Dilim varmıyor söylemeye, elim varmıyor yazmaya ve kalbimi hüzün kaplıyor her hatırladığımda…

Ama ne yaparsam yapayım ümmetin kan ağladığı gerçeğini değiştiremiyorum, kopuyor fırtınalar bedenimin her köşesinde…

Gözlerim doluyor, içim parçalanıyor Halep’teki, Arakan’daki, Somali’deki ve dünyanın her yerindeki gözü yaşlı bebekleri ve yaşam hakları ellerinden alınmışları…

Bu vahşet dolu, kan donduran manzaralar ne zaman son bulacak diye soruyorum kendi kendime?…

Ümmetin sessizliği acıtıyor yüreğimi, kahrediyor, parçalıyor ciğerimi…

Sonra bunun vicdan rahatlatmaktan, unutmak için uydurduğum safsatadan ibaret olduğu fikri meşkul ediyor zihnimi…

Düşünüyorum! Öyleyse suçlu kim ki?

Suçlu? suçlu?

Hani arayan her şeyi bulur ya! Kısa sürede veriyor cevabı vicdanımın günahlara bulaşmamış tarafı…

Sensin ve senin o hastalıklı kalbin!

Bu sesi duymak ve bir türlü duymaktan kurtulamamak, dünyada acı verecek şeylerin en ağırı geliyor bana.

Zihnim, bedenim, kalbim kalkamıyor bu yükün altından…Ve korku kaplıyor her yanımı…

Korku! Korku deyince etle tırnak gibi ayrılmaz parçası ümit düşüyor içime. Ve ikisini ayırmadan vasat yaşayabilmenin isteği…

Hani derdi veren dermanı da verir derler ya… Bu derdin de içinde mutlaka bir dermanı vardır diyor ve içimdeki dermanı aramaya koyuluyorum.

“Vücutta bir et parçası vardır, o iyi olursa tüm vücut iyi olur, o kötü olursa tüm vücut kötü olur. Dikkat edin! O kalptir.” hadisi şerifi bir balyoz gibi vuruyor beynime. Ve beni derince daldığım uykudan yavaş yavaş irkitiyor.

Sonra Hasan el-Benna (r.h)’nın sözü geliyor aklıma: “Ümmetin yarısını kadınlar oluşturur. Diğer yarısını da kadınlar yetiştirir.”

Gözlerimin ferini açıyor ve beni yerimden tamamen kaldırıyor. Bu güzel ve anlamlı söz…

Evet diyorum kendi kendime. Kadın, bu ümmetin kalbidir. Kalp zayıfladı mı tüm vücut nasıl çöker, nasıl zayıflar, bir süre sonra dayanamaz ve nasıl ölürse; ümmetin kalbi olan kadınları ne zaman Allah’tan ve onun zikrinden, muhabbetinden uzaklaştı, kaçtı ve görmezden geldi işte o zaman ümmet bu hale geldi.

Hakkın, zulmün, ilmin ve hikmetin karşısında sessiz,  hareketsiz, tepkisiz bir ümmet ve onun arkasında kayıtsız gerçekler ve dünyaperest anneler…  

İslam düşmanlarının Müslüman kadınlardan başlayıp ümmeti bozma çabalarını şimdi daha iyi kavrıyordu aklım…

Kadını boz, ümmeti parçala… Muhtemelen ümmeti parçalama planlarının en başarılı entrikasıydı bu… Müslüman kadını önce zihninden başlayıp sonra yaşantısına kadar alt üst etmek… Ve devamı çorap söküğü gibi gelecekti… Bunu çok iyi biliyorlardı.

Peki neden biz çok geç anladık?

Hatta bu planı yapanlar dahil herkesin çok kolay verebileceği bir cevabı vardır bu sorunun…

Uyutulduk ama demek ki Müslüman kadınlar olarak uyumaya razıydık ve işin acı tarafı unuttuk ve Allah tarafından unutulduk.

Halbuki kadınların küçük yaştan itibaren erkeklerden zihin, olgunluk ve daha birçok yönde daha ileride, öğrenmeye olan iştiyakının daha fazla olduğunu gösteriyordu tecrübeler…

Hızlı öğrenmek, çabuk etkilenmek, duygusal olmak; bunlar kadının fıtratında vardı…

Gençler yuva kurarken büyükleri “erkeğin yaşı kızdan büyük olsun, erkekler geç olgunlaşır” deme sebepleri neydi acaba?

Bunların hepsinin bir sebebi vardı… Her şeyi bir hikmetle yaratan El-Hakim Allah böyle dilemişti. Bu hiç tesadüf olur muydu?

Yüce Rabbimin hikmetinin tamamını akledemeyecek acizlikteki kulunun aklına bir şey geliyordu.

Çünkü kadın geleceği yetiştiren bir mürebbi, eşinin Allah yolunda destekçisi bir Hatice, zekasıyla, iffetiyle ve Allah’ın ona çizdiği sınırları aşmaması ve durması gereken yerde durmasıyla bir Aişe, mayasına yerleştirilen incelik, sabır ve şefkatiyle bir Meryem, anne babanın kalbine sûrur veren, gönlüne su serpen bir Fatıma.  Meryemler doğuran, onları Allah’a adayan ve gözünü bile kırpmadan, arkasına dönmeden, bağrına taş basan ama doğasına ve davasına sadık kalan ama pek fark edilmeyen gizli kahraman Hanne’dir.

Ümmetin üzerinde oynanan oyunların en can alıcı noktası beliriyordu artık…

Kadın, bu ümmetin kalbiydi. O kırıldı, zayıfladı, itildi, kakıldı, kimi zaman haddini aştı, kendisine Allah tarafından tayin edilen konumu beğenmedi. İşte o zaman beden yorulmaya, sekteye uğramaya, hadiselere nötr bakmaya mahkum oldu.

Öyleyse ey nefsim! Ve ey ümmetin kalbi Müslüman bacılarım!

Vakit ağlamak, dövünme, basit met’alar peşinde koşma vakti değildir. Vakit silkelenme,  kendine gelme, kamburlaşmış belini doğrultma,hastalanmış kalbine şifa arama ve etrafına güzellik, mutluluk saçma vaktidir!

Sen kalk ki ümmet kalksın. Sen iyi ol ki Müslümanlar kötülükten, günahtan uzaklaşsın.

Sen Selahaddinler, Mevdudiler yetiştir ki ümmet zulümden, cehaletten ve zalime boyun eğmekten kurtulsun… Sen akıllı ol ki İslam ve cehalet mücadelesini İslam kazansın.

Çıkar artık şu içindeki cevheri ki yetiştirdiğin imanlı nesil,  İslam düşmanlarının kalbine korku salsın, şeytanlar nerden vuracağını şaşırsın. Tut artık şu nefsinin dizginlerini ki kalpler canlansın, ahiret düşünülerek yaşansın.

Değişime önce kendinden başla ki ümmet bencillikten sıyrılsın. Gizli kahraman olmaya devam et ki, fitneler çoğalmasın, ortalık fesada bulanmasın. Sen kendine gel, özünü hatırla ki saf Tevhid Dini yayılsın.  

Sen ilim yoluna gir ki ümmet cehalette boğulmasın. Sen Kur’an dostu ol ki, başka dostlar aranmasın. Sen Peygamber’i rehber edin ki, sahte önderlere uyulmasın, Sen sabırlı ol ki daha fazla yaralar açılmasın…

Sen hayra şükret, şerde sabret ki ümmet bereketlensin.

Sen sıkıntılar karşısında sadece Allah’a dayan ki, Allah’ın gücü karşısında dünyanın dili tutulsun…

Sen mütevazı ol ki, yeryüzünde bilmişlere, kibirlilere fırsat kalmasın…

Çünkü sen ey Müslüman kadın! Sen bu ümmetin kalbisin. Sen kalbini ıslah et ki, hasta ruhlu nesiller türemesin!