Adamın birisi demiş ki;
“Falanca büyük hoca efendiden duydum; ‘Eşek anırdığı zaman abdest bozulur.’ dedi.”
“O hoca öyle şey söylemez.” demişler.
“Yok, söyledi! Şu kulaklarımla duydum.” demiş.
“Söylemez.”
“Vallahi söyledi!”
“Gel bakalım, madem yemin ettin.” demişler; gitmişler, hocaya sormuşlar;
Hoca efendi, şöyle bir düşünmüş; hatırlamak için başını eğmiş, sakalını sıvazlamış, başını sallamış.
“Evet, söyledim.” demiş.
Hadi bakalım! Ayıkla pirincin taşını. Bu hoca cahil mi?
Hayır!
“Söyledim ama evladım, sen herhalde vaazın içinde uyumuşsun; vaazı dinlerken anlatılan şeyin başını duymamışsın, sonunu duymuşsun. Yanlış bilgi edinmişsin. Ben o vaazda neyi anlattım? ‘Bir insan merkebine bindi. Su tulumu, testisi merkebine asılı. Yolda namaz vakti gelince indi. Abdest bozacak, abdest alacak, namaz kılacak. Merkep bir gürültüden ürktü, kaçtı gitti. Çölde merkebi ara Allah’ım ara; yok. Orada yok burada yok, uğraştı, didindi; yakalayamadı. Su yok. Şimdi bu adam ne yapacak? Namaz vakti geçiyor. Teyemmüm abdesti aldı. Tam namaz kılacak, merkep geldi, yanında anırdı, bağırdı. Tamam, su geldi. O zaman ne olur? Su geldiği zaman teyemmümle namaz olmaz. Artık oradan suyu alacak, abdest alacak. Ondan abdesti bozuldu.’ dedim.”