güvensizlik içinde hisseder. Hayatın yükü ne kadar ağır olursa olsun çocukla ilgilenirken bütün sorunları alıp rafa koymak, çocukla sadece ve sadece onu düşünerek ve onu önemsediğini hissettirerek birlikte olmak gerekir. Nitelikli ve sürekli bir duygu alışverişi çocuğun bu dönemi atlamasına yardımcı olacaktır.

Bu gerçekle ilk kez karşılaşacak olan çocuk açısından, durumu anlatacak kişinin davranışı da çok önemlidir. Anlatan kişi sakin olduğu zaman, çocuk bunun sakin karşılanması gerektiğini anlar ve onu model olarak kabul eder. Dolayısıyla anlatış tarzının önemli olduğunu bilmek ve bunu uygulayabilmek çocuğun ölümü sükûnetle karşılamasına yardımcı olur.

Anne babalara, her zaman kaldırabilecekleri gerçekleri çocuklarından gizlememeleri tavsiye edilir. Elbette ki ölümü, üstelik de bir çocuk olarak kaldırmak zordur. İşte bu noktada geride kalan eşe büyük bir rol düşüyor. Ölümü, çocuğun anlayabileceği bir lisan ile anlatmalı, ona kabul edebileceği bir “ölüm” kavramı vermelidir. Ölümün bir son olmadığı bilakis ebediliğe açılan bir kapı olduğu düşüncesi öğretilmelidir. Çocuğa ölümün gerçek yaşamanın ilk adımı olduğu fikri aşılanmalı, ölümün hakikatte korkulacak bir durum olmadığı makul bir dille aktarılmalıdır.

Eşini kaybeden bir anne bu durumu çocuğuna nasıl açıkladığını şu şekilde aktarmaktadır: “Eşimi kaybedince bir süre bunu oğluma nasıl anlatacağımı bilemedim. Sonra bir çıkış yolu buldum ve ‘Oğlum bak, baban uzun bir yolculuğa çıktı. O dönmeyecek ama biz ileride onunla buluşacağız.’ dedim. Ondan sonra çocuk, ‘Babam nerede?’ diye sormadı ve rahatladı.

İşte bu sebeple çocuğa anlayacağı ve kabulleneceği bir usul ve üslup ile yaklaşmak ona bu sıkıntılarından kurtulmasında ve hayata yeniden adapte olabilmesinde fayda sağlayacaktır. Eğer çocuğa bu şekilde yaklaşmanın yollarını bulamaz veya öğrenemezsek belki de ona en çok kötülük edecek kişilerden biri haline dönüşebiliriz. Bu da onunla aramızda büyük uçurumların oluşmasına ve bize karşı soğuk davranmasına, sürekli bizden kaçan ve uzak duran bir kişiliğe bürünmesine sebep olabilecektir.

Eğitime öncelikle kendimizden başlamalı, yakınımızı kaybettiğimizde öncelikle içine düştüğümüz bunalımdan ve depresyon şeklinde tabir edilen durumdan Allah’a teslim olmakla ve yaşam gibi ölümünde hak olduğuna iman etmekle kurtulabileceğimize inanmakla mümkün olacağını bilmemiz gerekir. Kendimizi tedavi edemediğimiz bir durumda yakınımızdaki yetimimizle ilgilenebilmemiz ve gereken ilgiyi ona gösterebilmemiz mümkün olmayacaktır. Bu sebeple öncelikle Yüce Rabbimizin Habibi olarak tabir ettiği Rasûlullah aleyhisselâm’ında bir yetim olarak büyüdüğünü aklımıza getirmeli ve bu durumu feci ve kabul edilemeyecek bir durum olarak görmemeliyiz. Çünkü Rabbimiz kullarına asla zulmedici değildir. Bu düsturu bilip iman etmeli ve ilahi kaderin hakkımızdaki takdirine rıza göstermeliyiz. Buna teslim olmak ve yapılması gerekeni yapmak Müslüman olmanın en önemli özelliklerindendir.

Selam ve dua ile   

1. Duha, 6.

2. Ahmed b. Hanbel, V, 250