Hristiyanlığı yayan kişilere ‘misyoner’, bunların Hristiyan olmayan ülkelerde bu dini yaymak için kurdukları teşkilata ‘misyon’ bu alanda gerçekleştirdikleri faaliyetlere de ‘misyonerlik’ denir. 

Misyoner faaliyetlerinin amacı dini olmakla beraber, misyonerliğin tarihçesi incelendiğinde son yüzyıllardaki kültürel, ekonomik daha da önemlisi politik planlar içinde sömürgecilik anlayışı ile pek çok amacı bünyesinde taşıdığı ve temsil ettikleri ülkelerin emperyalist çıkarlarına hizmet ettikleri bir gerçektir.

Kendilerini kiliseye adayan ve incilin hizmetkârı olarak gören misyonerler hedeflerine varmak için her yolu ve metodu ahlak kurallarını da zorlayarak gerçekleştirmişlerdir.

Bu yüzden misyoner; bazen doktor, bazen bir öğretmen bazen de bir barış gönüllüsü olarak veya bir din adamı postu ile faaliyet göstermektedirler. Bu meslek grupları mesleklerini icra ederken insanların mağduriyetleri üzerinden Hristiyanlık dinini yaymaktan geri durmamışlardır.

Sömürgecilik ve misyonerlik başta İslâm coğrafyaları olmak üzere dünyanın hemen hemen her bölgesinde yardıma muhtaç insanların mahrumiyetleri üzerinden ülkelere nüfus etme ve sömürme amacı gütmektedir. Yardıma muhtaç Müslüman coğrafyaların toplumlarında en zayıf grubu da ümmet tarafından unutulan yetimler almaktadır. Bu sömürgeci ve sinsi anlayış yüzyıllardır ümmetin bu ihmalkârlığını ve boş bıraktığı sahayı kullanarak, gözlerimizin nuru yetimlerin beyinlerini yıkayarak kendi doğdukları yere iyi bir Hristiyan sadık bir misyoner olarak gönderilmektedirler. Sonrasında bunların konumları ne olursa olsun, isterse devlet başkanı olsun ipleri her zaman kendilerini yetiştirip görev veren sahiplerinin elinde oluyor.

Toplumları dizayn etmek için ‘tohum ekme’ olarak adlandırılan bu yöntem misyonerler tarafından acımasız bir şekilde kullanılan bir yöntem olmuştur.

Sinsi bir şekilde ümmet coğrafyaları bu şekilde işgal edilmektedir. Bu işgalin başrol oyuncuları Emperyalist güçler ve onların maşası olarak kullanılan Hristiyanlığın ana kollarının temsilcileri olan kiliselerdir.

Hiristiyanlığın Ana Kolları:

Katolikler: (İtalya, İspanya, Portekiz, Vatikan)

Protestanlar: ( ABD, İngiltere, Almanya, İsveç, Norveç)

Ortodokslar: (Rusya, Bulgaristan, Yunanistan)

Bu üç kolun dışında Hristiyanlıkta irili ufaklı 20 binin üzerinde cemaat vardır. Hristiyanlığın bu ana kolları yüzyıllarca kendine bağlı misyoner grupları kullanarak devletlerin de yardımıyla İslâm coğrafyasındaki fakirliği, kuraklığı, hastalıkları, savaşları, afetleri kullanarak başta yetimler olmak üzere Hristiyanlaştırma hareketlerine aralıksız yüzyıllarca devam etmişlerdir. Bu yollarla 1910 yılında 600 milyon olan dünyadaki Hristiyan nüfus 2010 yılı araştırmalarına göre 2.3 milyar kişiye ulaşmıştır.

 Hristiyan inancında birbirinden ayrılmış olan mezhepler ve kiliseler dahi toplumları Hristiyanlaştırma noktasında hemfikirlerdir. Kendi aralarında planlama yapmak adına dönemsel toplantılar yapmaktadırlar. Bu toplantılarda hedeflenen kitle en öncelikli olarak yine Müslüman coğrafyalardaki yetimlerdir. Bugün batının birçok üniversitesinde misyonerliğin temel amaç ve hedeflerini inceleyen misyoloji (missiolog) bölümü yer almaktadır. Yine çeşitli Hristiyan kiliselerin kurduğu üniversiteler Hristiyan olmayan coğrafyalarda faaliyet gösterip kendilerine misyoner eğitimi vermektedirler.

Misyonerliğin babası kendisini Hz. İsa’dan sonra onun havarisi gören Pavlus’tur. Pavlus’un ortaya koyduğu toplumları Hristiyanlaştırmak amacına ulaşmak için her yolun mubah olduğu doğrultusundaki öğretisi yüzyıllardır Hristiyan misyonerlerin başvurduğu metotların teolojik temellerini oluşturmaktadır. Bugün ise Hristiyan Misyonerler Hristiyan Katolik lideri Papa’nın yönlendirmesi ve tavsiyesi ile faaliyet göstermektedirler.

Hristiyanlıktaki iki büyük mezhep olan Katolik ve Ortodoks Kiliseleri yüzyıllarca savaşmışlardır. Bu savaştan Katolik Kilisesi galip gelerek tüm dünyaya hem misyonerliği hem de sömürgeciliği götürmüştür.

Ortadoğu’dan başlayarak hızla dünyaya yayılan İslâm dini Hristiyan Krallıklar tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır. Avrupa Hristiyanlığın Birliğini sağlamak için Katolik Kilisesi önderliğinde Haçlı seferleri düzenlemiştir (1095-1291). İnsanlık tarihinin en utanç verici dönemlerinden biri olan bu iki yüzyıllık süre içinde doğunun tüm şehirleri yağmalanmış Katolik inancını kabul etmeyen tüm toplumlar katledilmiştir.

Tarihten günümüze misyoner grupların faaliyetlerini ve amaçlarını, çalışma biçimlerini iyi öğrenip ümmetin neslini bunlardan korumak için ümmet şuur ve bilinciyle akılla stratejiler geliştirmeliyiz. Müslüman sahada kimlerle mücadele ettiğini, mücadele yöntemini bilmese kendisini, neslini ve coğrafyasını koruma şansı olmaz. Hristiyan dinine mensup misyoner gruplar ise aralarında ihtilaf olmasına rağmen yüzyıllar önce programlarını yapmışlar ve teşkilatlarını kurmuşlardır. Yukarda da belirttiğimiz gibi bağlı oldukları devletlerin sağladığı özel maddi manevi imtiyazlarla da başta ümmetin sahipsiz yetimlerini asimile edip vatanlarını yer üstü ve yer altı kaynaklarıyla beraber istila etmişlerdir. Bu gruplardan bazıları şunlardır;

Cizvitler:

Bu grup, 1534 yılında Hristiyan olmuş bir İspanyol askeri olan Ignatiyos tarafından kurulmuştur. Misyonerlik çalışmalarını daha çok eğitim kurumları açarak yürüten Cizvitler, Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. 112 ülkede teşkilatlanmışlardır. Açtıkları okullar dönemin en kaliteli okullarıdır. Buralarda yetim olup zeki başarılı çocukları da bünyelerinde okutup bunların sayesinde bütün devletlere ve yapılara sızmayı başarmışlardır. Okullar inşa etmek, üniversiteler ve kolejler kurmak Cizvitlerin en önde tuttukları hedeflerdir. Ayrıca yurt ve hasta hanelerle de sahada var olmayı inançlarını aşılamayı hedeflemişlerdir.

Metodistler:

Metodist Hristiyanlar Protestanlık mezhebinin bir alt grubu olarak 18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Düşünce olarak sadaka vermeyi, fakire ve yetime iyi davranmayı ve misyon faaliyeti için istekli olmayı hedeflemektedirler. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde okul, hastane ve yetimhane gibi kurumların Metodist Hristiyanlar tarafından kurulup buralarda müslüman kardeşlerimizin bize emanet bırakılan çocukları Hristiyanlaştırılmaya devam etmektedirler.

Anglikanlar:

Anglikan Kilisesi İngiltere’nin resmî kilisesidir. Protestan mezhebi içerisinde kabul edilmesine rağmen sadece İngiltere’nin çıkarları için çalıştığından Anglikan (İngiltere’ye ait) olarak isimlendirilmiştir. Bulundukları ülkelerde diğer Hristiyan gruplarla birlikte çalışan Anglikanların birçok alt grubu vardır. Alt teşkilatlar arasında coğrafi ve alan merkezli görev dağılımı yapılmıştır. Eğitim ve insani yardım alanlarında faaliyet göstermektedirler. 1800’lü yıllarda, Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetleri için, İncil’in yerel dillere çevrilmesi çalışmaları yaptıkları bilinmektedir. Bugün İngiltere’nin siyasi ve ekonomik çıkarları adına bütün dünyada çok etkin bir şekilde propaganda ve misyonerlik çalışmaları yapmaktadırlar. Batılı yardım kuruluşlarının birçoğunun Anglikan gruplarla ortak çalışmaları vardır. Ve özellikle yetimlerle ilgili çok büyük çalışmaları vardır. Bir Anglikan Kilisesi dört milyonun üzerinde yetimi evlendirene kadar her türlü ihtiyacını karşılayacak şekilde bakabiliyor. İngiltere’de ölen bir misyonerin ailesinin geçimi devleti tarafından sağlanmaktadır. Yine diğer misyoner grupların kendilerinin ve ailelerinin hayat güvencesi bağlı oldukları devletler tarafından garanti altına alınmıştır.

SOSÇocuk Köyleri:

Yine Hristiyan kuruluşlarından biri olan ve geniş tabanlı bir yetim projesi olarak dünyaya yayılan SOSçocuk köyleri Müslümanların yetim çocuklarını nasıl Hristiyanlaştırdığını ve yapısını kısaca anlatalım.

İlk SOSÇocuk köyü Avusturyalı Herman Gminer tarafından 1949 yılında IMST Avusturya’da kurulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nda evlerini, güvenliklerini ve ailelerini kaybeden çocuklara yönelik bir çalışma olarak kurulmuştur. Sonrası nerede savaş ve afet varsa SOSÇocuk köyleri sahipleri orada villalarını kurup her villada bir Hristiyan anne eşliğinde başta ümmetin yetim çocukları olmak üzere Hristiyanlaştırılma ve sömürü politikalarını devam etmişlerdir.

SOSÇocuk köyleri dünyanın en büyük yetim organizasyonlarından biri olarak 134 ülkede çocuklara aile odaklı bakım veren misyoner bir kuruluştur.

SOSÇocuk köyleri, öksüz, yetim ve terk edilmiş çocukların uzun vadeli bakımıyla ilgili olarak aile yaklaşımı uygulamasına öncülük ediyor. Her çocuğun ilgili bir ebeveyni vardır. Bir anne gibi çocukların her şeyi ile ilgilenir. Farklı yaşlardaki erkek ve kız çocukları aile anlayışı içerisinde birlikte yaşarlar. Bunlar ev düzenini kendileri yürütüyor. Genelde evler villa şeklinde köylerin yakınında geniş araziler içinde kuruluyor. Çocuklar bir aile havası içinde büyüyorlar sayıları 7 veya 8 kadar olabiliyor. Okuyup meslek sahibi olduktan sonra evlendirilip iyi bir misyoner ve Hristiyan olduktan sonra hizmet halkalarına dâhil ediyorlar.

Bugün Kıbrıs Lefkoşe’de SOS adıyla faaliyet göstermektedirler. Türkiye’deki şubeleri Koruncuk Çocuk Köyleridir. İstanbul Arnavutköy Bolluca’da 1992 de 37 dönüm içinde, Urla İzmir’de de 15 dönüm içinde faaliyet gösteriyorlar. Türkiye’de sol cenah, sanat dünyasından ve bazı sivil toplum kuruluşlarından ve işadamlarından destek alıyorlar.

Bugünkü Hristiyanlığın asıl vatanı durumunda olan Avrupa ve Amerika’da din büyük oranda arka plana atıldığı, Hristiyanlığın kuralları tümüyle unutulduğu halde, misyonerler çalışmalarını İslâm ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde başta ümmetin yetimleri olmak üzere yoğunlaştırmaktadırlar. Emperyalizmin desteği ile çok büyük bir maddi güce sahip olan kilisenin sömürge durumundaki ülkelerde yürüttüğü çalışmaları aksatmamak için kendi vatanını ihmal etmesi boşuna değildir.

Sahip oldukları dokunulmaz ve özerk statüyü çok iyi değerlendiren kilise otoriteleri kendi vatandaşlarına “din” konusunda pek söz geçirememekle beraber, üçüncü dünyada faaliyet göstermek üzere büyük bir sermaye desteğine sahiptirler. Özellikle Afrika ve Uzakdoğu gibi istismar edilmeye çok uygun yerlerde misyonerler, sınırsız ekonomik imkânların yanında batı ülkelerinin ve mevcut kukla rejimlerin askeri ve siyasi desteğiyle çalışmaktadırlar.

Bugün dünyada Hristiyan bir azınlık tarafından yönetilen Müslüman ülkelerin sayısı az değildir. Mesela Suriye de az sayıda %12 civarında Nusayri olmasına rağmen %80 nüfusu olan sunni ülkeyi onlarca yıldır bir Nusayri olan Esed ve ailesi yönetmiştir.

Hıristiyan misyonerler İslâm âlemindeki Hristiyanlaştırma faaliyetlerini organize etmek amacıyla tarih boyunca çeşitli dernekler ve teşkilatlar kurmuşlardır. On dokuzuncu asrın girmesiyle misyonerlik faaliyetleri daha da gelişmeye ve güçlenmeye başladı. Özellikle Batı’nın gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeleri çeşitli İslâm topraklarına sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmesi İslâm âlemine misyonerlik faaliyetlerinin sızmasını da kolaylaştırdı. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yayılmasını Avrupa ülkelerinin İslâm topraklarına askerler göndermesi takip etti. Bu noktada sömürgeci güçlerle misyonerlerin gayeleri birleşiyordu.

Emperyalizmin Afrika senaryosu ve bunda misyonerlerin rolü, emperyalizm-misyonerlik ilişkisini ortaya koyma bakımından üzerinde durulmaya değer. Afrika’nın keşfinden sonra bu kıtaya ilk yayılanlar misyonerler oldu. Misyonerlerin her dönem değişmeyen tek amacı sadece insanları Hristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları sömürge hâkimiyetine hazır hale getirmekti. Böylece Avrupa’nın Afrika üzerindeki hâkimiyeti daha da kuvvet kazanacaktır.

Nitekim misyonerler bütün güç ve imkânlarıyla çalıştılar. Avrupalılar da hâkimiyetlerini kurdular ve bunun sonucunda bir yandan Afrika’nın tabii zenginlikleri Avrupa’ya aktarılırken, diğer yandan ekonomik gelişmeler dolayısıyla işçi talebinin karşılanması için insanlar köleleştirildiler. Avrupalının yüzyıllar süren sömürge düzeninin neticesi, bu kıtanın verimsiz, kurak ve çöl haline getirilmesi dolayısıyla insanlarının fakirleşmesi oldu.

Afrika kıtasının tabii zenginliklerinin Avrupa’ya taşınması sonucunda bu kıtanın çölleşmesini de Avrupalılar kendi çıkarları açısından kullanmayı bildiler. Batılılar, Hristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde geçmişte gerçekleştiremediklerini bugün yoksulluğu fırsat bilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Bugün Batı’nın göndermiş olduğu Hristiyan misyonerler Afrika insanının yoksulluğunu ve açlığını onların yetimlerini Hristiyanlaştırmak için değerlendirmektedirler.

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere misyonerler, faaliyetlerini kuraklık, açlık, afet savaş gibi musibetlere uğrayan ve kendi hallerine terk edilen Afrikalıların yaşadıkları bölgelerde yoğunlaştırmaktadırlar.

Yardımseverler kisvesi altında faaliyet yürüten misyonerler her gün yüzlerce Somalili, Etiyopyalı, Sudanlı, Çadlı, Malili ve Mozambikli ve daha nice Müslüman ülkelerin yetimlerini himayelerine alarak inancını çalıp kendi ideolojilerinin kölesi haline getirdiler. Anne ve babalarını kaybeden Müslüman çocuklar, papazlar tarafından idare edilen Hristiyan yetimhanelerine götürülmekte ve içlerinden zeki olanlara kilise bursları temin edilerek Batı ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmektedirler. Bunlar Batı ülkelerinin Afrika ülkelerindeki çıkarlarını korumaya elverişli hale getirilmek üzere özel bir eğitime tabi tutulmaktadırlar.

Söz sırası gelmişken bugün İslâm ülkelerindeki yönetim meselesinin ve bu ülkelerde yönetim ile halk arasındaki kopukluğunun da geçmişte uygulanan benzer politikadan kaynaklandığına dikkat çekmemiz uygun olur.

Bugün Afrika’nın yetimleri başta olmak üzere tüm Müslümanlar, iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Biri açlık ve sefalet dolayısıyla hayatını kaybetme tehlikesi, diğeri ise fırsatı ganimet bilip insanların içinde bulundukları imkânsızlıkları istismar eden Hristiyan misyonerlerin tuzağına düşerek imanını kaybetme tehlikesi. Bunların ikincisi birinciden çok daha tehlikelidir. Çünkü birincisi geçici hayatı kaybetme tehlikesi, ikincisi ise ebedi hayatı kaybetme tehlikesidir. Ama ikincisi birinciyle irtibatlı. Çünkü Afrikalı Müslüman açlık ve sefalet yüzünden misyonerlerin kucağına itiliyor.

Sömürünün merkezi olan Afrika ülkelerinde hepsinde ayrı bir dram var. Bu dram kitaplara sığmayacak kadar büyüktür. Onlarca mağdur ve mazlum ülke içerisinden Somali’yi örnek verecek olursak;

Bugün hâlâ açlığın cenderesinden kurtulamamış olan Somali’de misyonerlik çalışmalarının iki asırlık bir geçmişi var. Misyonerler bu ülkede iki asırlık hummalı çalışmaları sonunda tek bir Müslümanı bile Hristiyan yapmayı başaramadılar ama sömürgeci güçlerin bu ülkenin yönetimini kendi çıkarlarına hizmet edecek kişilerin eline teslim etmeleri için şartları hazırlamayı başardılar.

Somali’nin 1991 ayaklanmaları ile iktidardan uzaklaştırılan eski diktatörü Siyad Berri, ülkedeki İslâmi uyanışın önüne geçmek amacıyla Hristiyan misyonerlerden yararlanıyordu. İslâmi hareket mensuplarına göz açtırmayan Siyad Berri, misyonerlere Müslüman halk içinde faaliyet yürütmeleri için her türlü imkânı sağlıyordu. Sömürgeci güçlerin çıkarlarını koruması üzere Somali devlet başkanlığına getirilen Siyad Berri misyonerlerin önüne bütün kapıları açmış ve misyoner okulları açmalarına fırsat tanımıştı. Hatta Berri muhtaç durumdaki Müslüman ailelerin çocuklarının binlercesini Hristiyan misyonerlere satmaya bile kalkıştı.

Somali Müslümanlarının 1988 sonlarına doğru Kuveyt İslâm Fıkhı Enstitüsü’nün 5. dönem toplantısına gönderdikleri mektupta şöyle deniyordu:

 “…Yönetim Hristiyanlaştırma çalışmaları için her türlü imkânı hazırladı. Müslümanlar tarafındaki bütün engelleri kaldırdı. Müslümanların İslâmi hislerini öldürdü. İslâmi tebliğ çalışmalarını yasakladı, ağızları kapattırdı ve misyonerlerin seslerinden başka her sesi susturdu. Artık misyonerlerin ülkemizde enine boyuna dolaşmaları ve istediklerini yapmaları için bir engel söz konusu değil. Ağızların kapatılmasından, İslâm’ın sesinin kısılmasından, Müslüman davetçilerin kovulmalarından veya hapse atılmalarından sonra meydan onlara kaldığı için misyonerler artık Müslümanların çocuklarını arabalara yükleyerek adeta mal gönderir gibi Avrupa veya Amerika kiliselerine gönderebiliyorlar. Somali tarihinde ilk kez bazı gençlerin boyunlarına haç astırıp sokaklarda dolaştığı görüldü. Kuzey bölgedeki bazı şehirlerin yıkılmasına ve ahalilerinin sürgün edilmesine yol açan son olaylardan sonra bazı aileler çoluklarıyla çocuklarıyla Avrupa’ya veya Amerika’ya göç ettiler. Gittikleri yerlerde onları kilisenin adamları karşılayıp çocuklarını alıyorlar.”

Somali’de 1991 yılında çıkan ve Siyad Berri diktatörlüğüne son vermeyi amaçlayan iç savaşın, halkı daha çok fakirliğe ve açlığa itmesi de misyonerlerin işine yaradı. Hatta misyoner teşkilatları bu kez Birleşmiş Milletler teşkilatı ile de işbirliği yaparak Hristiyanlaştırma çalışmalarını daha da hızlandırdılar.

Hıristiyan misyonerler, Asya ülkelerinde de insanların fakirliklerini Hristiyanlaştırma faaliyetlerinde değerlendirmektedirler. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve dünya ülkeleri arasında fakirlik sıralamasında ikinci sırayı alan Bangladeş’te Hristiyan misyonerler gayet yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Fakirlik, bilgisizlik, işsizlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği Hristiyan misyonerlerin başarılı olmak için aradıkları şartlar. Bu şartların tümü Bangladeş’te mevcut. Dolayısıyla kilise teşkilatları bu ülkeye oldukça fazla önem veriyorlar. Misyonerler fakir ve dinleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmek için sosyal yardım merkezleri, okullar vs. açıyorlar. Kurdukları sosyal yardım merkezlerinden yardım almak isteyen Müslümanlara Hristiyan olmalarını şart koşuyorlar. Okullarına öğrenci alırken ise Hristiyan olma şartı aramıyorlar. Ancak misyoner teşkilatlarına bağlı okullara giren çocuklar sürekli Hristiyanlık propagandasına tabi tutuluyorlar. Aynı şekilde misyonerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen Müslümanlar da Hristiyanlık propagandalarına maruz kalıyorlar. Devletin resmi sağlık kuruluşları yetersiz kaldığından ve düzensiz beslenme, sağlık kontrolünün ve koruyucu hekimliğin olmaması gibi sebeplerden dolayı hastalık oranı yüksek olduğu için misyonerlerin sağlık kuruluşlarına ihtiyaç duyanların sayısı çok oluyor.

200 yıldan bu yana yoğun misyonerlik faaliyetlerine maruz olan Bangladeş’te son yıllara kadar 1 milyon Müslümanın Hristiyanlaştırıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Bangladeş Hristiyanları kendilerine özel (bağımsız) bir kilise teşkilatı kurdular. İslâm ülkelerinin nüfusça en kalabalık olanı Endonezya’da da yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Batı, Endonezya’yı önce doğrudan işgal etti. Sonra kendi hesabına iş yapacak adamlarını yönetime geçirip işgal kuvvetlerini geri çekti. Daha sonra bu ülkede, İslâmi uyanışın başlaması ve emperyalizmin çıkarlarını tehdit etmesi üzerine öncü kuvvetleri durumundaki misyonerleri gönderdi. Endonezya’daki misyoner teşkilatları Birleşmiş Milletler teşkilatından da yardım almaktadırlar.

Bu ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli yanını ise diğer ülkelerde olduğu gibi insanların yoksulluklarından istifade oluşturmaktadır. Bu faaliyetlerinde başvurdukları metotlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

Hıristiyan olmak yahut Hristiyanlığı kabul etmek veya çocuklarını Hristiyan okullarına göndermek şartıyla, fakir Müslümanlara mali yardım yapılması.

Çeşitli vesilelerle rejim tarafından tutuklanan Müslümanların ailelerine yardım sağlayarak onları Hristiyanlığa ısındırmak.

Okullar açarak bu okullarda fakir ailelerin çocuklarına eğitim imkânı sağlamak.

Çeşitli sosyal hizmetlerle insanları kendilerine bağlamak ve Hristiyanlığa ısındırmak.

Bütün bu faaliyetleri için gerekli yardımları Batılı emperyalist ülkelerden ve onların kurduğu uluslararası teşkilatlardan alabiliyorlar.

Kısaca, misyonerlik faaliyetlerinden azade durumda hiçbir İslâm ülkesi mevcut değildir.

Müslümanlar olarak ümmetin kılcallarına kadar giren ve insan kaynaklarını yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini sömüren bu işgalci ahtapotlardan nasıl kurtulacağız. Misyonerlerin bu faaliyetlerine karşı yetimlerimizi, tüm ümmeti ve coğrafyasını nasıl koruyabiliriz? Çözüm yolları nelerdir?

Günümüzde misyonerlik faaliyetlerinin İslâm Dünyası’nın her yerinde alabildiğince hızlı bir şekilde yayıldığını, dolayısıyla misyonerlik faaliyetlerinin mahiyetinin, misyonerlerin faaliyet alanlarının, çalışma metot ve tekniklerinin bilinmesi gerektiğini yukarda açıklamıştık.

Bu nedenle ümmetin bu tür faaliyetlerin zararlarından korunması için alınabilecek tedbirlerin tespiti gerekmektedir. Bu tespitin yapılması ortak çözüm yollarının bulunması ümmetin her ferdinin sorumluluğundadır. Misyonerliği polisiye tedbirlerle önleyemeyeceğimize göre, yapmamız gereken, dinimizi doğru olarak anlamak, onu yaşamak, başkalarına tebliğ etmek ve öğretmektir.

Seyyid Kutub, Müslüman kitleleri sessiz yığınlar haline getiren, hayata müdahale etmeyen bir din anlayışına onları sevk eden, dinin kapsamını sadece uhrevi vaaz konularıyla sınırlayan anlayışı ataletin (tembellik) sebepleri arasında sayıyor.

“Yeryüzünde sadece bireyin değil tüm insanlığın kurtuluşunu temin edecek çözüm İslâm’ı dünya hayatı için tanzim eden Rabbimizin ayetleriyle dirilerek mümkün olacağına vurgu yapıyor. Zira karanlıktan aydınlığa kavuşturan hayat kitabımız Kuran’ı Kerim elimizde. Onunla ataletten, zilletten, cehaletten ve beşeri ideolojiler girdabından kurtulabiliriz. Yani kurtuluşun vahyin rehberliğinde köklü bir fikri uyanış ve topluca İslâmi değişimle ancak mümkün olabilir.

Rasûlullah aleyhisselâm sonrası istişareden uzak bir yönetim anlayışına sapılması hem iç hem dış tehlikelere karşı ümmeti güçsüz düşürmüştür.”

  1. Yüzyıl sonlarına gelindiğinde batıda başlayan modernleşme ve dinsizlik akımı, batının kendi içerisinde yozlaşmış muharref din vakıasıyla yüzleşirken ilmi saha ve siyasal yönetimlerde başlayan felsefi cereyanların, sosyal ve siyasal alana dönük çözümler üretmeye başlaması, ideolojiler dönemini başlattığını belirtmektedir.

Batı kaynaklı sömürgeleştirmenin ve batı aydınlanmasının etkilerini İslâm coğrafyalarında da hissedilmeye başlaması bir anlamda mağlupların galipleri taklit etmeleri gibi kısır sonucu doğuracaktı. Bu gidişat karşısında ifsattan korunabilen ve ıslah çabalarıyla buna karşı koymaya çalışan, ihya ve ıslah çabaları henüz toparlanışın başındaydılar. Güç dengeleri batı eksenine kaymıştı. İslâm dünyasının batı eliyle parçalanmasının ardından kurulan yeni ulus yönetimleri onların vesayetinde batıcı eksende oluşturulmuştur. Müslümanların bundan böyle yönetimleri, galip batının elindeydi. Bu bizler için tam inhiraf (sapma) durumuydu. Ve sünnetullah gereği bir savrulmaydı. Ümitsizlik yoktu. Allah’ın rahmetinden ümit kesemezdik. Çare İslâm’dı. Müslümanların azimle yönelecekleri ihya ve ıslah çabaları ve durum sorgulamasıyla girecekleri süreç yeniden ümmet olmanın yolunu açacaktı. İdeolojilerle İslâm’ı devre dışı gösteren, yeninin cazibesiyle genç kuşakları kendisine çeken bu dönem, eğitim çağındaki gençleri etkiliyordu. İçi boş batıcılık, zihinleri etkileyen sahte cazibesiyle ve batı destekli kurulan iş birlikçi yönetimlerce üst bir form ve ezilmişliğe çare olarak sunulmaktaydı.

İşte Seyyid Kutub’un modern cahiliye dediği olgu tam da bu döneme işaret ediyor. Kur’an ve sünneti, güncel meselelere uygun yorumlayamamanın ve sömürü düşkünlüğünün çöküntü hali, ümmetin düştüğü bedbin (karamsar) durumuna dikkat çekiyor.

Seyyid Kutup ümmetin fıkhını iki veçhede ele almıştır. Yerel ölçekte her kesin bulunduğu ortamda tıkanıklıktan kurtulması ve pratik çözümler üretmesini öngörmüş ve bu sürecin ümmetin aklını ve İslâmi hareket olgusunu harekete geçirmesiyle dirilişi yakalayabileceğimizi savunmuştur.

Her bireyin kendi özünden başlatacağı içsel-özsel değişimin kendi yakınlarına oradan ümmetin değişimine, böylece Rad Sûre’si 11.ayette zikredildiği üzere; “Nefislerden bir değişim başlatırsanız Allah sizin halinizi toplum olarak değiştirecektir.” hükmünün gerçekleşeceğini ifade etmektedir.

Kutup ümmetin tarihten devir aldığı gelenekte mevcut klasik fıkıh yöntemini yetersiz bulur ve kendi adlandırmasıyla bu sahife fıkhının derdimize deva olmayacağını savunur. Ümmetin kurtuluşunun tüm nifak, zulüm ve ifsat yollarını teşvik eden teslimiyetçi tutumun bizi ümmetin geleceği olan nesillerle bağımızı koparacağını asıl olanın yeniden Kur’an neslinin inşa gayesinin Kuranın inzal olduğu Mekke’deki cahiliye toplumunu tevhidi dirilişle deviren bu üst hedefin bizim de hedefimiz olması gerektiğine dikkat çekmiştir.

O kısaca İslâmi hareket fıkhını izleyeceği toplumsal değişim hedefinde evreleri ve reel noktaların dikkate alınmasını bunlarla yüzleşilmesinin şart olduğunu söyler ve kısaca şu hususların altını çizer.

-İslâm ümmeti sayısal olarak kalabalıktır ama nitelik olarak tevhitten uzaklaşmış ve iç dinamizmini yitirmiş durumdadır.

-Evrensel fıkıh geliştiremeyen ümmetin çocukları, sosyalizm, demokrasi, liberalizm,  ulusçuluk akımları karşısında geçici bir yenilgi yaşamaktadırlar, bu olgu da batıcı dikta rejimini başarılı gibi göstermektedir.

-Bugünle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Rasûl olarak geldiği toplumun İslâm karşısındaki muhataplık durumu birbirine benzemektedir. Davet, tebliğ, şahitlik, cihat, İslâmi cemaat olmak ve ümmet olma hedefi Müslümanın temel şiarlarındandır.

-İç hastalıklar, cahiliye durumu pasifizmi besledi, hastalığı arttırdı ve cahiliyeyi müzminleştirdi.

-Bahaneci bir toplum münafık rejimlerin işini kolaylaştırdı ve nesillere yeniden İslâm ümmeti olma Kur’an neslini inşa etme hedefinin mesafesini bizden uzaklaştırdı.

-Yeniden tevhidi diriliş şarttır. İtikadi arınma sadece hurafelerden değil batıl tüm ideolojilerden de uzak olmakla İslâm’ı hayatın tüm şubelerinde yaşanır kılma çabalarıyla mümkün olacaktır.

Farklı coğrafyalarda yaşayan tüm Müslümanlar Seyyid Kutub’un Kur’an ve Sünnet ışığındaki bu değerli tespit ve çözümleri ışığında Tevhidi bir anlayışla yeniden bir diriliş göstermek zorundadırlar. Önce kendi nefislerinden sonra aile ve akrabalara sirayet eden bir uyanışla tüm ümmete uzanan bir tevhidi bir dirilişe ihtiyaç var.

Bu diriliş öyle bir diriliş olmalı ki Allah’ın kitabında buyurduğu üzere: “Mü’minler ancak kardeştir” ayeti çerçevesinde ölen her Müslüman bizim kardeşimizdir. Onun geride bıraktığı evlatları ümmet için bir emanettir anlayışı ile bir yetimi alıp evinde evladı gibi büyütmelidir. İslâm, Yetimin ihtiyacını, evladının ihtiyacından öncelikli tutmuştur;

Bir gün Rasûlullah’ın kızı Fatıma ihtiyacı dolayısıyla babasının kapısını çalar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “(Kızım bilmez misin) Bedir’in Yetimleri daha önceliklidir”.

Kur’an ve sünnet rehberliğinde yetimi koruyup gözetmeliyiz. Çünkü Allah yüce Kerim Kitabında bütün insanlığa hitaben; “Hayır yetime karşı cömert davranmıyorsunuz” diye ikaz etmiştir.

Yüce Allah kitabında onlarca ayet indirerek Mü’minleri şiddetle uyararak, müjde ile teşvik ederek yetimleri kendi himayesi altında tutmuştur. Yetime el kaldıranı azabı ile tehdit etmiş, yetimi kollayıp gözetene Cennetini vaat etmiştir.

İnsanlık İslâm’la şereflendikten sonra yetim değer kazanmış adeta şu fani dünyada yetime hizmet, ahiret azığına dönen güzel bir amel derecesine yükselmiştir. Allah Resulü döneminde nice yetimler vardı; Enes’ler, Abdullah’lar, Beşir’ler ve diğerleri. Onların her biri Peygamberin yetimleriydi. Yetimlik hak ettiği izzeti kendisi de bir yetim olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bulmuştur.

Evlerin en hayırlısı yetimin içinde bulunduğu evdir; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Müslümanlar arasında en hayırlı ev içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir.”

Yetime bakana Cennette Rasûlullah ile beraber olma şerefi verilmiştir; Buhari Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder:

“Ben ve yetime kol kanat geren kimse ile cennette böyle (yan yana) olacağız” buyurdu ve aralarını ayırarak işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.

Her mü’min Kuran ve Önderimiz olan Peygamberimizin yolunda olmalıdır. Her mü’min akrabalarından yetim varsa yukarda saydığımız ayet ve hadisler ışığında ona bir evladı gibi bakmalı sıcak bir yuva ihtiyacını karşılamalıdır. Yetim öncelikle en yakın akrabasının yanında barındırılmalıdır. Bu nebevi bir çözüm şeklidir. Ve barındıran kişi için de bu en hayırlısıdır. Tüm ümmete bu bilinci aşılamanın mutlaka bir yolunu bulmalıyız. Ümmetçe bu şuura erdiğimiz an Kuran ve sünnetin yukarda saydığımız emirleri de yerine gelmiş olur.

Bizim derdimiz misyonerlerin yaptığı gibi büyük süslü yetimhaneler yapmaktan ziyade ümmetin bir ferdi olarak evimizi yetimhaneye çevirecek şuur ve merhamet derinliğine ulaşmaktır. Bir çocuğumuz varsa ikicisi yetim olmalı, iki çocuğumuz varsa üçüncüsü yetim olmalı şuurunu ümmetçe yakalamalıyız. Bu seferberliğe ümmetin her ferdi kendi nefsinden başlamalıdır. Sonra ailesine ve akrabalarına aşılamalıdır. Bu izzetli davranış zamanla Seyyid Kutub’un dediği gibi toplumsal tevhidi bir dirilişe dönüşür.

Yüce Allah son Peygamberini yetimler içinden çıkararak insanlığa yetimi sahiplenme noktasında en güzel mesajı vermiştir. İslâm tarihi incelendiğinde birçok İslâm önderleri de yetim büyümüşlerdir. İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Buhari gibi nice değerler daha küçük yaştayken babalarını kaybetmişler. Allah kendilerinden razı olsun, fedakâr çalışmaları ve ilimleriyle ve bunu sonraki nesle miras bırakmalarıyla ümmete fayda sağlamışlardır. Bunda bir hikmet vardır diye düşünüp her yetimin bir emanet ve değer olduğu şuuruyla hareket etmeliyiz. Onları misyonerlere zalimlere bırakmamalıyız. Bunun için davet ve yardım amaçlı işgal altında mazlum İslâm beldelerine gerekirse hicret etmeliyiz. Nice Selahattinlerin, Yavuzların, Fatihlerin ümmetin içinde çıkacağını ümit edip çaba sabretmeli. Böyle ümmet oluruz. Ömer Bin Abdulaziz halife olduğunda önce nefsinden başladı. İki buçuk yıllık halifelik döneminde zekât verecek insan kalmadığının ve ümmetin birlik ve dirliğinin sağlandığına tarihin altın sayfaları şahittir. Yeter ki Müslüman ihlaslı olsun. İnandığı yolda Allah’ın rızasını kazanmayı esas alsın. Allah’ın vaadidir bir çıkış yolu mutlaka gösterecektir.

Rahmetli Kutub’un da dediği gibi Müslümanların dağınıklığı ve tembelliği, sahada misyonerleri ve emperyalist güçleri güçlü gösteriyor ayakta tutuyor. Onların çabasının yüzde birini Müslümanlar göstersin ümmet ayağa kalkar. Onlarda savunmaya geçmek zorunda kalır sonrasında çer çöp olurlar. Bizim hak davamız için göstermemiz gereken samimiyeti ne yazık ki onlar batıl davaları için gösteriyorlar. Başarılı olmaları çalışma ve fedakârlıklarının bir sonucudur. Ama Kutub’un da dediği gibi bu başarı geçicidir. Çünkü bunların davası öncelikle emperyalist güçlerin dünyevi çıkarları içindir. Ümmet biraz kıpırdarsa zafer yakındır. Kıpırdaması içinde Kuranda onlarca ayet ve Efendimizden nakledilen onlarca hadis yeterli değil mi?

Ey ümmet! Geç kaldık geç kalıyoruz. Her gün on bin çocuk yetim kalıyor. İlk kucağını açanlar başta misyonerler, organ mafyaları, dilenci şebekeleri, insan tacirleri oluyor. İnanın Müslümanlar bu altın hazineyi misyonerler bizden daha önce keşfettiler. Yüzyıllarca önce, belki de Kur’an’ı Kerim’den bizim almamız gereken mesajı onlar aldılar. Ve her gün mazlum coğrafyalarının geleceğini çalıyorlar.

Ahirette yetimler imanlarını kaybettikleri için ümmetin her ferdinden davacı olurlarsa ve ahirette yakamıza yapışırlarsa halimiz nice olur ey Müslümanlar.

Aslında misyonerlerin çalışmaları denizin yüzeyindeki buz tabakasıdır. Ümmetin güneş gibi ufuktan görünmesiyle o buz tabakası eriyip denize karışır. Bir silkinişe ihtiyaç var. San ki bu silkinişin arefesindeyiz. Ya rab ümmete önce şuur ver. Sonra birlik ve dirlik nasip et.

Hristiyanlar kollara ayrılmasına ve onlarca cemaate bölünmelerine rağmen ümmetin nesillerini Hristiyanlaştırmak ve coğrafyasını yağmalamak için dönemsel aralarında toplanıp planlar yapmaktadırlar. Bu yazıyı yazarken misyonerlik ve çalışmalarıyla ilgili birçok kaynağa ulaştım. Ve misyonerlik yapan ecnebilerin isimleri ve çalışma yöntemleri hakkında bilgi verdim. Ümmet adına çalışan ve yetimlerin geleceğini ve ahiretini kurtaran Müslüman yardım kuruluşlarının ne kadar az olduğunu ve çalışmalarının ne kadar yetersiz olduğunu da bu vesileyle öğrenme imkânım oldu.  Müslüman kuruluşlar içinde İHH (Allah kendilerinden razı olsun) son yıllarda misyoner kuruluşları çok rahatsız eden başarılı çalışmalara imza atıyorlar. Müslüman hayırda yarışmalıdır. Yarın başka bir kuruluşu yetimlerle ilgili başarılı çalışmalarını görürsek onlara da selam olsun demeliyiz. Müslümanların birbirini takdir etmesi güzel işlerde yarışması gerekirse batıla karşı sahada ortak hareket etmesi ümmet için hayırdır ve ümmeti sevindirmelidir. Ümmetin sevineceği şeye misyonerler üzülecektir. İşte bu ümmet için güzel bir başlangıç. Bir yetimin imanının kurtarılmasının değerini neyle ölçmek lazım var mı böyle bir ölçü, yok. O ölçüyü Allah koymuş yerle gök arası.

Ümmet bir yetimle doğdu… Şu anda ise esaret altında… İnşallah yine yetim şuurlanması ile beraber o esaretten kurtulacak… Ümmet olarak yetimin etrafında inşallah halka olmalıyız kardeşlerim… Yüzyıllardır zalime terk ettiğimiz emanetlerimize sarılarak ümmet olmayı öğreneceğiz…

(Ben bu yazıyı tam bitirirken dava adamı, değerli mütefekkir Hasan Karakaya Hocamızın vefat haberini aldım. Mahzunuz… İnna Lillahi Ve İnna İleyhi Raciun… Allah mekanını cennet eylesin başta ailesi tüm sevenleri ve talebelerine sabrı cemil ihsan eylesin inşallah…Amin…)

SELAM VE DUA İLE… ALLAH’A EMANET OLUN…

 

————————-

 

  1. M. Ahmet Varol, Emperyalizmin Oyunları
  2. Kahraman Kemal, Çağdaş Sömürge İmparatorluğu 
  3. M.Ahmet Varol, İslâm Dünyasından Kesitler 
  4. Somali Misyonerlik Çalışmalarını Destekliyor, İslâm
  5. Somali Müslümanlarının Çağrısı, Vahdet
  6. Afrika’da Papa Fitnesi, Altınoluk
  7. Bangladeş: Bir Tabak Yemek Karşılığı Vaftiz, Altınoluk
  8. Emperyalistlerin Öncüleri Misyonerler, İslâm
  9. İHH yetim misyonerlik faaliyet raporu
  10. Rad.süresi 11,ayet
  11. Seyyid Kutup yoldaki işaretler
  12. Hûcurat sûresi 10.ayet.
  13. Rad.sûresi 11.ayet.
  14. Fecr sûresi 17.ayet.
  15. İbn-i Mace,Edep,6
  16. Müslim,Zühd 42.