Hamd, yalandan sakındırıp sadıklarla birlikte olmamızı emreden Allah’a;

Salât ve Selâm ise, yalanı nifaktan bir şube olarak bizlere tanıtıp sakındıran Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize;

Allah’ın mağfireti ve ihsanı da, yalandan şeytandan kaçar gibi kaçıp her zaman doğruyu ve doğruluğu prensip edinen ve Yüce Kur’an’da sadıklar olarak vasfedilen kulların arasına dâhil olabilmenin gayretini ve mücadelesini veren Allah’ın mümin ve muvahhid kullarının üzerine olsun.

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm efendimiz, hırsızlık, zina, içki gibi hakkında had cezası gereken en ağır suçları işleyen müslümanların bile cennete gidebileceğini belirtir, fakat yalanı Müslümana bir türlü yakıştıramaz. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hadisleri incelendiğinde, yalanın sayılan bu günahlardan çok daha çirkin,  çok daha alçaltıcı bir cürüm ve en bayağı bir ahlâksızlık olduğunu anlarız. Nitekim: “Müminde her huy bulunabilir, ancak yalan ve hıyanet hariç.” şeklinde buyurulmuştur. Nitekim zikredeceğimiz hadisler bunu gayet net bir şekilde izah etmektedir.

İmran İbn-i Hüsayn’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Zina, şarap içmek ve çalmak hakkında ne dersiniz?” Biz, en iyi bilen Allah ve Rasûlüdür, dedik. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Onlar çok çirkin şeylerdir ve onlarda (öldürmek, dövmek ve el kesmek gibi) cezalar vardır. Dikkat edin! Ben size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi? Azîz ve Yüce olan Allah’a ortak koşmak (müşrik olmak), ana-babaya asî olmak.” dedi. Bunları söylerken yaslanmıştı, sonra doğruldu da dedi ki: “ Yalan söylemek (yalan yere şahitlik etmek) de…”

Yalan bir müminde barınması asla düşünülemeyen ve münafıkla mümini birbirinden ayırd eden en bariz vasıftır. Nitekim Safvan İbnu Süleym radıyallahu anh anlatıyor:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular. “Peki, cimri olur mu?” dedik. Yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Peki, yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” (1)
İmam Malik’e ulaştığına göre, İbnu Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.” (2)

İbnu Mes’ud radıyallahu anh’ın da dediği gibi yalan söylemek ve yalan söyleme niyeti taşımak farkına varmadan bizi en kötü akıbete yavaş yavaş sürüklemeye başlar. Öncesinde çok ufak gözüken ve nefsi maslahatlar gözetilerek söylenen basit birkaç sözcük(!) ileride dağlar misali bir engel olarak karşımıza çıkar. Kalbi karartan ve içindeki nurun en hızlı şekilde bedeni terk etmesine sebebiyet veren yalandan daha tehlikeli başka bir şey düşünülemez. Kalbin kararması bedene de sirayet eder ve bütün beden artık o yalanın bir parçası olur. Çünkü aleyhissalâtu vesselâm efendimiz “Bedende bir et parçası vardır ki o düzgün olursa bütün beden düzgün (ıslah) olur. Şayet o bozulursa (ifsat olursa) bütün beden bozulur. Dikkat edin o, kalptir” (3) buyurmuştur.

Yalan sadece kişinin kalbinde gizli kalmaz. En kısa sürede açığa çıkarak etrafa kötü kokusunu yaymaya başlar. Tabi ki kötü kokuların etrafa yayıldığı bir yerde de kimsenin durabileceğini düşünmek mümkün değildir. İşte yalan da bu şekilde insanları, yalan söyleyen kişinin etrafından kaçıran ve kişiyi yalnızlığa sevk eden en kötü hasletlerdendir. Zaten yalanın en kısa sürede ortaya çıkacağı da neredeyse herkes tarafından bilinir bir hal almış ve bu husustaki cehalet bir nevi izale olmuştur. Atalarımız “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” şeklinde söyleyerek yalanın gizli kalmayacağını bizlere haber vermişlerdir.
Mümin dilinden ve elinden emin olunan kişidir. Oysa yalanın kişi üzerinde ortaya çıkardığı güvenilmezlik ve kendisinden emin olunamamak vasfı ne kötüdür ki, bir müminin vasfı olmaktan çok uzaktır. Nitekim bu husus münafıkların vasfı olup, devamında bulaşıcı bir hastalık gibi başka hastalıkları da davet eden kötü bir illettir. Toplumdaki müslüman fertlerin dostluğuna ve güven duygularına zarar veren ve ferdi, itibarsızlaştıran kötü bir ahlâktır.

Ne acıdır ki yalanın etkisi sadece bununla kalmaz. Yalan söylemek efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in de bildirdiği üzere başka hasletlerin kişi üzerinde oluşmasına da sebebiyet verir. Öncesinde söylenen basitçe bir yalan, ardından vaadine sadakatsizlik ve sözünden cayma, ardından emanete hıyanet, ardından düşmanlıkta haddi aşmak ve fasıklık ve ardından… daha nice kötü huyların bedene sirayet etmesine sebep olur.

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.” (4)

Müslim’in bir rivayetinde ise şu ilâve vardır: “Oruç tutsa, namaz kılsa, müslüman olduğunu söylese de.” (5)

İmanın gereği, doğruluk ve sözünde durmaktan ibarettir. Yalancılık ve sözünde durmamak ise imanla taban tabana zıttır. Çünkü Allahu Teâlâ insanı bu tür sapmalardan uzak olarak yaratmıştır. Konuşma özelliği sadece insanda vardır. Bu sebeple insan, doğruları konuşmak zorundadır. Sözleriyle doğruları değil de, gerçek dışı hususları dile getirirse, kendisine verilen özelliğe ihanet etmiş, insanlıktan uzaklaşmış, şeytanın özelliğini benimseyerek ona yaklaşmış olur.

Verdiği sözde durmamak, antlaşmalara uymamak da aynen böyledir. Zira bunun yalancılıktan farkı yoktur. Müslüman, yaratılışına uygun olan doğruluktan uzaklaştığı ölçüde imanından fire verir. Bu sebeple verilen sözlere, yapılan antlaşma ve akitleşmelere titizlikle uymak gerekir. Çünkü imanın muhafazası ve müminlik vasfının devamı için, aynı zamanda da cehenneme sevk edici olan vasıflardan kurtulmak için bu hususlara uymak gerekir.

Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Doğruluktan ayrılmayınız; çünkü doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de Cennet’e iletir. Gerçekten insan doğrulukla hareket eder de Allah katında en doğru kimse yazılır. Yalandan sakınınız; çünkü yalan fenalığa götürür. Fenalık ise Cehenneme iletir. Gerçekten insan yalan söyler de Allah katında çok yalancı yazılır.” (6)

Kişinin her duyduğu şeyi anlatması da yalana ortak olmak anlamı taşır. Çünkü bunda kendisinden sakındırılan bir günah mevcuttur. Rasûlullah efendimiz “Her duyduğunu anlatması kişiye günah olarak yeter.” (7) buyurmuştur.  Yine, İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Şeytan insan suretinde temessül eder ve bir cemaate gelerek onlara yalan şeyler söyler. Bir müddet sonra cemaattekiler dağılırlar. Onlardan biri: ‘Bir adam dinledim, yüzünü de tanırım ama ismini bilmiyorum. Şöyle şöyle söylemişti’ diyerek  (onun yalanını bilmeden tekrar eder)” (8)

Şakayla Dahi Olsa Yalan Söylemek Yasaklanmıştır.

Müslümanları neşelendirmek ve güldürmek maksadıyla bile olsa yalan söylemek yasaklanmıştır. Her ne kadar müslümanlara güler yüzlü davranmak ve onları sevindirmek sadaka sevabı kazandıran bir amel olsa da başkalarını güldürmek için söylenen yalanlar bizleri hakikatte ağlatacak olan vasıflardandır. Şakadan dahi olsa yalan söz nehyedilmekle kalmamış, bununla birlikte Peygamber efendimiz tarafından da kınanmaya ve zemmedilmeye vesile olmuştur.

Behz b. Hakim, babasından o da dedesinden anlatıyor: Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!” (9)

Çocuk Terbiyesinde Yalandan Nehyedilmesi

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm efendimiz, hiçbir surette çocuk terbiyesinde yalana yer verilmemesini bizlere bildirmiştir. Çünkü çocuk için en büyük örnek ana-babasıdır. Onlardan duyacağı yalan bir söz çocukta çirkin bir ahlâkın oluşmasına sebep olacaktır. Bilhassa ağlayan çocuklara bazen yapılmayacak veya verilmeyecek bazı şeyler vaat edilir yahut da olmayacak şeylerle çocuklar korkutulur. Bunların hepsi neticede “yalan” olmakta birleşir. Rasûlullah bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır.

Abdullah’dan: “Ne ciddî yerde, ne de şaka olarak yalan uygun düşmez. Sizden biriniz çocuğuna bir şey va’d edip de sonra onu yerine getirmemezlik etmesin.”

Abdullah İbnu Amir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:

“Hele bir gel sana ne vereceğim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm, anneme:

“Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu.

“Ona bir hurma vermek istemiştim” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm:

“Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.” (10)

Yalan Sözlemenin Caiz Olduğu Yerler

Ümmü Gülsüm radıyallahu anhâ anlatıyor: “İnsanların söylediklerinden hiçbir şeyde yalana ruhsat verildiğini işitmedim. Ancak şu üç durum müstesna;

1) Harpte
2) İnsanların arasını bulmada
3) Kadının kocasına, kocanın karısına karşı söylediklerinde.” (11)

Yine başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur. Ümmü Gülsüm Bintu Ukbe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, diyordu ki:

“İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir.” (12)

Safvan İbnu Süleym ez-Zührî radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben karıma yalan söyleyebilir miyim?” demişti. Aleyhissalâtu vesselâm : “Yalanda hayır yoktur!” buyurdular. Adam: “Vaadde bulunmama, lehinde söylememe ne dersiniz?” diye tekrar sordu: Aleyhissalâtu vesselâm da: “Öyleyse sana bir vebal yok!” buyurdular.” (13)

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yalan ile vaad etmeyi birbirinden ayırdediyor, yalana cevaz vermezken, vaadetmeye ruhsat veriyor. Şarihler, yalanın daha çok geçmişe; vaadin ise geleceğe baktığını ve yerine getirilme imkânının bulunması sebebiyle, tamamen yalan olmadığını belirtirler.

Ka’b b. Malik Gibi Olabilmek

Ancak şunu söylemek gerekir ki müslümanların karşısındaki muhatabı da kendisi gibi müslüman bir ferd olduğu için onu aldatmak, onun samimi ve saf duygularından faydalanmak hiçbir surette mazur görülecek bir durum değildir. Nitekim Süfyan  İbni Useyd’in anlattığına göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

“Kardeşine bir söz anlatıp da o seni tasdik ederken, senin ona yalan söylemen, hıyanet bakımından çok büyüktür.”

Yalanın kişiye sağlayacağı menfaat(!) her ne kadar dünyevi bir bakış açısıyla bakıldığında faydalı bir tavır gibi gözükse de aslında Ahiret boyutu hesaba katıldığında cehennem ehlinin en bariz vasıflarındandır. Bizler için kendilerinde misaller bulunan sahabelerin tutumlarında da bu konuyla ilgili olarak ibretler vardır. Nitekim bu örneklerden en önemlisi de Ka’b b. Malik radıyallahu anh’ın yaşamındaki ibret sahneleridir. Ka’b radıyallahu anh’ın, hayatının bir döneminde yaşadığı bu vakıa, doğru söyleyenler için kalplerinin kendisi vesilesiyle teskin olacağı rahatlık ve ferahlık vesilesi iken, yalancıların da akıbetini gözler önüne seren bir sahnedir. Aynı zaman da bu vakıa, Allahu Teâlâ’nın da kıyamete kadar kendilerinden kötü bir surette bahsetmiş olduğu ve bu hallerini sadece o dönemin insanlarına bildirmekle kalmayıp, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa bildirdiği yalancıların hallerini ve akıbetini izhar eden ikaz edici ve uyarıcı bir olaydır. Nitekim Tebük harbinden geri kalıp müslüman saflarından ayrı kalan Kab’ radıyallahu anh, yalanın çare olmadığını ve asla da olamayacağını net olarak bilenlerdendi.

O şöyle diyordu: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime “Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım. Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.”

Evet, Kab’ radıyallahu anh’a göre yalanın bütün çeşitleri saçma düşüncelerden ibaretti ve doğruluğa denk hiçbir şey de olamazdı. Bu sebeple de doğruluktan başka çıkar yol da yoktu. Bakın olayın devamını Kab’ radıyallahu anh, nasıl aktarıyor:

“Peygamber aleyhisselâm sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allahu Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:

– “Gel!”, dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:
– “Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu.

Evet, müslümanı kalbinin derinliklerinden vuran, can alıcı ve müthiş bir etkileme gücüne sahip bir sahne:  Bakın ne diyor Kab’ radıyallahu anh:

Ben de: “Yâ Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile,  yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım esnadaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim.
Gerçekten çok beliğ sözler ve çok etkileyici… İnsanı bir o kadar da düşündürücü… Hayatta en çok sevilen kişilerin gazabını celbedecek, onları derinden yaralayacak, gücendirecek, belki de bir daha asla eskisi gibi olamayacak bir ilişkiye sevkedici sözler…  Peki ne için ve ne diye?

Kâ’b sözüne devamla dedi ki:

Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
– “İşte bu doğru söyledi. Haydi, kalk, senin hakkında Allahu Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak:
– Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin. Hâlbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber aleyhisselâm’ın istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.

Kâ’b sözüne şöyle devam etti:

Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Rasûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:

– Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.
– Evet, Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
– O iki kişi kim? diye sordum.
– Biri, Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî diyerek, her biri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.

Evet, insan doğru söylediği için pişman olabilir, geriye dönüp tekrar yalana sığınabilir. Hatta bu hususta çevresindekiler de ona batıl tavsiyelerde bulunabilir. Akıllarınca nasihat (!) edebilir. Bunca sıkıntı çekmeye değmez deyip onu doğrudan uzaklaştırıp yalana yönlendirebilir.  

Ve yine insan, doğru söylediği için bir zararla karşılaşabilir. Tecrid edilebilir, kovulabilir, insanların kendisiyle konuşmamasına sebep olabilir. Hayatta en değer verdikleri bir anda ona karşı bir yabancı olabilir. Hatta yakın akrabaları ve ailesi bile ondan uzaklaşabilir. Sonuçta dünya kendisine dar gelebilir. Öyle ki hiç yaşama isteği de kalmayabilir. İnsanlar içine çıkacak hali kalmayabilir. Evine kapanıp günlerce üzülüp ağlayabilir, kendisine türlü türlü zararlar verebilir. Yemekten, içmekten kesilebilir. Ailesini ihmal edebilir. Onlara karşı üzerinde bulunan hakları yerine getiremeyebilir. Ve bu tecrid günlerce ve aylarca hatta yıllarca devam edebilir.

Acaba bütün bunlara doğru söylemek adına tahammül edebilir mi bir kişi?  Ka’b b. Malik gibi olup ona benzeyebilir mi? Nefsine Malik olabilir mi? Ve neticede bütün bunlara ve bunların ötesindeki daha nice şeylere Allah için katlanabilir mi?

Ama şunu bilmek gerekir ki “Sabrın sonu selâmettir” Nitekim de her zaman böyle olmuş, her zorluktan sonra hemen peşinden bir kolaylık gelmiştir. Hem de öyle bir kolaylık ki bütün sıkıntıların ve çilelerin acısını bir anda kesmiş ve hatırda bile bırakmamıştır. Doğruluk, Ka’b radıyallahu anh’ı kurtarıp gökten hakkında bir vahyin inmesine sebep olmuştur. Ve doğruluk sahibi Ka’b, kıyamete kadar doğru söyleyenlerin efendileri arasında zikredilmiştir. Doğruluk vasfı onu dünyada ve ahirette övülenlerin mertebesine yükseltmiştir. Adı dillere destan olup, doğruluk timsali bir şahıs olmuştur.
İşte bu gerçeği çok net anlamıştı Ka’b radıyallahu anh ve bunu da şu sözleri ile ifade ediyordu:    

Yâ Rasûlallah! Allahu Teâlâ beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.

Vallâhi bunu Peygamber aleyhisselâm’a söylediğim günden beri doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber aleyhisselâm’a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.

Kâ’b sözüne devamla şöyle dedi:

Bunun üzerine Allahu Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:

“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.”

“Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’dan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.

“Ey imân edenler! Allah’ın azâbından korkun ve doğrularla beraber olun” (14)

Kâ’b şöyle devam etti: Allah’a yemin ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber aleyhisselâm’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:

“O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba çekmeyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan râzı olsanız bile Allah o fâsıklardan aslâ râzı olmaz.” (15)

Gelin müslümanlar! Bizde Ka’b radıyallahu anh’ın dediklerinin aynısını söyleyelim.

Ya Rabbi! Artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.

Çünkü hakikati ortaya çıkan bu doğru sözlülük, Ka’b radıyallahu anh’ı kurtardığı gibi bizim de dünyada ve ahirette kurtuluşa ermemizin anahtarıdır.

“Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki O da işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (16)

Ve yine daha sonrasında da şöyle diyebilelim:

Ya Rabbi! Bu kıssayı okuduğum günden bu yana ve bu gerçeği anlayıp öğrendikten sonra bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.

Öğrendikleriyle amel edenlerden olabilme duasıyla. Selâm ve dua ile…

————————-

1. Muvatta, Kelam 19, (2, 990).
2. Muvatta, Kelam 18, (2, 990).
3. Buhari, İman,39, Buyû, 2; Müslim, Müsakât, 107 (1599), Ebu Davud, Buyû, 3 (3329,3330); Tirmizi, Buyû,1 (1205); Nesai, Buyû, 2, (7/241,243) İbni Mace, Fiten, 14(2984).
4. Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20
5. Müslim, Îmân 109-110
6. Buhari, Müslim.
7. Müslim.
8. Müslim, Mukaddime 7. hadisin arkasında
9. Ebu Davud, Edeb 88, (4990); Tirmizî, Zühd 10, (2316).
10. Ebu Davud, Edeb 88, (4991).
11. Müslim.
12. Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, (2605); Ebu Davud, Edeb 58, (4921); Tirmizî, Birr 26, (1939).
13. Muvatta, Kelam 18, (2, 990)
14. Tevbe sûresi (9), 117-119.
15.  Tevbe sûresi (9), 95-96.
16. Ahzab:70-71.