20 ve 21. yy, İslam dünyasının tarih içinde geçirdiği en buhranlı devirlerdir desek mübalağa etmiş sayılmayız. Zira İslam tarihinin en karanlık dönemi olarak zikredilen Moğol İstilaları ve Haçlı Seferlerinin Müslümanlara verdiği zarar bile günümüzdeki nispete ulaşmamıştır. Rasûlullah’ın haber verdiği gibi; bugün insanlar aç kurtların yemek çanağına saldırdıkları gibi İslam’a saldırmaktalar. İslam’ı ve Müslümanları yok etmek, tarih sahnesinden tamamen silmek için yapılan planlar, kurulan hile ve desiseler her gün katlanarak devam etmektedir. Ancak, hayatın bize öğrettiği acı bir gerçek vardır ki; toplumları ve devletleri yıkan asıl güç dışarıda tebeyyün etmiş düşman değil içeride mevzilenmiş, kendi içimizden neş’et etmiş unsurlardır. İçteki zafiyet dışarıda düşmana karşı gösterilen zafiyetten her zaman için çok daha tehlikelidir. Unutmayalım ki; kartalı vuran ok kendi tüyünden yapılırmış. Maalesef, günümüzde İslam dünyasını zora sokan, elini kolunu bağlayan birçok durumun müsebbibi yine Müslümanların kendileridir. Müslümanların -tabiri caizse- kendi ayaklarına sıktıkları, bindikleri dalı kestikleri birçok husus vardır. Ancak biz bu yazımızda bunlardan sadece Tekfircilik Hastalığına değinecek ve Müslümanları bu belaya duçar eden sebepler üzerinde duracağız.        

Allah(cc) Beyyine suresinde “Beyyine” den bahsederken kitap ehlinin ve müşriklerin durumlarını ortaya koymaktadır. Surede, tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olan “Beyyine” gelinceye kadar ehli kitap ve müşriklerin bulundukları halden vazgeçmeyecekleri belirtilir. Ehli kitabın beyyine gelmezden önceki halleri ise Kur’an’ı Kerim’in ve rivayetlerin aktardıklarıyla sabittir. “Yahudiler ve Hıristiyanlar «Biz Allah’›ın oğulları ve sevgilileriyiz» diyorlardı.”1 Son peygamber gelecek ve Araplara karşı Yahudilere büyük bir zafer kazandıracaktı. Ama o peygamber geldiğinde her şey beklenenin tersine dönüverdi ve herkesin rengi, kalitesi ortaya çıkıverdi. Oysa Beyyine’den önce herkes en doğru yolda olduğunu iddia ediyor ve kendileri dışındakilerin yanlış olduğunda ısrar ediyordu. Biraz dikkatlice düşünüldüğünde aslında günümüzde de durumun çok farklı olmadığı, dillendirilmese de herkesin kendisini ve hizbini en doğru kabul edip diğerlerini batıl olarak gördüğü vakidir. Bu yönüyle günümüz İslam dünyasının hayatına “Beyyine”nin tam olarak indiği, hâkim olduğu söylenemez. İşte bu nokta,  Tekfircilik hastalığının neden çıktığı ve etkisini nasıl devam ettirdiği hususunda bize yardımcı olmaktadır.

Arapça asıllı olan ‘Tekfir’; bir Müslüman’ı veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek manasına gelmektedir. Bir kimseyi İslam dairesi dışına çıkarmak demek olan Tekfir çok hassas bir konudur. Çünkü bir kimsenin tekfir edilmesi sadece fikri boyutu olan bir durum değil pratik sahada yaptırımları ağır olan bir vakıadır. Tekfir edilen kimse mürted/ dinden dönen olarak kabul edildiği taktirde bunun cezası ölümdür. Hâkim/kadı tarafından bu bağlamda hükmedilmeyip yaşamasına imkân tanınmış olsa da sosyal hayatta bu kimseye selam verilmez, selamı alınmaz, Müslümanlarla evlenmesine izin verilmez, evli bulunduğu eşi Müslümansa boşanmalarına hükmedilir, öldüğü zaman cenazesi yıkanmaz, namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına defnedilmez ve kendisine varis olunamaz. Peygamber(sav) meselenin kırılganlığı ve ağırlığından dolayı Müslümanları bu hususta uyarmış ve İslam dairesinin asgari sınırını çizerek tekfir hastalığına karşı bazı önlemler almıştır.

—”İnsanlar Lâ ilahe İllallah deyinceye kadar, onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bunu söyledikleri, namazımızı kıldıkları, kıblemize yöneldikleri ve kestikleri hayvanları bizim kestiğimiz hayvanlar gibi kestikleri zaman, artık onların kanları ve malları bize haram olmuştur, ancak Lâ ilahe İllallah’ın bir hakkı olma durumu müstesnadır. Onların (bâtınlarından dolayı olan) hesapları Allah’a aittir”.2

—“Bir kimsenin mescide alakasını görürseniz, onun mümin olduğuna şehadet edin. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman edenler imar eder.”3

—Kim Müslüman kardeşine “kâfir!” derse, muhakkak ki o kelime, ikisinden birine döner. Kendisine kâfir denilen adam, gerçekten kâfir ise, söz onadır. Eğer kâfir değilse, küfür söyleyenin üzerine döner.4

—”Mümine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mümini küfürle itham eden onu öldürmüş sayılır.”5

Hal böyleyken “Tekfircilik” hastalığının mümin bünyelere sirayet etmesi gerçekten hayret vericidir. Nasıl bir cesarettir kalbini yarmadığı bir kimsenin küfrüne hükmetmek, nasıl bir cehalettir künhüne vakıf olmadığı meselelerde öldürücü fetvalar vermek, nasıl bir ideolojidir kendinden başka herkesi ötelemek?… Bu hadisleri okuyan bir kimse nasıl olur da iki tarafı keskin olan bu bıçağı korkmadan ve kendisini katletme pahasına eline alır. Her şeyden önce kendi maslahatını düşünmek ve onu riske atacak tüm durumlardan kaçınmak insanın tabiatındaki en bariz vasıflar arasındayken bu fikriyata meyledenleri, onu bir ideoloji, menhec ve hayat tarzı haline getirenleri ancak “akıl tutulmasına uğramış hastalıklı hücreler” olarak tarif edebiliriz. Zira hastalık bedenlere sirayet ettiği gibi fikirlere de sirayet etmektedir. Zihinlere bulaşan hastalıklar ise bedene bulaşanlardan çok daha zor tasfiye edilmektedir.

Tekfirin hastalık boyutuna ulaşmasının en önde gelen sebeplerinden birisi “Cehalet”tir. Tekfiri adet edinmiş birçok kimseye bakıldığında İslami İlimler noktasında çok da yetkin olmadıkları, fikirlerini destekleyecek bir kaç ayet ve hadisin dışında başka bir dayanaklarının olmadığı ve onları da tam olarak kavrayamadıkları görülür. Âlimlerin hayatlarını incelediğimizde mücadelelerinin en zor anlarında bile bu tehlikeli silahı kullanmaktan son derece imtina ettiklerini, sadece küfrü açık ve şüphe barındırmayan kimseler hakkında ilme dayanarak ve Müslümanların maslahatlarını gözeterek bu hükme ulaştıklarını görürüz. Günümüzde bu işi meslek edinmiş kimselerin büyük çoğunluğu ise Tekfirin fıkhından ve tehlikelerinden bihaberdir.

İnsanların bu bataklığa saplanmalarına sebep olan bir diğer amil ise “taassup”tur. Esasında taassup da cehaletin bir sonucudur. Asıl ilim sahibi ilmi arttıkça acziyet ve cehaletinin farkındalık seviyesi de artan kişidir. Çünkü ilim yoluna çıkan kimse onun uçsuz bucaksız bir derya olduğunu bilir ve kendi güç ve imkânının onu kuşatmaktan aciz kaldığını fark eder. Bu ise o kimsede tevazu, vakar ve diğer görüş sahiplerine karşı daha müsamahakâr davranmayı da beraberinde getirir. Fikrinde mutaassıp kimse ise cehaletinden dolayı kendinden gayet emin ve diğer görüşlere karşı bir o kadar da serttir. İslam tarihinde ekoller ve mezhepler arasında yaşanan bazı tatsız olaylara bakıldığında söz konusu problemin üst tabakadan daha ziyade taassup ehli avam tabakası tarafından alevlendirildiği bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Tekfir’in İslam dünyasına verdiği ilk şümullü zarar Hariciler eli ile meydana gelmiştir. Hakem olayı ile Hz. Ali’yi ve Hz. Muaviye’yi tekfir ederek topluluktan ayrılan Hariciler Müslümanların başına bela olmaya başlamışlar ve bu süreç Hz. Ali’nin Hariciler tarafından şehit edilişi ile zirveye tırmanmıştır. Hariciler, Hz. Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkarlar. Hz. Ali ve Hz. Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Hz. Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takarlar, “aramızda Kuran hakem olsun” derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar. İşte bu “hakem olayından” sonra bir kısım insanlar “sen insanları hakem olarak kabul ettin. Hâlbuki hüküm ancak Allah’ındır” diyerek Hz. Ali’nin saflarından ayrılırlar. Haricilerin doğuşuna zemin teşkil eden bu olay onların zihin dünyalarının ne kadar dar olduğunu, nasları tamamen zahiri bir şekilde değerlendirip doğru sözler vasıtasıyla nasıl yanlış hükümler çıkardıklarının en bariz örneklerindendir. Dolayısıyla, naslara karşı takındıkları bu düz, yavan mantıktan arındırılmadıkları sürece bu insanların ümmete verdikleri zarar her daim devam edecektir.

İnsanları tekfire sevk eden amiller sadece cehalet, taassup ve sığ düşünce yapısından ibaret değildir.  Tarihi süreç içinde insanların hased ve kinlerine maruz kalarak İslam dairesi dışına çıkarılmak istenen nice kimseler olmuştur. Bunlardan birisi de İmam Gazzali’dir. İnsanların tekfire kadar varan eleştirilerine maruz kalan Gazzali, bir dostuna yazdığı mektubunda şöyle demektedir:

“Vefakâr kardeşim! Bu gibilerle mücadele etmekten sakınmalı, bunları susturmaya ümit bağlamamalısın. Aksi takdirde boş bir hevese kapılmış, işittiremeyecek yerde seslenmiş olursun. Duymadın mı:

Her düşmanlığın barışa dönüşmesi mümkün, Kıskançlıktan doğan düşmanlığa çare bulunmaz denildiğini…”6

Bu zihniyete sahip insanlarla mücadele etmek gerçekten zordur. Bu insanlara yaptıklarının yanlış olduğu anlatılırken takınılan ısrarcı tavır çoğu zaman onların fikirlerinin daha da perçinlenmesine sebebiyet vermektedir. Bu açıdan bu insanlarla tartışmaya girmekten kaçınılmalı, zararlarından emin olunduğu sürece merhamet kanatları indirilerek hatalarını fark etmeleri sabırla beklenmelidir. Ayrıca toplumda selamı yaygınlaştırmakta tekfir hastalığına karşı alınacak güzel tedbirlerden birisidir. Allah(cc) buyurur ki;

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 7

Bundan şunu da anlayabiliriz; tekfirin önüne geçmek için herkes herkese selam vermelidir. Ona selam verirken sen onu mümin kabul etmiş olursun, o da selamını alırken seni mümin kabul etmiş olur. Böylece kardeş olursunuz. Selamın Müslümanlar arasında ne mühim bir parola olduğu da anlaşılıyor.8
 Netice olarak diyebiliriz ki; Tekfir ilk dönemlerde de günümüzde de İslam dünyasının bağrına saplanmış zehirli bir hançerdir. Ümmet olarak vahdete en çok ihtiyacımızın olduğu şu günlerde önceliğimiz insanların kalplerindeki küfrü aramak değil paslanmış imanları yeniden canlandırmaktır. Selahaddin Eyyübi’nin söylediği gibi “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar.”

Yazımızı Allah’ın(cc) şu ayeti ve İmam Gazzali’nin şu sözünün mümin kalplerde yankılanan gür bir sada olması temennisiyle tamamlıyoruz:
“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur” 9

“1000 kâfiri hayatta bırakmak suretiyle işlenen hata, hacamat şişesiyle bir Müslüman’ın kanını akıtarak işlenen hatadan daha ehvendir.10

——————————

1 bkz. Maide Suresi 18. Ayet
2 Buhari, Salat, 28; Ebu Davud, Cihad, 95, no: 2641
3 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105
4 Buhârî, Edeb: 73: Müslim, İmân: 212, Muvattâ, Kelâm: 1
5 Buhari, Eyman, 7; Tirmizi, İman, 16
6 “Faysalü’t-Tefrika Beyne’l-İslam Ve’z-Zendeka” isimli eserinin mukaddimesinde
7 Nisa Suresi, 94. Ayet
8 Faruk Beşer, Tekfir Acizlere ve Hatalılara Bulaşır, Yeni Şafak, 28 Eylül 2014
9 En’âm Suresi, 159. Ayet
10 İmam Gazali, Tehafut, s. 307-313