Hayat, iki kapılı bir han… Doğumla girilen birinci kapı ile ölümle gerçek hayata açılan ikinci kapı. Hayat, kısa bir seyahatten oluşan zaman dilimi. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim” buyurarak dünyanın kısa bir seyahat yeri olduğunu ve kendisinin de bir yolcu gibi olduğunu ifade etmektedir.

Her canlı yeryüzüne gelmekle bir seyahate başlıyor. Hayat yolculuğu denilen birinci kısım doğum ile başlayıp ölüm ile sona ererken, asıl olan yolculuk olan ahiret yolculuğu ise ölüm ile başlayıp devam ediyor. Dünyada yapmış olduğumuz seyahatler aslında varacakları noktayı da bize şimdiden haber veriyor. Su testisi suyolunda kırılır darbı meselinde olduğu gibi. Rabbimiz yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette seyahat ile ilgili uyarılarda bulunarak hayat yolculuğumuzu ıskalamamamız için bizleri uyarıyor. Biz be bu sebebe binaen özellikle yaz aylarına girmiş olduğumuz bu dönemde seyahat kavramı ve tatil kavramı ile ilgili bazı hususlara değinmeye çalışacağız.

Sözlükte “suyun yeryüzünde sürekli akması” anlamındaki seyh kökünden türeyen seyâhat (siyâha) “yürüme, gitme” şeklinde açıklanmakta, suyun yeryüzünde akması gibi yolculuk edene de yeryüzünde gezip dolaştığı için sâih veya seyyâh denildiği belirtilmektedir. Yine “yürüme, gitme, yolculuk” gibi mânalara gelen rihle, seyr ve sefer kelimeleri de seyahate yakın anlamlarda kullanılmaktadır. Yeni sözlüklerde yer alan seyahatle ilgili tanımları “planlı ve amaçlı yolculuk” şeklinde özetlemek mümkündür.

Yüce Rabbimiz kitabında seyahatlerin bazı sebeplere binaen yapıldığını ifade etmektedir ki başlıcaları şunlardır:

1- İbret Almak Amacı İle Yapılan Seyahatler:

“Yeryüzünde gezip dolaşsalar olmaz mı? O zaman onlarda, akıllanmalarına yarayan kalpler ve dinlemelerine yarayan kulaklar oluşur. Gözler körelmiyor ama göğüslerdeki kalpler, gerçekten köreliyor.” (1)

Ayet-i kerimede “Yeryüzünde gezip dolaşsalar olmaz mı?” gibi soru ifadeleriyle yahut “Yeryüzünde gezip dolaşın” şeklindeki emirlerle insanlar seyahat ederek gördüklerinden, ibret almaya teşvik edilmiştir.

İbret, yanlış davranışların yol açtığı kötü sonuçlardan ders alarak hayata yön vermek, görünenden görünmeyene geçmek, nesnelerin ve olayların dış yüzüne bakıp onlardaki hikmeti kavramaya çalışmak, olaylardan ders alıp doğru sonuçlar çıkarmak ve buna göre davranmak şeklinde anlaşılmalıdır.

İnsanların Allah’ın emirlerine, dinin hükümlerine ve ahlâk kurallarına uygun şekilde hareket edip mutlu ve huzurlu yaşamalarında ibret almanın büyük bir payı olduğu için Kur’an’da peygamberlerden, onların gönderildiği toplumlardan ve kendilerine karşı gelenlerden söz eden kıssalara geniş yer verilerek ibret almamız tavsiye edilmiştir.

Niyâzî-i Mısrî’nin, “Bir göz ki onun ibret olmaya nazarında / Ol düşmenidir sâhibinin baş üzerinde” beyiti ibret ile ilgili söylenebilecek birçok hususu muhtevi bir beyittir. Dolayısıyla yapılan seyahatlerde muhakkak ibret nazarı ile canlı ayet olan kâinat seyredilmeli, eserden hareketle müessirin yüceliği düşünülüp ona teslim olunmalıdır.

2- Bilim ve Araştırma Amaçlı Seyahat:

“De ki: Yeryüzünde gezin dolaşın da bakın ki, Allah yaratmaya nasıl başlamış. Sonra o, bir başka yapı oluşturacaktır. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (2)

Seyahatlerin bir amacı da ilim öğrenme ve öğretme yanında ülkelerin coğrafî özellikleri, tarihleri, siyasî, idarî, ekonomik ve sosyal durumları, dinî ve ahlâkî özellikleri vb. konularda bilgi toplama gibi daha geniş amaçları da vardır. II. (VIII.) yüzyılın sonlarından itibaren Hint, İran ve Grek kaynaklı matematik, astronomi ve coğrafya eserlerinin tanınmaya başlanmasıyla İslâm dünyasında coğrafya bir ilim dalı olarak ortaya çıkmış, III. (IX.) yüzyıldan itibaren coğrafya kitaplarının hazırlanmasında bu seyahatlerin önemli payı olmuştur. İlk coğrafyacılardan olan Kitâbü’l-Büldân’ın müellifi Ya‘kūbî Ermenistan, Horasan, Hindistan, Filistin, Mısır, Cezayir, Mağrib gibi ülkelere seyahatler yapmıştır. Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, Mürûcü’ź-źeheb ve et-Tenbîh ve’l-işrâf adlı eserlerini yazmadan önce seyahate çıkmış, ayrıca Kitâbü’l-Każâyâ ve’t-tecârib adıyla bir seyahatnâme yazmıştır. İlk coğrafyacılardan İbn Havkal’in Kitâbü Sûreti’l-arż (el-Mesâlik ve’l-memâlik) başlıklı eseri de otuz dört yıllık seyahatin ürünüdür.

3- İbadet Amaçlı Seyahat:

Bu tür seyahatlerin başında hac ve umre yolculuğu gelir, cihad yolculuğu da bu çerçevede zikredilir. Özellikle hac ibadeti her yıl İslâm dünyasında düzenli bir seyahat geleneğinin oluşmasını, yolcuların ağırlanmasıyla ilgili kurum ve kuralların gelişmesini sağlamış; hacıların yedirilmesi, içirilmesi ve barındırılması gibi temeli İslâm öncesi dönemlere dayanan hizmetleri kurumsal bir yapıya kavuşturmuş, Mekke ve Medine İslâm âlimleri için buluşma ve bilgi alışverişi merkezi haline gelmiştir. Hac ibadeti ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yoluna gücü yeten her kimsenin Beytullah’ı haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde hakkıdır.” (3)

Hz. Âişe’ye atfedilen bir rivayette Hz. Ebû Bekir’in Mekke döneminin zor günlerinde Habeşistan’a doğru seyahate çıktığı, yolda karşılaştığı bir kişinin nereye gittiğini sorması üzerine, “Kavmim beni yurdumdan çıkardı, yeryüzünde dolaşıp rabbime ibadet etmek istiyorum” dediği belirtilir. (4) Bu rivayetten daha o zamanlarda seyahatin ibadet vesilesi olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.

4- İlim Tahsili İçin Seyahat:

Hz. Peygamber çeşitli hadislerinde ilim tahsili için seyahate çıkmanın önemini ifade etmiştir. Bir hadiste, “İlim elde etmek amacıyla evinden çıkan kimse evine dönünceye kadar geçirdiği bütün zamanını Allah yolunda harcamış sayılır” (5); diğer bir hadiste, “İlim elde etmek için yola çıkanlara Allah cennetin yollarından birini bulmayı kolaylaştırır” (6) buyurulmuştur. Bunun yanında Kur’an’ın ilk emrinin “oku!” (7) olması, çeşitli âyetlerde ilmin, âlimlerin ve hikmetin yüceltilmesi (8) Müslümanlarda ilim sevgisini doğurmuş, özellikle Resûlullah’ın hadislerine ulaşma tutkusu bilgi amaçlı seyahatlerin en önemli etkenlerinden birini oluşturmuştur.

  • Bu sebeplerden dolayıdır ki;
  • Peygamberler gezip dolaşmışlar, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak ve yaşanabilir ortamlar bulmak için…
  • İlim yolcuları dolaşmışlar yeni şeyler öğrenebilmek ve öğrendiklerini başkalarına aktarabilmek için…
  • Kâşifler dolaşmışlar yeni buluşlar için…
  • Seyyahlar dolaşmışlar görüş ufuklarını açan yeni yerler görebilmek için…
  • Şair ve edebiyatçılar dolaşmışlar kâinat kitabının değişik sayfalarından güçlü ilhamlar derebilmek için…
  • Tacirler/tüccarlar dolaşmışlar kazanabilmek için…
  • Sosyal, siyasi ve ekonomik yönden önleri tıkanan her seviyedeki insanlar yeni çıkış yolları bulabilmek için hep seyahat etmişlerdir…

Günümüze gelince ise bugün yolculuk/seyahat denildiği zaman ilk akla gelen turizmdir. Turizm kavramının içi, İslâmi seyahat kavramının amaçlarından farklıdır. Turizmden kastın amacı sadece parasal ve çıkarcılık üzerine kurulmuştur ki turizm “bacasız fabrika” olarak görülmektedir. Haram helal dinlemeden sadece keyfi arzuları hedef alan turizm ile İslamın tavsiye etmiş olduğu seyahat asla aynı kefeye konmamalıdır. Müslümanlar seyahatlerinde de bu çizgiyi koruyarak hareket etmelidirler. Özellikle yaz aylarında canlanan bu sektörde haramlar meşrulaştırılmakta, eğlence adı altında tesettürden, içkiye kadar bütün emirler hayâsızca çiğnenmektedir ki Müslümanlar böyle mekânlardan kesinlikle uzak durmalıdırlar.

Müslümanların seyahatlerinden ise çok faydalar oluşur. İslâm’ın inanç, ibadet, ahlâk ve ananelerinin yayılması bu sayede gayet kolay olur. Gezici tüccarların İslam dininin tebliğine yapmış oldukları katkılar bunlardan birisidir.

“Yeryüzünü gezin, dolaşın”

Bize seyahat emrini veren de yine Kur’ân’dır. Bir düzineden fazla âyetinde Kur’ân bize “Yeryüzünü gezin, dolaşın” der. Tabii, bu âyetlerde kastedilen, ibret gezileridir. Yahut gezip dolaşırken ibret nazarlarımızı açık tutmak ve etrafta görülmesi gereken şeyleri atlamamaktır.

Bu konudaki âyetlerin büyük çoğunluğu, dünya hayatının mahiyetini ve sonucunu görmemiz için bizden yeryüzünde gezip dolaşmamızı ister. “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti nice olmuş, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ne olmuş” der. Bu uyarılar, bizi, bulunduğumuz coğrafî mevkiin ve yaşamakta olduğumuz ânın daracık sınırlarından çıkarır, büyük dünyanın gerçekleriyle yüz yüze getirir ve bu gerçeklere sebep ve sonuçlarıyla birlikte, geniş bir açıdan bakmamızı sağlar.

Gören, işiten gibi değildir denildiği gibi Lut aleyhi’s-selam’ın kavminin batırılmış olduğu Lut gölünü gören ile duyan tabi ki bir değildir. Merhum Mevdûdî, “ve orada elemli azaptan korkanlar için (Allah’ın kudretine delalet eden) alâmetler de bıraktık.” (9) ayetini şöyle tefsir ediyor:

“Burada bahsedilen alâmet, Lût gölünün güney kısmıdır. Bu kısmın bugün de büyük bir medeniyete mezar olduğunun hikâyesini dile getirmektedir. El-Lisan adındaki küçük yarımadanın güneyindeki sığ bölümün, felaketten sonra ortaya çıkması anlayanlara bir işarettir. Bunun yanında 1965›de bu bölge civarında ve el-Lisan’da Amerikan arkeologlarının yaptığı kazılarda, büyük bir mezarlık ortaya çıkmıştır. Burada 20.000’den fazla mezar olduğu tesbit edilmiştir. Bu işaretlerden yakın bir yerde büyük bir şehrin bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu keşif ayrıca, söz konusu şehrin, yere battığı tezini de güçlendiriyor. Çünkü zamanımızda bu bölgede başka kalabalık herhangi bir yerleşim bölgesi yoktur. Lût gölünün güney kısmında büyük bir felaketin belirtileri olarak büyük kara lekeler, yanmış taşlar, soğumuş lavlar, petrol, mazot ve tabiî gaz kalıntıları da karşımıza çıkıyor. Bütün bunlardan insan, bir zamanlar burada bir kıyametin koptuğunu açıkça anlıyor.

Arkeologlar, Lût kavminin helak oluş tarihini M.Ö.1900 yılları olarak hesaplıyorlar. Amerikalı ilim adamı Jack Finegan, 1951 senesinde kaleme aldığı bir makalesinde şunları söylüyor: “…Arkeolojik deliller iyice incelenirse, Lût gölünün güney kısmındaki suların yükselmesinin sebebi anlaşılır. Bu bölgede bulunan Sodom ve Gomorre şehirleri, büyük bir zelzele ile birlikte, yıldırım ve göktaşı yağmuru, yerden fışkıran zehirli gazlarla ve büyük bir patlama neticesinde toprağın derinliklerine gömülmüşlerdir”. (10)

“(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.” (11) Ayetini Firavunun bozulmayan cesedini görenle görmeyen kimse tarafından aynı şekilde anlaşılması mümkün müdür? Firavun’un bozulmayan cesedi Londra’nın British müzesinde bulunmaktadır. Firavunun cesedi Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londraya getirilmiştir. Saçlarının bir kısmı halen yerindedir. Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir. Alın kısmında et kalmamıştır. Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.

Geçmiş kavimlerin başlarına gelenleri anlatan kıssalar Kur’an’ın can damarlarıdır. Fakat oturduğumuz yerde bu kıssaları okuyup geçtiğimiz zaman, bunlar bizde pek zayıf bir iz bırakır. Hatta çoğu zaman, iz de bırakmadan, birer masal gibi bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar. Sanki o kıssalar başka bir âlemden, başka dünyalardan bahsediyormuş gibi, onların anlattıklarını hiç üzerimize almayız.

Bizi bu uyuşukluktan kurtaracak bir şey varsa, o da, Kur’ân kıssalarında anlatılan gerçeklerin somut tanıklarıyla yüzleşmektir. Yani, o kıssaların ve benzerlerinin yaşandığı, bizden evvelkilerin gelip geçtiği yerleri dolaşmaktır.

Tarihi bugün yaşamak. O yerleri dolaşırken, insan, hayalen yüzyıllar öncesine gider. Bizim gibi, hiç ölmeyeceklerini sanan eski zaman insanlarıyla beraber olur bir süreliğine. O günlerin pek çabuk gelip geçeceğini söyleyenlere güler, geçer. Karşısında kalıntıları görür. Şu sütun, bu sokak, öteki oda, o mezar her biri en tatlı yerinde keskin bıçakla biçilmiş bir rüyadır. “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti ne olmuş!” Her gezi bir uyanış olur. Eğer insan görmek için gezerse, adımını attığı her yerde böyle ibretler bulur. O ibret derslerinde de kendi istikbalini bulur. Sadece “kendisinden öncekileri” değil, kendisini ve sonrakileri de o ibret derslerinin halkasında beraberce bulur. İbret alan için, o geziler bir uyanış olur: Uyanış ve hayatın en temel gerçekleriyle yüz yüze geliş. Onun için, Kur’ân bizi sık sık yeryüzünde dolaşmaya çağırdığı gibi, seyahat edenleri de müjdelenecek kullar arasında sayar.

Seyahat ile birlikte iyi anlaşılması gereken kavramlardan birisi de tatil kavramıdır. Tatil, çalışmaya belli bir süre ara verme anlamına gelir. Bir Müslüman bazı işlerini belli bir süre durdurabilir. Ama bu süre içinde vaktini boş geçirmemesi, başka faydalı işlerle meşgul olması gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş” (12)

İbadetlerde, ailemize ve topluma karşı olan sorumluluklarımızda tatil olmaz. Tatili bir iş değişikliği, bilgi ve görgüyü artırma ve yaşanan ortamı değiştirip farklı işler yaparak dinlenme şeklinde anlayabiliriz.

Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, İslam’da merkezden yönetilen bir çalışma hayatı olmadığı için bugünkü anlamda bir tatili İslami kaynaklarda aramak yanlış olur. Bu tatil anlayışı batıdaki sanayi devriminden sonra başlayan, insanın tabiatını, duygularını, sosyal yaşantısını ve aile ilişkilerini ters yönde etkileyen çalışma hayatının zorunlu sonucudur.

Zengin kesime göre tatil, günah işleyebilmek için hazırlanmış ortamlarda doyasıya eğlenmek, malı ve zamanı bol bol israf etmektir. Allahu Teala’nın “Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.” (13) İlahi emri kulaklarımıza küpe olmalı kâfir ve cahillerin tatil anlayışından uzak durmalıyız. Bu sebeple batıdan gelen tatil anlayışı, ne sebepleri, ne uygulama biçimi ne de sonuçları itibariyle bize uyar.

Yaz tatilleri, Müslüman gençler için büyük fırsatlarla doludur. İslam’ı daha iyi öğrenme ve kendilerini yetiştirmek için günlerinin büyük bölümünü bu alanda çalışmayla geçirmenin zaruretini bilip buna göre amel etmelidirler. Bilmeden İslam’ın gerçek manada yaşanamayacağı, İslam’a davet edilemeyeceği ve İslam’ın savunulamayacağı muhakkaktır. Bunun için de zamanı büyük bir sermaye görüp en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıyız. Tatil hususunda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi şerifini sürekli olarak hatırlayarak zamanımızı heder etmekten kaçınmalıyız. “İki nimet vardır ki, insanlar kıymetini bilmiyorlar: Sıhhat ve boş vakitler!”

Müslümanlar, zamanın en büyük sermaye olduğu bilinciyle zamanlarını boşa geçirmezler. Basra’nın meşhur âlimlerinden Abdullah bin Amir’e bir dostu, “Biraz vakit ayır da şöyle havadan sudan sohbet edip vakit geçirelim” der. Abdullah bin Amir çok kısa bir cevap verir: “Tut güneşi gitmesin, seninle oturup havadan sudan konuşup vakit öldürelim” der. Bu cevaba şaşıran dostu; “Ne demek tut güneşi?’’ deyince Abdullah; “Çünkü güneş durmayıp gidiyor, böylece vakit harcanıyor; ya vakti durdur seninle havadan sudan muhabbet edelim ya da geriye çekil, akıp giden vakti değerlendirelim, nakitten de kıymetli olan vakti boşa harcama gibi bir gaflete düşmeyelim” der.

Gecesini gündüzüne katıp İslami davanın temellerini yükseltmeye çalışan Hasan El-Benna’ya, şehid edilmeden kısa bir süre önce bir arkadaşı, “Üstadım biraz istirahat etseniz olmaz mı?’’ Deyince Üstat şöyle cevap vermiş: “Aziz kardeş! (Öldükten sonra) uzun süre hem uyur, hem istirahat ederim cevabını vermişti.”

Azgınlığın zirve yaptığı, fitne ve fesadın kol gezdiği ve günahın bütün boyutlarıyla işlendiği yeryüzünde, insanların İslam’ı tanıması ve yaşaması görevini yüklenmiş gençlerimizin yükleri ağır, sorumlulukları büyüktür. Görevlerini hakkıyla yerine getirmek için Hz. Nuh Aleyhisselam’ın buyurduğu gibi “gece gündüz” çalışırlarsa mesafe kat edebilirler. Durum bu iken, insan devamlı çalışırsa yorulmaz mı, dinlenmeye ihtiyacı yok mudur? Gibi sorular sorulabilir. İnsan elbette ki yorulur, dinlenmeye ihtiyacı vardır. Ancak dinlenme, işi tatil edip eğlenme değildir.

Müslüman gençler etkin olmak ve faaliyetlerde başarılar elde etmek için her zaman faal olmalıdır. Zira kısacık dünya ömrü sona erdiğinde, sonrası her zaman istirahat olacaktır. Müslümanların en güzel dinlenme ve istirahat yeri ise cennettir.

Rabbim! Gezip gördüklerinden ibret almayı, ecrini ahirette almayı ve tatilini cennette geçirmeyi düşünerek bütün gücü ile Allah Teâla’nın dinine hizmet etmeyi bizlere nasip etsin.

————————-

1. Hac 22/46.
2. Ankebut 29/20.
3. Âl’i İmran 3/97.
4. (Buhârî, “Menâķıb”, 45; “Kefâlet”, 4)
5. (İbn Mâce, “Cihâd”, 13; Tirmizî, “Ǿİlim”, 2)
6. (Müsned, II, 252, 325, 407; Buhârî, “Ǿİlim”, 10; Ebû Dâvûd, “İlim”, 1)
7. (el-Alak 96/1)
8. (meselâ bk. el-Bakara 2/269; ez-Zümer 39/9; el-Mücâdele 58/11)
9. Zariyat, 37.
10. Zafer Dergisi, sayı 124. s.12, 1987.
11. Yunus, 92.
12. İnşirah, 7.
13. Âl’i İmran, 196.