Allah azze ve celle, insanoğluna saymakla bitmeyecek nimetler ihsan etmiş, sayısız lütuf ve ikram ile âdemoğlunu onure etmiştir. Dağları, denizleri, ağaçları, nehirleri insanoğlunun hizmetine sunmuş; geceyi-gündüzü, yazı-kışı, yağmuru-güneşi âdemoğluna musahhar kılmıştır. İlâhi bir nefha ile üstün kılmış, beyan kabiliyeti vererek melekleri kendisine secde ettirmiş, irade diye isimlendirilen sır ile kendisini ayrıcalıklı ve mümtaz bir konuma yükseltmiştir. El-Hakîm olan, bütün emir ve işlerinde ilmek ilmek dokunmuş hikmetler ve sırlar bulunan âlemlerin Rabbinin, “külli irade” diye isimlendirilen dilemesinden bir parça iradeye yani “cüz’i irade”ye sahiptir insan. Bu sınırlı iradenin tecellisi için çeşitli duygular-arzular varedilmiş ve bu duygular-arzulara bir takım karşılıklar tayin edilmiştir. Hikmeti sonsuz olan Allah celle celâluh’un tayinidir bu. Çeşitli kurallar ve kaideler çerçevesinde şekillenmesi gereken irade nimetini hoyratça kullananların yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını zannetmek, Allah’ı hakkıyla takdir etmemek ve O’nun esma-i hüsnasının tecellilerine gözleri kapamaktır.

Kudreti sonsuz olan Rabbimizin, varlık âlemine yerleştirmiş olduğu ilahi kurallar vardır ve bu kurallar çerçevesinde deveran etmektedir her şey. Bir takım hadiselerin cereyan etmesi için başka bir takım olayları vesile kılmıştır O. Sebep ve sonuçlar yaratmıştır hikmet gereği. Yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını, habbesinden kubbesine her türlü davranışın mutlaka karşılığı olacağını bildirmiştir bizlere. Kendisi ile seçkin kılındığı irade nimetini kullanış biçimine göre de muhakkak bir karşılık görecektir insanoğlu. Bir kayanın kovuğunda, gizli dehlizlerde, kapalı kapılar ardında ne kadar havadis var ise kesin bir sorgusu olacak ve neticesine göre de ebedi bir yurt tayin edilecektir irade sahiplerine.

Allah azze ve celle, irade nimetinin düzgün kullanılması için merhamet ettiği kullarına, iradelerini hangi doğrultuda kullanmaları gerektiğini açıklayan peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Her imtihanın sevineni ve üzüleni, kazananı ve kaybedeni olacaksa insanlığın içinde bulunduğu imtihanında mutlaka kazananı ve kaybedeni olacaktır. İrade nimetini Allah’ın istediği şekilde değerlendirmeye çalışanlar gayretlerinin neticesinde imtihandan başarılı bir şekilde çıkmış olacaklar ve dünyada her daim nimetlerini teneffüs ettikleri Rablerinin huzurunda ebedi bir şekilde rahmetle konaklayacaklardır. İrade nimetinin kontrolünü kendisine ezelde düşmanlık izhar eden iblise kaptıranlar ise imtihanı kaybetmiş olacaklar ve karışılacakları cezanın çetinliğinden süfli dünyaya tekrar dönmek isteyeceklerdir. Cehennem diye anılan bu ceza, Allah’a isyan etme pahasına iradesini yanlış tercihlerde kullanan herkesin ebedi hüzün ve ıstırap diyarı olacaktır.

Birçok İslami müessesesinin ve kavramın dejenere edildiği, içinin boşaltıldığı ve insanlar tarafından tahrif edildiği günümüzde, ihyasına en çok ihtiyaç duyduğumuz kavramlardan biri de “cehennem” kavramıdır. İslam adına sadece şefkat, merhamet, gül, karanfil, çiçek gibi tek taraflı kullanımların ayyuka çıktığı, “Allah’ın rahmeti geniştir, boşver” gibi cüretkâr ifadelerle Allah’ın gazabının ve azabının unutulduğu, “Âlemlere rahmet olarak gönderildiği” gerçeğine teslim olarak 10 yıl gibi kısa sürede 20’ye yakın gazve yapmış Hz. Peygamber’in hayatının sadece belli kısımlarının okunduğu günümüzde, cehennem gibi ismi soğuk ama kendisi fevkalade sıcak bir kavramın dillendirilmesi nefislere hiç de hoş gelmeyecektir muhakkak. Lakin dünya denilen içinde bulunduğumuz düzeni kuran ve bizi imtihana tabi tutan Rabbimizin son kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de 77 defa cehennemden bahsetmesi, onlarca ayet-i kerimesinde “cahîm”, saîr”, “sekar”, “hutame” diye azabına vurgu yapması, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken azabının çetinliğine vurgu yapması, tâbi tutulduğumuz imtihanın temel taşlarından birisinin cehennem ve ondan korunmak olduğunu en ibretli bir şekilde göstermektedir. Pas tutan kalplere kırbaç mesabesinde olan cehennemden bahsetmek ve onun çetinliğini sürekli göz önünde tutarak davranışları buna göre şekillendirmek, bidat ehlinin bidat rabıtası yerine sünnet ehlinin önemli rabıtalarından biri olmalıdır. Her Müslüman, her davetçi olabildiğince cehennemden uzaklaşmaya çalıştığı gibi davetinde cehennemden bahsetmeli, cennet nimetlerine vurgu yaptığı kadar cehennem azabından da bahsetmelidir. Zira Hz. Muhammed aleyhisselamı “âlemlere rahmet” olarak gönderen Zât-ı Zü’l-Celâl, peygamberini “beşîr/müjdeleyici” olarak tavsif ettiği gibi hemen peşinden “nezîr/uyarıcı” olarak da nitelemektedir.

“Ateşten sakının” ikazı ile bizleri onlarca buyruğuyla uyaran Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed aleyhisselam vesilesi ile de kullarını uyarmıştır. Daha İslami davetin ilk açıktan duyuruluşunda Ebu Kubeys tepesinde akrabalarına seslenen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara “Kendinizi cehennem azabından koruyun” diyerek ikaz etmiştir. 23 yıl süren bu mübarek uyarılar İslami davetin başını-sonunu, Mekkesini-Medinesini, gecesini-gündüzünü şekillendirmiştir. “Sizi cehennem azabına karşı uyardım” buyurarak tebliğin bir kısmının da “uyarmak” olduğunu İslam davetçilerine öğretmiştir. Yine geceyi aydınlatan ateşe doğru uçuşan kelebekler misali insanların cehenneme uçuştuklarını ve kendisinin buna elinden geldiği kadar engel olmaya çalıştığını bizlere haber vermektedir. Onun davasını üstleneler de onun yolundan gitmeli ve gevşeklik gösteren kalpleri uyandırmak için yeri geldiğinde “cehennem azabını” bir kırbaç gibi kullanmalıdır. Zira bu dünyada nâr-ı cehennemi görürcesine ayet ve hadislerden tanımayanlar belki de içine girerek tanıyacaklar çetin azabı.

Bu ümmetin en hayırlıları olan selef-i salihin, sürekli kendilerini kontrolden geçiriyor ve duygularında zaaf hissettiklerinde Allah’ın azabı ile duygularını harekete geçirecek meclisler arıyorlardı. Bu meseleyi o kadar önemseyenler vardı ki kimisi şöyle diyordu: “Allah bana yöneticilik gibi bir emanet verseydi, insanların uğrak yeri olan duraklara tellal tayin ederdim de onlar şöyle seslenirlerdi: “(Gafil olmayın) Cehennem var cehennem.”(1) Malik b. Dinar da şöyle der: “Bana yardım edecek birileri olsaydı gece Basra’nın meydanlarında “(Gafil olmayın) Cehennem var cehennem” diye nida ederdim.”(2) Sıddîk-ı Ekberden sonra bu ümmetin en hayırlısı olan Hz. Ömer, “Birisi semadan “Ey insanlar, biriniz hariç hepiniz cennete gireceksiniz” diye nida edilse o bir kişi ben olmaktan korkarım” buyuracak kadar cehenneme karşı sürekli dikkat içersindeyken amel ve ihlas bakımından kendisinden alt mesabede bulunanların güvencelerine hayret doğrusu!

Davetçi kardeşim, insanlık hızla cehenneme doğru sürüklenirken senin bu durumdan kurtulman için, takip ettiğini söylediğin geçmişin gibi davranmalısın. Korkmalısın Ömer gibi, endişe etmelisin Hasan-ı Basri gibi. Ömer b. Abdülaziz gibi cehennem sanki senin için yaratılmış endişesi ile sarılmalısın davana. Sinende ateşi söndürmek istiyorsan İbrahim gibi İbrahimi ateşe atanlardan farkın olmalı mutlaka. “Cehennem tutuşturulmuş, bukağıları beklemede ve Zebaniler hazırlık yaparken ben nasıl gülerim” diye zalim Haccac’ı maneviyat kamçısı ile kamçılayan Said b. Cübeyr olsun senin örneğin. Zalim nefsine seslen, kırbaçla onu bazen. Mescid-i Aksa esirken, Ayasofya mahzunken, bacıların sana muhtaçken, dinine her gün müdahale edilirken, Peygamberine her gün hakaret edilirken ben nasıl avurtlarım yırtılırcasına gülebilirim ey zalim nefis diye ikaz et içindeki düşmanı. Öyle bir cehennem tasavvuruna sahip ol ki bazen nutkun tutulsun ve konuşamaz ol Ömer b. Abdülaziz gibi. İnsanlar senin ağzına bakarken sen konuşmayıver bazen ve zamanın Ömeri de sen ol! Ayetleri öyle tefekküre dal ki uykuların kaçsın geceleri. “Babacığım biraz uyusan” diye seslenen kızına “Cehennem korkusu babanda uyku bırakmadı ki kızım” diye cevap veren Rabi’ b. Haysem misali uykularını kaçırsın kimi zaman cehennem korkusu. Belki o zaman daha iyi anlarsın “tahiyyât” da okuduğun duaların manasını.

Allah’ın azameti öyle yer etmeli ki gönlüne ey davetçi, hafife almamalısın O’nun uyarılarını. Abdullah b. Mesud misali İslam’a onca hizmetine rağmen körüğe üfüren bir demirci ustası gördüğünde bayılırcasına kendinden geçmelisin zaman zaman. “Muhakkak ki Rabbinin azabı vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur”(3) ayetlerini duyduğunda hastalanan Hz. Ömer gibi yataklara düşmelisin bazen. “Mutlaka cehennem ateşini göreceksiniz” ayet-i kerimesini okuyunca boğazın düğümlenmeli Fudayl b. İyad misali. Fakat ne acı ve hazindir, akıbetini bilmeyen bizler, cehennem sanki başkası için yaratılmış gibi emniyet içerisinde görüyoruz kendimizi. Bir an önce görevini yerine getirmek için homurdanan bir canavar misali uğultular çıkaran ve öfkesinden neredeyse çatlayacak olan cehennem, ne vahim ki korkutmuyor izmihlale uğramış nefsimizi ve kalbimizi. “Ya Rabb! Yok mu daha fazla Sana isyan eden, dolmadım da doymadım da, gönder bana bitireyim işlerini” diye olanca haşmetiyle yanıp tutuşan cehennem, ne zaman harekete geçirecek sinelerimizi? Görüp de geçmek varken girip de tadanlardan mı olacağız o acıklı azabı?
Etrafı ateşten surlarla çevrilmiş bir mekânda Zakkum ağacı yiyerek mideleri kavrulan ve üzerine kaynar sular içen, ateşten gömleklerle derileri her yanışta yenilenen, demir tokmaklarla Zebaniler tarafından Allah’a isyan etmenin cezasını çeken, ateşi zayıflamaya yüz tuttukça daha çok alevlendirilen bir yangın ile azap gören, feryatlar içersinde yok olmayı dileyen, bir damla suya muhtaç cehennemliklerden olmamak için nelerini feda ederdin ey davetçi? Hangi fedakarlıkları yapardın ölümün bile öldürüldüğü bir mekanda acı çekmemek için? “Bir gün olsun azabımız hafifletilse olmaz mı” diye için için yalvaranlardan olmamak için hangi fırsatlara dört elle sarılırdık acaba? Hangi tehlike arzeden davranış ve tutumlardan uzak durmaya gayret ederdik can havliyle? Nasipsizlerden olup cehennem azabına karşılık ana-babamızı, eş-evladımızı ve bütün insanlığı fidye vermek yerine cennet bilmeli değil miyiz sevdiklerimizi? Cennete girmemize vesile olacak kimseler olarak değerlendirmeli değil miyiz? “Yıkılın, defolun cehenneme, siz Benimle konuşmaya layık değilsiniz” azarlaması yerine “Hoş geldiniz, ne mutlu size, selam olsun hepinize, bakın keyfinize” müjdesi daha hayırlı değil midir davetçi kardeşim?
Akıllı insan, korkunç bir son olan cehennem manzaralarından kurtulmak için elinden gelen gayreti gösteren ve bu konuda büyük küçük demeden hayır-hasenât peşinden koşan insandır. Böylesine çetin bir azaptan kurtulmak için en asgari seviyede bile olsa bütün imkânları seferber edenler gerçekten kazançlı olacaklardır. Yarım hurmayla dahi olsa cehennemden kurtulmaya çalıştığı gibi yarım satırlık tevbe ve istiğfarlarla bu çetin cezadan kurtulmaya çalışacaktır akıllı insan. Çünkü ona, önderi ve rehberi şöyle bir mihenk taşı emanet bırakmıştır cehennemden korunmak hususunda: Adîy İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim” demiştir: “Yarım hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!” (4)

——————————–
1. Sözün sahibi Ebu’l-Cevzâ’dır. Bkz. İbn Receb el-Hanbeli, et-Tahvîf mine’n-nâr 17.
2. İbn Receb el-Hanbeli, et-Tahvîf mine’n-nâr 17.
3. Tur Suresi 7-8.
4. Buhârî, Edeb 34, Zekât 10, Rikak 51, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-70. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37;  Nesâî, Zekât 63-64; İbni Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28