Hamd; ümmetine pek düşkün olan bir peygamberi ümmete önder ve emsal kılan Allah’a,
Salât ve Selâm ise; Peygamberlikle görevlendirildiği ilk günden itibaren ümmetine her hususta öncülük edip nefesini vereceği son anına kadar ümmetini düşünen, onlara değer veren, onların sapmalarına engel olabilmek maksadıyla ölümün o şiddetli sekerâtında dahi ümmetine nasihat ve vasiyette bulunan efendimiz, rehberimiz, önderimiz, canımızdan ve sevdiğimiz her şeyden bizlere daha sevimli olan Peygamber efendimize,
Allah’ın rahmet ve mağfireti de; efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kendine önder, rehber ve etrafa nur saçan bir kandil edinen, kendisiyle doğru yola ermeyi ve onunla ahirette komşu olmayı aşk ve şevkle arzulayan mümin ve müminatın üzerine olsun.
Allah’a kavuşmayı ve ahiret günü ile buluşmayı uman, kendisi için tabi olunacak bir rehber ve iyi bir örnek isteyen, Allah’ı sürekli hatırlayan ve O’nu unutmayan kimseler için peygamber efendimiz, en güzel bir örnektir.

Peygamber efendimiz, müslümanlar için her zaman, musibetlerin ürkütücülüğüne, sıkıntının dayanılmaz boyutlarda olmasına rağmen, kendilerini güvende hissettikleri bir sığınak konumundadır. Dün olduğu gibi bugün de böyle korkulu ve sıkıntılı olan ortamlarda güven, ümit ve huzur kaynağıdır.

Ayetin iniş sebebi ile ilgili olan ve “Ahzab Günü” olarak anılan “Hendek Savaşı”ndan bahseden bu olayın cereyan ettiği bir sırada nazil olan bu ayette, müminleri, sıkıntılı oldukları böyle şiddetli zamanlarda ferahlatacak, onların kalbini sükûnete erdirecek, çaresiz ve umutları tükenmiş olanlara ne yapmaları gerektiğini gösteren çıkış yolları vardır.

Aynı zamanda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu büyük olay esnasındaki tavrında toplumları ve bilhassa davet hareketlerini yönetenlere yollarını gösterecek dersler vardır. Konumuzun esasını oluşturan ayetin nüzulü ile ilgili olan Hendek savaşı kıssasının müslümanlarca özen ve ehemmiyet içerisinde bütün yönleriyle okunması ve her bir olayın içinde barındırmış olduğu o derin ders ve ibretlerin iyice düşünülmesi gerekir.

Burada Peygamber efendimizin o günkü tavrına örnek olsun diye bazı hususlara değinmekte yarar görüyoruz.

Ashabının sözlerine ve düşüncelerine ehemmiyet vermesini ve onların fikirlerini önemsemesini Selman’ı Farisi’nin hendek kazma ile ilgili teklifinde görebiliriz. Oysa o zamana kadar Arap topraklarında ne duyulmuş ne de görülmüş, hiç kimsenin bilmediği ve tecrübe etmediği bir şeyi hiç düşünmeden ve dinlemeden reddedebilir, kendi bildiğine hareket edebilirdi. Nitekim bu hususta da hak sahibiydi. Ancak o,(aleyhisselâm) bu makul teklifi göz ardı etmemiş ve değerlendirmişti. Her ne kadar daha önceden testten geçmese de ve denenmese de ashabının düşünce ve fikirlerini daima önemsemişti. Burada özellikle davanın ve davetin yükünü omuzlayan liderlerin alacağı büyük ders ve ibretler vardır.

Ve yine Nuaym bin Mes’ûd (radıyallahu anh) adındaki kişi, müslüman olup Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkınca, O zat Rasûlullah’a yapılacak bir vazife vermesini teklif ediyor. O da: “Sen aramızda yalnız bir kişisin. Ama gücün yeterse, onların bize karşı savaşmamaları için propaganda yap, çünkü harb hiledir” buyuruyor. Bu husus tefekkür edildiğinde bir kişiden ne olur ki dememeli, herkesin gücü nisbetinde yapabileceği şeylerin olabileceğinin şuuruna varılmalıdır. Bu hem liderlerin, hem de davaya kendini adayan dava erlerinin unutmaması gereken bir esastır.

Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz’in, bu zata “gücü nisbetince yardımcı olabileceği” tavsiyesinde bulunması, davet önderlerinin fertlerini yetenek ve kabiliyetlerine göre sınıflandırıp, yönlendirmesinin gerekliliğini ve yapabileceği işlere göre vazifelendirmesinin önemini ifade eder.

Peygamber efendimiz her açıdan müslümanların dertlerine ortak oluyor, hem maddi, hem de manevi hususlarda onları yalnız bırakmıyordu. Ümmetinin sıkıntı çektiği o anlarda, o da onlarla birlikte sıkıntı çekiyor, müslümanlarla birlikte hendek kazma işinde çalışıyor, kazma sallıyor, kürekle toprak atıyordu. Küfelere doldurulan toprağı sırtında hendeğin dışına taşıyordu.

Artık bizler, Ensâr ve Muhacirin hendek kazıp toprak çekerken bir yandan da “Biz Muhammed’e bey’at eden erleriz, sağ oldukça İslâm yolundan dönmeyiz.” şeklindeki mânilerini ve Peygamber efendimizin aralarında kazma salladığı, kürekle toprak attığı, toprağı küfeye doldurup taşıdığı, o mübarek dudaklarından çıkan “Allahumme la ayşe illa ayşu’l âhirah, fağfir lil ensari vel muhacirah” şeklinde kafiyeli mısralarında dahi “Allah’ım! Yaşam ancak ahiret yaşamıdır. Sen, Ensar ve Muhaciri bağışla” şeklinde ümmetine dua etmesini, ümmete karşı harekete geçilmiş ve yok etmek üzere yola koyulmuş olan o kâfirlere karşı Rasûlullah aleyhisselâm’ın ve müminlerin durumlarını ve o yaşanan durumların müslüman ruhlara nasıl bir enerji sağladığını, içlerinde hoşnutluk, fedakârlık, güven ve onurluluk duygularını ortaya çıkaran şeylerin nasıl bir kaynak olduğunu düşünebilir ve bundan kendimize de bir pay çıkarabiliriz.

Bugün düşündüğümüzde, tehlike kapıya dayanmışken, her yandan korku çemberine alınan o kalpler üzerinde bu tür bir sözün ne büyük etki bıraktığını görür gibi oluyoruz. En sıkıntılı anlarda dahi müslümanları ferahlatacak ve onları teşvik edecek kadar umutlu, samimi ve gayretli bir lider olarak bize çıkan bir başka ders ve ibretle karşılaşıyoruz.

O günlerde münafıklardan bir grup, Rasûlullah aleyhisselâm ve mü’minlere göre çok ağırdan alıyor, işlerini ihmâl ediyorlardı. Hasta görünerek, güçsüzlüklerini söyleyerek işten kaçıyor, ya da Rasûlullah aleyhisselâm’ın haberi olmadan evlerine gidiyorlardı. Hâlbuki o gün için mü’minlerden kimin ihtiyacı olursa izin alıyor ve nöbetleşe gidip ihtiyaçlarını görüyor, izin bitince, ihtiyacı giderilince de hemen dönüyorlar işlerine koyuluyorlardı. Bunun üzerine de şu ayeti kerime nazil oldu: “Allah’a ve Rasûlüne gerçekten inanan kişiler, toplu bir iştelerse, izinsiz ayrılmazlardı. O senden izin isteyenler, samimiyetle Allah’a ve Rasûlüne inananlardır. O halde senden mazeret bildirip izin isteyenlere o işleri için izin ver. Ve onlar için mağfiret dile. Çünkü Allah Gafur ve Rahîm’dir.” (2)

Burada da hem müslümanlar için, toplu yapılan bir iş ile ilgili durumlarda, izin almanın ehemmiyeti ve önemi ortaya çıkarken diğer taraftan Rasûlullah aleyhisselâm’a da:O halde senden mazeret bildirip izin isteyenlere o işleri için izin ver.” buyruğunda yönetici ve sorumluluk sahibi liderlere de yine kendileri gibi sorumluluk sahibi ve itaatkâr olan tebalarının mazeretlerini dinleyip onlara karşı müsamahakâr davranmaları ve anlayışlı olmaları tavsiye edilmektedir.

Beni Kurayza’nın anlaşmayı bozduğu haberi müslümanlara eriştiğinde Münafıklar fiskosa başladı. Düşman her yandan kuşatmıştı. Münafıkların fitneleri de onların moralini bozuyordu. Ve Medine içinde pervasız lâflara bile koyuldular. Münafıklardan birisi de şöyle diyordu: “Muhammed bize Kisrâ ve Kayser’in hazinelerini vaadediyordu. Hâlbuki şu gün tuvalete bile gitmeye mecali olan yok.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem durumun bu merkezde olduğunu ve belâ çemberinin müslümanlar üzerinde daraldığını görünce, Sa’d bin Muâz ile Sa’d bin Ubâde radıyallahu anhuma’yı çağırdı. Onlarla bir barış plânı istişare etmek istedi. Gatafan’a Medine’nin arazi mahsulünün üçte birini vererek savaştan çekilmesini teklif edeceklerdi. Ama bu iki zât: “Yâ Rasûlâllah! Bu senin hoşuna giden şahsî görüşün mü? Allah’ın sana talimatı gereği mi? Yoksa bizim için bulduğun bir çare midir?” diye sordular. “Hayır, tamamen sizin Medine halkının fayda ve izzeti için düşündüğüm bir çaredir,” buyurdu. Sa’d bin Muâz radıyallahu anh, bunun üzerine: “Vallahi buna ihtiyacımız yok. Biz bunu ödemeyiz, aramızda kılıç hakem olur ancak” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzü güldü ve “Canınız ne isterse” buyurdu.

Zaten, siyer uleması da; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu esnada sahabesini Gatafan’la barışa zorlamadığını, bir karara da varılmadığını; teklif ve müşaverenin sadece bir yoklama ve fikir alışverişi ile, çareler üzerinde tartışma safhasında kaldığını açıkça ifade etmektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Gatafan ile sulh konusunda bazı sahâbesiyle istişare etmesindeki hikmet neydi acaba? Bu barış teklifinde, onlara Medine’nin o yıl ki mahsulünün üçte birinin verilmesi; onların da buna karşı, Kureyş ve beraberindekilerini desteklemekten, müslümanlarla savaşmaktan vazgeçmeleri istenecekti. Ama onu böyle bir istişareye zorlayan şer’î etken neydi? Veya hangi şer’i ölçüyü kurmak hedefindeydi?

Birinci derecedeki hikmet, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabesini denemesiydi. En güvenilir sahabesinin böyle kritik andaki metaneti; kuvve-i mâneviyesi ve Allah’ın er-geç zafer bahşedeceğine dair itimad ve teslimiyetlerini ölçüp görmek istiyordu. Hani o gün bir sürü müşrik kavim toplanmış ve aniden çullanmışlardı Medine’deki bir avuç müslüman üzerine. Üstelik Kurayza oğulları da önceki söz ve anlaşmadan dönüp, büyük bir iç tehlike oluşturmuşlardı… Münafıkların dedikoduları ise almış başını gitmişti. Korku söylemleri ve fitne ateşi tutuşturmaya, etrafta bir endişe ve kargaşa ortamı oluşturulmaya çalışılmaktaydı.

Böyle bir anda bile, ilâhi başarıya itimadlarını ölçmek!.. Zaten Rasûlullah aleyhisselâm’ın âdetiydi, daha önce de Bedir ve Uhud’da olduğu gibi, O, ashabını nefislerine tam güvenleri ve savaşın sonucuna dair kanaatleri hâsıl olmadan, onları bir mücadeleye rastgele sürmekten asla hoşlanmazdı. Esasen bu, O’nun sahabesini eğitmekte izlediği açık bir metoddu. İşte bunun için, bu görüşünü sahabelerinin müzakeresine sundu. Ve bunun Allah’tan vahy ile bir tebliğ ve talimat olmadığını; ancak müşriklerin baskısını kırmak için bulduğu bir çare olduğunu da eklemişti. Eğer nefislerinde dayanacak bir güç bulamıyorlarsa, bu bir çareydi…

Rasûlullah aleyhisselâm’ın sahabesini eğitmekte izlediği bu metodların bizlere, bugün için önemi daha bir önemle açığa çıkmaktadır. Bu istişarede bizim için ortaya çıkan şer’i delâlete gelince: O da hakkında nass bulunmayan her durum için başlangıçta “şûra prensibinin” meşru ve dini bir kaide olduğudur. Peygamberimizin ehemmiyet verdiği bu hususa bugün müslümanlar ne kadar da muhtaçtırlar. İbret alacak yok mu?

Yine bu müşahede bizzat, başka bir ibret örneğini de bize sunmaktadır. O da Rasûlullah aleyhisselâm’ın kişiliğinde nübüvvetin aldığı görünümdür. Aynı zamanda gözümüzün önüne, onun ashabına karşı taşıdığı şefkat ve sevgiyi; Allah’ın o esnada Rasûlüne ikram ettiği harikulade ve mucizelerden bir başkasını sergilemektedir… Bu temaşamızda, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kişiliğinden fışkıran şeyi şöylece özetleyelim: Başta, ashabıyla birlikte çalışıp didinirken çektiği açlık meşakkatinde onun büyüklüğü net olarak beliriyor. Açlığını hissetmemek için, onun karnına taş bağlamasına dikkat edelim. Boş midesini böylece bastırıp korunmak istiyordu, açlık duygusundan. Hangi maksad ve gayeydi acaba onu bunca şahsi meşakkat ve çileye zorlayan? Devlet başkanı falan mı olacaktı? İleride mal-mülk sahibi mi olmak isterdi? Yoksa çevresine insanları halkalandırıp kendisine bağlamak mı? Bütün bunlar onun çektiği bunca işkenceye değmez ve hiç kimse de böyle istekler için böylesi zor metodu denemezdi! Esasen bu bir tenakuz olurdu. O manada; mevki, makam ve mala tama eden bir kişinin en uzak kalacağı, asla göz alamayacağı eziyetlerdi bunlar çünkü…

Bütün bunlara onu dayandıran, dayanmaya zorlayan sadece Risâlet sorumluluğu ve emânetti. Tebliğle mükellef olduğu şey, halka bu metodla ulaştıracağı ilâhi ve insani en üstün mesaj!..
İşte, ashabıyla hendek kazma faaliyetinde ortaya çıkan onun peygamberi hüviyyetidir.
Onun, bu meyanda, ashabına gösterdiği şefkat ve taşıdığı derin sevginin görüntüsüne gelince onu bütün açıklığıyla, Câbir radıyallahu anh’ın davetine icabetinde, kendisi için hazırladığı az bir yemeği yalnız yemek yerine, ashabını toplayıp gidişinde görebiliriz.

Câbir radıyallahu anh’i, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ı yemeğe çağırmaya sevk eden ise; onun mübarek karnına taş bağlamış olduğunu görmesi ve bundan onun aşırı derecede aç olduğunu anlamasıydı. Ancak evinde de sadece birkaç kişiye yetebilecek az bir yiyecek vardı. Yani o, yemeği kadar insanı davet etmek zorundaydı…

Ama Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın, kendisi gibi açlıktan kıvrana kıvrana ve durmadan çalışan arkadaşlarını bırakıp da sadece birkaç arkadaşıyla giderek yiyip – içip istirahat etmesi nasıl düşünülebilirdi ki? O, ashabına, bir ananın evlatlarına şefkatinden daha şefkatliydi…

Gerçi Câbir radıyallahu anh, bunu böyle yapmak zorundaydı. Bu da normaldi elbet. Çünkü o halktan bir kişi olarak elindeki maddi imkândan başkasını yapamaz ve maddi sebeplerin ötesine akıl erdiremezdi. Beşerin alıştığına göre de, onun evindeki yiyecek ancak böyle bir avuç insana yeterdi. O da elbette, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile en asgari seviyede onun seçeceği arkadaşlarından bir grubu çağıracaktı.

Ama Rasûlullah aleyhisselâm’ın, Câbir radıyallahu anh’in kanaatiyle davranması gerekmezdi. Çünkü bir kere, onun herhangi bir rahat ve nimet konusunda ashabı arasında ayırım yapması, âdeti değildi. İkinci olarak da, tabii sebeplerin ve maddi sınırların etkisinde kalmaz ve beşerin alışageldiği şeylere şartlanamazdı. Zira sebeplerin sebebi ve onların da yaratıcısı Allah’tır. O’nun için, az yemeği çok yapmak, en basit bir iştir. O’nun az bir şeyi, çoğaltıp, bütün bir cemaate yetiştirmesi de O’nun yüce katında çok basittir.

Her şeye rağmen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabının; külfet ve çileyi ne kadar büyük, ne denli çok olsa da aralarında paylaştıkları gibi, nimet de ne kadar az olsa da paylaşmakta birbirine tıpatıp benzediklerini görmüştü hep.

Bu yüzdendir ki Câbir radıyallahu anh’ı, hepsi için yemek hazırlamak üzere evine gönderdi. Ve kendisi de dönüp bütün ashabını çağırdı. Müslümanları, Câbir radıyallahu anh’ın evinde büyük bir ziyafete davet etti.

Bu olayda gördüğümüz müthiş mucizeye gelince: Bu Câbir radıyallahu anh’ın küçücük oğlağının bol bir yemeğe dönüşmesidir. Yüzlerce sahabe bundan doyduktan sonra, kalanını ev halkına emanet edip, halka tasadduk edilmesini emretti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem… Bu müthiş olay; onun sahabesine olan derin muhabbetini ve örnek bir şahsiyet oluşunu gözler önüne sermektedir.

Sonra Peygamber efendimiz uzakta beliren büyük zaferi seyrediyordu. Kazma darbeleri ile kayalardan çıkan kıvılcımlardan bu zaferi gözleri ile görüyordu. Bunu müslümanlara haber veriyor, içlerine güven aşılıyordu. Korkularını dindirip kesin haberlerle ruhlarını yatıştırıyordu.

Tarihçi İbn-i İshak, Selman-ı Farisi radıyallahu anh’ın şöyle dediğini anlatır:

“Hendeğin bir tarafını kazmaya çalışıyordum. O sırada sert bir kaya çıktı karşıma. Peygamber efendimiz de bana yakın bir yerdeydi. Toprağı kazdığımı ama çok zorlandığımı görünce, inip kazmayı elimden aldı. Kayaya bir darbe indirdi. Kazmanın değdiği yerden bir kıvılcım parladı. Sonra bir daha vurdu. Yine bir kıvılcım çıktı. Sonra kayaya üçüncü bir darbe indirdi. Bu seferde kazmanın değdiği yerden kıvılcım çıktı.

“Anam, babam sana feda olsun ya Rasûlallah! Sen kayayı parçalarken kazmanın ağzından çıkan kıvılcımlar neydi?” dedim.
“Yoksa sen onları gördün mü, ya Selman ?” diye buyurdu.
“Evet” dedim.
“Birinci kıvılcımda yüce Allah bana Yemeni sundu. İkinci kıvılcımda Şam ve Mağrib’i, üçüncüsünde ise doğuyu sundu” dedi.

Makrizi’nin “İmta’ul Esma” adlı eserinde anlattığına göre, Peygamber efendimizin bu dedikleri Hz. Ömer’in halifeliği döneminde ve Selman-ı Farisi’nin hayatta olduğu sırada gerçekleşmiştir.
Bu aydınlık tablolara düşman birlikleri hakkında bilgi toplamaktan dönen Huzeyfe radıyallahu anh’ı da eklememiz gerekir. Karanlık ve soğuk bir gecede bastıran fırtınaydı. Müşriklerin çadırlarını fırlatıp, ocaklarını tarumar etti. Öyle ki çadır direkleri bile söküldü. Bu müşriklerin müslümanları basıp kuşatmalarından aşağı yukarı on gün kadar sonraydı.
Müslim’in, Huzeyfe bin Yemân radıyallahu anh’dan senediyle naklettiği şu habere bakalım:

“Ahzab gecesi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oluşumuzu anıyorum. Müthiş bir soğuk ve açlık sarmıştı bizi. Nihayet, kesilince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize: “Şu Allah’ın kıyamet günü benimle olacak bir kişi yok mu, şu kavimden haber getirsin?” diye seslendi. Kimse ses çıkarmadı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, daha sonra ikinci ve üçüncü kez aynı teklifi tekrarladı ama ses veren olmadı. Bunun ardından: “Kalk Huzeyfe, bize kavmin durumunu öğren gel,” dedi. Hiçbir şey diyemedim. Çünkü beni ismimle, “Kalk” diye çağırmıştı. Ve “Git onlardan haber getir ama onları ürkütüp kışkırtma.” demişti. Onun yanından ayrılırken zangır zangır titriyordum, öyle heyecanlanmıştım ki, Müşriklere yaklaştığımda, Ebû Süfyan’ın sırtını ateşte ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim. Atmak isterken, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tenbihini hatırladım: “Onları üstümüze kışkırtma” demişti. Ama atsam onu vururdum. Yine heyecanla geriye döndüm. Gelip durumu anlatınca, Rasûlullah üzerinde namaz kılmakta olduğu kilimi üzerime örttü. Ve iltifatta bulundu. Ve sabaha kadar uyuya kalmıştım. Rasûlullah: “Kalk, uykucu” (3) diye beni uyardı.

Huzeyfe radıyallahu anh, yolda çok üşümüştü. Peygamber efendimiz de eşlerinden birine ait bir örtünün altında namaz kılıyordu. Ama Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem namazında, Rabbi ile iletişim halindeyken, Huzeyfe’nin namazın sonuna kadar soğuktan titremesine gönlü razı olmuyor. Aksine tutuyor, ayaklarının arasında ona yer veriyor, ısınsın diye örtünün bir ucunu üzerine atıyor, sonra da namazına devam ediyor. Namazı bitirince, Huzeyfe edindiği bilgileri O’na anlatıyor. Peygamberimizin kalbinin önceden bildiği haberi müjdeliyor. Çünkü Peygamberimiz, düşman birliklerinin geri döndüklerini bildiği halde Huzeyfe’yi olup bitenleri görmesi için göndermişti.

Konumuzun başında zikrettiğimiz bu ayete, geçmiş olduğu konunun bütünlüğü içinde bakıldığında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür.

Onlara şöyle denilmektedir. “Siz mümin ve müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tâbi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız.

Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını her şeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza’nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yer alıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı Bedir gazasında hangi vasıtaya sığındılarsa, aynı sebeb ve vasıtalara yine Hendek savaşında da sığınmışlardı. Bu baş vasıta ve destek, Allah’a yakarış, ondan üstün gelmek hususunda hesaba gelmez derecede inayet talebinde ve sürekli duada bulunmalarıydı. Esasen bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sürekli ve değişmez tavrı ve onlara aşıladığı tutumdu: Ne zaman bir düşmanla karşılaşsa veya cihada niyetlense, baş dayanağı ve bütün hazırlıkların her türlü maddi vasıtaların en etkilisi Yüce Rabbe sığınmaktı. Bu öyle bir harb âletiydi ki, müslümanlar bunu tam yerine getirmeden, hiçbir hallerini düzeltemezlerdi.

Yalnız, müşrikler bunca kalabalığına rağmen nasıl olmuş da bozulup dağılmışlardı? Evet, mü’minlerin sabırla, sebatla, Allah’a samimi olarak güvenip iltica etmeleriyle…

Nitekim Cenâb-ı Hak, Kitab-ı Kerîm’inde bunu şöyle açıklıyor: “O gün, orduların üzerinize çullandığı sırada, Allah’ın size ni’metini indirişini hatırlayın ey mü’minler: Hani düşmanın suratına karşı bir rüzgâr estirmiş, sizin göremediğiniz ordular göndermiştik üstlerine… Çünkü Allah onların ve sizin ne yaptığınızı hep görüp duruyordu.

Hani altınızdan, üstünüzden belâ gelirken, gözler yerinden oynamış, yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah hakkında değişik zanlara sapıyordunuz.

İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.

Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı.
Onlardan bir gurup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.

Medine’nin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen savaşa katılırlar ve evlerinde pek eğlenmezlerdi. (4)

Andolsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz mesuliyeti gerektirir!

(Rasûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.

De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur; ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı.

Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın” diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.

(Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, (5) mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”

Bunlar, düşman birliklerinin bozulup gitmedikleri evhamı içindedirler. Müttefikler ordusu yine gelecek olsa, isterler ki, çölde göçebe Araplar içinde bulunsunlar da, sizin haberlerinizi (uzaktan) sorsunlar. Zaten içinizde bulunsalardı dahi pek savaşacak değillerdi. (6)

25. âyetten devam edelim: “Allah kâfirleri içleri kin dolu, yüzgeri etti. Hiçbir sonuç elde edemediler. Allah bu savaşta da mü’minleri mükâfatlandırdı. Allah kavi ve azizdir.” (7)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün gazalarında tekrarladığı bu tutumu; mü’minleri hiçbir hazırlık ve eğitim ve plân edinmeden cihada ve çarpışmaya sürdüğü anlamına gelmez tabii. Belki, şunu izah içindir: Müslümana yaraşan, her türlü sebep ve hazırlığın önünde zafere ulaşabilmek için, Allah’a tam bir güven ve samimi kulluktur. Bu şart tam olmazsa, öbür maddi hazırlıkların hepsi özsüz ve dayanaksızdır. Bu dayanak ise kâmil manada müslümanlar arasında gerçekleştiyse, artık hiç tereddüt etmeden, zaferin mucize olarak tecellisinden söz edebilirsin!..

Yoksa düşman karargâhlarını alt üst eden, başka bir yerde de hasar yapmayan bu kasırga nereden gelmişti? Müslümanlar bunu görmüş fakat asla müteessir olmamışlardı. Bu fırtına, ocaklarını söndürüp, çadırlarını kazıklarıyla birlikte söküp uçurmuştu; korkudan yürekleri titremişti müşriklerin. Onlara dondurucu soğuk berikilere hiçbir etkisi yok. Bu Hakk’a sığınmanın nimetiydi ancak!
İşte bu hususlar, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manalarıdır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah azze ve celle, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatının sadece bu anlamda örnek model olduğunu söylememekte, bilakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i, bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karakterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı Allah’tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah’ı sadece zaman zaman değil, devamlı ve çokça anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah’tan ümidini kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah’ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akıbetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü’nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü’nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir.

Rabbimiz bizleri de bu kimselerin arasına dahil eylesin. Ahiret gününe hakkıyla iman eden ve Rabbini çokça zikreden kullarından eylesin. Selâm ve dua ile.

————————-

1. Ahzab Suresi, 21.
2. Nûr, 1.
3. Müslim: 5/177. Buhâri’nin rivayetinde ise bu gidenin Zübeyr olduğu, başka bir hadiste ise Zübeyr’in, Kurayzalılara gönderildiği var. Ahzâb’a gönderilenin Huzeyfe olduğu hususunda ise siyer ulemasının ittifakı vardır. İbn Seyyidü’n-Nâs’ın Uyûnü’1-Eser ve İbn Hâcer’in Fethu’1-Bâri isimli kitablarına bakınız.
4. Ayet, “…Şayet fitne çıkarmaları (dinden dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlardı” şeklinde de manalandırılmaktadır.
5. “Korku gidince ise…” diye başlayan cümle, aşağıdaki şekillerde de manalandırılmıştır:
“…hayra pek düşkün adamlar tavrıyla sizi keskin dilleri ile incitirler.”
“…mal düşkünlüğünden, ince sözlerle size sokulurlar.”
6. Ahzâb, 9 – 20.
7. Ahzâb, 25.

Kaynaklar:
Fi Zilâl’il- Kur’an; S. Kutub
Tefhimu’l Kur’an; Mevdudi
Fıkhu’s- Sîre; R. El-Butî