İslâm tarihinin en büyük hizmet kurumlarından birisi Vakıf’tır. Genel bir ifadeyle insanın sahip olduğu bir mülkü, üzerinde hiçbir tasarruf hakkı kalmamak üzere, süresiz olarak hayırlı bir işe tahsis etmesi anlamına gelen vakıf, Müslümanların Dünya ve âhiret için en büyük yatırımlarından birisidir. Müslümanlar vakıf sayesinde hem dünyadaki işlerini rahat bir şekilde yerine getirme imkânına kavuşur hem de ahirette arkası kesilmeyen bir hayır kapısını açmış olurlar.
Yardımlaşma dini olan İslâm, vakfı teşvik etmekle beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılamayı, insaniyete hizmeti ve toplumun refahını amaçlamıştır.

İslâm’ın yeryüzüne yayılmaya başladığı günden beri dünyanın birçok tarafında zaman zaman yapılagelen vakıflar göz önüne getirilecek olursa, bu vakıfların insaniyete ne büyük bir hizmet verdiği ve Müslümanların ne kadar hayırsever olduğu açığa çıkar. Dünyada hiçbir milletin tarihinde, Müslümanların gösterdikleri bu yüksek insanlık eserinin bir benzerine tesadüf edilemez.

Müslümanlar, yapmış oldukları bütün bu vakıflar ve hayırlı müesseseler ile sırf Allah Teâlâ’nın rızasını hedeflemişler ve insanların ihtiyaçlarını gidermeyi de kutsal bir vazife bilmişlerdir.

Kazan kazan diye ifade edebileceğimiz vakıf hizmetlerinin faydasını saymakla bitirmek mümkün değildir. Medreselerden hastanelere, câmilerden kervansaraylara hatta hayvan bakımına tahsis edilen vakıflara kadar envai çeşit vakıflar bulunmaktadır ki bunların vesilesiyle birçok hizmetler yerine getirilmekte, ihtiyaçlar görülmektedir.

İslam dinini vakıf medeniyeti haline getiren etken ise hiç şüphesiz hem Rabbimizin hem de Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Müslümanları hayra teşvik etmesi ve yönlendirmesidir.
Her ne kadar vakıf kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmese de buna benzer eşanlamlı oldukları düşünülen “birr, iyilik, sadaka, ihsan ve hayır” gibi kelimeler dolaylı olarak vakıf manasını içermektedirler. Rabbimizin buyrukları bu manaları içermektedir:

“Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz”. (1)

Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (2)

“İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın.” (3)

“Allah’a güzel bir borç vermek isteyen kimdir? Allah onu kat kat arttırır. Rızkı daraltan da, arttıran da O’dur. Dönüş O’nadır.” (4)

“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.” (5)

Vakıf sevabına ulaştıracak ameller yapmanın önemi hakkında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmaktadır:

Ebu Hureyre’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsan ölünce kendisinden bütün amelleri kesilir. Ancak şu üç şeyde amel kesilmeyip devam eder: Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden sâlih evlat”. (6) Bu hadisteki “sadaka-i cariye” cümlesi, akıcı ve devam edici sadaka manasınadır ki, bunun da en güzel örneği vakıftır. Âlim ve fakihlerimiz de böyle olduğuna hükmetmişlerdir.

İbn-i Ömer radıyallahu anhu’den rivayet olunduğuna göre babası Hz. Ömer radıyallahu anhu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zaman-ı saadetinde semğ denilen öz malı bir hurmalığı vakfetmek isteyerek:

“Ya Rasûlallah, ben, nazarımda en güzel ve kıymetli bir hurmalığa sahip bulunuyorum. Halis kazancım olan bu malımı vakfetmek istiyorum.” diye Resul-i Ekrem’den sormuş; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu hurmalığın aslını vakfet. Artık o, satılmaz, hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun mahsulü layık olanlara infak edilir, yedirilir.” buyurdu. Hz. Ömer de bu malını o surette vakfetti. Bu sadakası, Allah yolunda savaşan mücahitlere, esaretten kurtulmak isteyen kölelere, muhtaçlara, misafirlere, yolculara ve vakfedenin yakın akrabasına şartlı idi. Bununla beraber, vakfın idaresine tayin edilen kimsenin (mütevelli), vakfın aslına tecavüz etmeyerek yalnız gelirinden örfe göre yemesinde yahut dostuna yedirmesinde de günah yoktur. (7)

Amr. b. Haris’den -ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kayınbiraderi, Cüveyriye binti Hans’in kardeşi idi- şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatı zamanında ne bir dirhem, ne bir dinar, ne bir köle (azad edilmemiş), ne de bir şey bıraktı. Yalnız beyaz dişi bir katırla harb silahını, bir de fakir yolculara vakfettiği Fedek ve Hayber’deki araziyi bıraktı”. (8)

Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Sizden kim, bir yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın” buyurmuştur.” (9)

Bu ve benzeri ayet ve hadisler, vakıf temelini oluşturan en kuvvetli amillerdendir.

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (10) âyeti kerimesi de Müslümanları vakıf faaliyetlerine sevk eden en önemli etkenlerdendir. Bir Müslüman için bundan daha karlı bir ticaret mümkün değildir. Çünkü Allahu Teâlâ emaneten vermiş olduğu ve kulun zaten ebediyen elinde kalması mümkün olmayan bir malı yine kendisi satın alıyor ve karşılığında cennet nimetini ihsan ediyor. Öyleyse Müslümana düşen biraz feraset ve malı kendisine ihsan edenin yolunda kullanmasıdır.

Allahu Teâlâ rahmetinin bir yansıması olarak, kullarını bu hususa şiddetle teşvik eder: “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.” (11)

Malın Allah yolunda kullanılmamasını ise Allahu Teâlâ bir vebal olarak zikretmektedir. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (12)

Şuurlu ve bilinçli bir Müslüman için vakıf düşüncesini hayata geçirmek için çalışmamak bir yana, geç kalmak bile en büyük hatalardandır. Zira ömür çok kısa, son nefesimizi ne zaman vereceğimiz belli değil ama yapılması gereken işler çoktur. Şeytan, nefis ve aldatıcı dünya menfaatına kanmış insanların gevşekliği Müslümanları hayır işlerinden engellemektedir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder…” (13)

Her Müslüman dünyalık hedeflerinin arasına Allah için inşa edilen bir vakıf, dernek, Kur’an kursu, mescit inşası vs. gibi bir sadaka-i cariyeyi koymalıdır. Hatta hedeflerinin başına koymalıdır. Çünkü bâki olacak olan Allah yolunda verdiklerimiz ve yaptıklarımızdır. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir ara:
– “Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. Hz. Âişe:
– “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
– “(Desene) bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” buyurdu. (14)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in nebevî sözünden de anlaşıldığı gibi bize kalan, verdiklerimizdir. Gerçek servetimiz ve malımız Allah yolunda harcayabildiklerimizdir. Tarihimiz bu şuurla dolu Müslümanlardan oluştuğu için İslam tarihi bir yönüyle de vakıflar tarihidir.

Verdiğimizin bizim olabilmesi için iki hususa dikkat edilmesi gerekir. Birinci husus yardımı yapan kişiler yaptıkları yardımı minnet etmeden, başa kalkmadan yapmalıdırlar. Vakıf yardımları minnet etmeden yapılan yardımlar olmalıdır. Kur’an sadaka ve iyiliklerin “minnetsiz” bir usulle yapılmasını emreder. “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (15) Dikkat edilirse, iyiliklerin, “başa kakılarak” yapılması “Allah ve Ahirete inanmayan” bir kişinin fiili olarak geçer.

İkinci husus ise vakıflar yardım yaparken kendilerini meşhur edecek, popüler yardım türlerini değil Allah rızası için ümmetin öncelikleri ve ihtiyaçlarına göre fonlarını ayarlamalıdır. Gaye vakfın veya derneğin tanıtımı değil ümmetin mağdur ve muhtaç bütün kesimlerine hizmet olmalıdır.

Vakıf/dernek kurmak, vakıfta çalışmak kişi için çok büyük bir nimet olduğu gibi suiistimalde bulunmanın da çok büyük bir vebal olduğu unutulmamalıdır. Bir iş yerinde bile çalışırken hakkını vermeyen kimse nasıl ki kul hakkına girip hata ederse, Allah yolunda çalışan bir Müslüman veya vakıf/dernek görevlileri eğer görevlerini hakkıyla yapmazlarsa sevap bir yana vebale girecekleri kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu görevlere talip olanların çok dikkatli olması, yerine getirememe endişeleri varsa en baştan üstlenmemeleri daha hayırlıdır.

Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki vakıf/dernek çalışanlarının verdiği aldığından çok olmalıdır. Çünkü herkes gibi burada görev yapanlarda da rızkını bu müesseselerden kazanmaktadır. Aldığı verdiğinden çok veya verdiği aldığından az ise sadece bir işçidir, hayır kapası kendisine açılmamıştır velev ki vakfın en önemli sorumlusu olsun.

Ne mutlu o kimselere ki Allah’ın kendilerine verdiği her türlü nimetlerin şükrünü eda ile ihtiyaçtan fazlasını hayır yollarına sarf ederler.

Kâmil odur ki, koya her yerde bir eser,

Eseri olmayanın yerinde yeller eser. (16)

Rabbim cümlemizi arkasında sadaka-i câriye olacak ilim talebeleri, sâlih evlatlar, vakıflar, dernekler, mescitler … bırakan sâlih kullarından eylesin. Bizi dinine hizmet ve muhabbetle şereflendirsin. Amellerimizi makbul, hatalarımızı mağfur eylesin.

————————

1. 22/Hac,77.
2. 3/Al-i İmran, 92.
3. 5/Mâide, 2.
4. 57/Hadid, 11.
5. 2/Bakara, 254.
6. Müslim, Vasiyye 14; Ebu Davud, Vesaya 14; Tirmizi, Ahkam 36; Nesai, Vesaya 8; Ahmed b. Hanbel, Il, 372.
7. Buhari, Hars 14, Vesaya 22.
8. Buhari, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Megazi 83; Nesai, İhbas 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 279.
9. Buharî, Zekât 10, 9, Menâkıb 25, Edeb 34, Rikâk 49, 51, Tevhîd 24, 36; Müslim, Zekât 66-67, (1016); Nesâî, 63, (5, 74-75).
10. 9/Tevbe, 111.
11. 57/Hadid, 7.
12. 57/Hadid, 10.
13. 2/Bakara, 268.
14. Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 35.
15. 2/Bakara, 264.
16. Hadimî.