وَمِمَّنْ    خَلَقْنَآ    اُمَّةٌ    يَهْدُونَ    بِالْحَقِّ    وَبِه۪    يَعْدِلُونَ۟
“Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki onlar hakka rehberlik ederler ve onunla icrayı adalet eylerler.” (A’raf, 181)

Ayeti kerimede iki nokta özellikle vurgulanmıştır: Hakka rehberlik etmek ve icrayı adalet eylemek. Bu iki esas müslümanın kimliğinin şahsiyetli olması, samimi olması, insanlığa şahitlik yapması ve emaneti yerine getirmesi açısından önem arzeder. Çünkü bu ayette işaret edilen ümmet -çeşitli rivayetlerin tekidiyle- müslümanlardır.
Müslümanların kendilerine has olan bu kimliklerini ispatlamaları gerekir. Herşeyden önce, ümmet olma bilinci yaygınlaştırılacak ki, ayetin vurguladığı iki nokta (hakka rehberlik ve icrayı adalet) bütünüyle yerine getirilebilsin.
İslami Hareket, herşeyden önce hakka rehberlik ettiği ve onunla icrayı adalet eylediği müddetçe İslami olabilme maksadına erişebilir. Ve hareket şaşmaz. İslami Hareket, İslam akidesi ışığında sözkonusu iki noktayı ifa etmekle yükümlüdür. Yine İslami Hareket,bu sorumluluk duygusuyla dinamizmi kazanmak ve bunun için de “Ümmetçi olmak” zorundadır.
Ümmetçi olmak vahyi ilahiyle tespit edilmiş, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’de ümmet olma gerçeğini en çarpıcı şekilde ortaya koymuştur. Onun liderliğinde kavimleri ve dilleri ne olursa olsun, insanlar arasında İslamın öngördüğü kardeşlik hukuku tesis edilmiş ve onun risaletiyle belli bir kavmin ya da bölgenin sınırlamadığı “ümmet” anlayışı doğmuştur. Bu manada ümmet birliği bütün insanları kuşatır, içine alır. Hem öyle bir kuşatıcılık ki beraberinde bütün cahili tasavvur ve değer yargılarını silip atmıştır. Bu anlayış içinde kimse soy-sop üstünlüğüyle övünemez, kavimler arasında kavmiyetçiliğe dayanan bir mücadele yapılamaz, hiç bir kavim “seçilmiş kavim” olduğunu söyleyemez. Çünkü seçilmiş olmak müslüman olmaya, üstünlük de takvaya bağlıdır.
Böylesine mükemmel bir anlayışın temsilcileri olmaya çalışan müslümanlar, bize örnek olan Peygamberin uygulamaları ve bu uygulamaların tezahürü olan asrı saadetten ilham alarak, duyguları ve aklı vahyin potasında eriten bir şahsiyet kazanarak, değişen ve gün be gün yenilenen dünya siyasi dengesi üzerinde zalimlerin zulmüne ve saltanatına dur diyebilmenin tek yolu en sağlam bir biçimle “ümmet şuuru”nun pekiştirilip yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Gerçekte müslümanlardan istenen budur.
“Toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde  kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye ayetlerini böylece açıklar.” (Al-i İmran, 102)
Rabbimizin emrettiği bu birliğin yanısıra, ümmet olmanın beraberinde getirdiği sorumluluklar da çeşitli ayetlerde dile getirilmektedir. Ayetlerde hem mesuliyetlerimiz hem özelliklerimiz hem de diğer insanlardan ayrı olan kimliğimiz bildirilmektedir:
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, marufu emreder, münkeri nehyeder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de iman etmiş olsaydı kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde inananlar olmakla birlikte çoğu yoldan çıkmıştır.” (Al-i İmran,  110)
“İçinizde hayra çağıracak, marufu emredip münkerden nehyedecek bir ümmet bulunsun.” (Al-i İmran, 104)
“Böylece sizi insanlar üzerinde şahit olasınız ve Rasul de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi vasat ümmet kıldık.” (Bakara, 143)
Bu ve benzeri ayetler, İslam ümmetinin en hayırlı, diğer insanlar üzerine şahit olan vasat bir ümmet olduğunu bildiriyor.
Vasatlık aslında dengedir. Denge ise her konuda adaleti tesis edebilmekle sağlanır. Ve vasat ümmet ,adaleti tesis edecek tek ümmettir. Bu özellik müslümanları liderliğe yönlendirmektedir. Ama asırların getirdiği tavizlerle ümmet parçalanmış, gücü erimiş, zayıflamış, liderliğini yitirmiş ve şerefini kaybetmiş bir duruma düşmüştür. Öyleki dengeyi bozan, adaleti ortadan kaldıran, haksızlığı yaygınlaştıran Allah düşmanlarının boyunduruğu altında yaşamaya başlamıştır.
Aynı akidenin yönlendirdiği ve siyasi bir birlik teşkil eden ümmet, kendi siyasetini akidesiyle değil, nefsiyle, İslam düşmanlarının kavramları ve izahlarıyla yönlendirmeye başlayınca zillet ortamı gitgide derinleşmiştir.
Ümmetçi olmak yerine cahiliye örgütlenmeleriyle örgütlenmek ve devlet anlayışını kabullenmek tam bir zillet ortamını doğurmuş ve bugün müslümanları şer güçlerin ve şeytanın dostlarının elinde bir oyuncak haline getirmiştir.
Şuna iyi dikkat etmek gerekir ki İslam, özellikle Fransız ihtilaliyle belirgin bir biçimde boy atan cahili devlet anlayışı olan bölgeci ve ulusçu devlet anlayışını reddeder. Bu nedenledir ki İslami Hareket yalnız kavmiyetin harç olduğu birliktelik anlayışını ve bu anlayış içinde diğer kavimlerin dışlandığı ya da aşağılandığı felsefeyi reddeder.
İslami Hareket “Muhakkak ki müminler kardeştir” ayetinin ışığında İslami kardeşlik çerçevesinde sağlanan bir birliği esas alır ve bu birliğin, bütün noktalarda tek siyasi anlayışta hareket eden ve tek lider etrafında toplanan bir ümmet birliği olduğunu kabul eder ve savunur.
Aynı zamanda bir vecibe olan ümmetçi olmayı gerçekleştirmek, İslami Hareketin vazgeçilmez bir görevidir. Ancak bu sayede müslümanlar her alanda kimliklerini yaşayabilecek güç ve kuvveti toplayabilirler.
Ama bugün ümmetçi olmanın önünde bir takım engeller oluşturulmuştur. Bu engeller eskiden beri var olmakla beraber bazıları yeni yeni oluşturulmak isteniyor.

Ümmetçi Olma Gerekliliğinin Önündeki Bazı Engeller
Aşağıda sıralamaya çalışacağımız engeller aslında ilk günden beri vardı. Ama düşmanlar ilk dönemde başarılı olamadılar. Ancak başarısızlık onları yıldırmadı ve müslümanların en zayıf anlarını gözlediler. Bulunan her gediğe bu engeller oturtuldu.
a. Ulusçuluk – Kavmiyetçilik:
En fazla kullanılan engel “Muhakkak mü’minler kardeştirler” düsturunu kökünden silip atacak olan ulusçuluk; kavmiyetçiliktir. İnancı zayıflamış insanların ruhlarını okşayan bu kavram, hem münafıklar, hem Yahudiler hem de diğer İslam düşmanları tarafından kullanılagelmiştir.
b.Vatanperverlik:
Diğer bazı engeller bu engelden güç alırlar. Ondan destek alarak hayat bulurlar. Bunlar coğrafi sınırların kutsallaştırılması ve bu kutsallığın ışığı altında cahilane bir biçimde gönülleri kuşatan vatan ve vatanperverlik anlayışlarıdır.
c. Dostluk:
Ümmetçi olmanın ilk şartı dostlukların ve düşmanlıkların akide temeline oturtulmasıdır. Mü’minlerin kafirleri dost edinmesi Kur’an nassıyla yasaklanmıştır.
d. Taassub:
Bir de son dönemlerde daha sık kullanılan bir engel var ki çok basit gibi görünüyor, fakat dikkate alınıp ona göre tavır tespitine gidilmezse İslami Hareketin bütün dünyada başını ağrıtacaktır. Mezheb taassubu, grupçuluk ve diyalog eksikliği diyebileceğimiz bu sorun da muhakkak halledilmelidir.

A- Kavmiyetçilik
İnsanlar kavim kavim, kabile kabile yaratılmıştır. Bu, bir yaratılış kanunudur. Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle dile getirilir:
“Ey insanlar, şüphesiz ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, hem de sizi kavim kavim, kabile kabile yaptık ki tanışasınız, haberiniz olsun ki Allah yanında en üstününüz en muttaki olanınızdır, muhakkak ki Allah alimdir, habirdir.” (Hucurat, 13)
Küçük kapasiteli hısımlıklardan kabileler, kabilelerden kavimler meydana gelir. Tıpkı insan kafatasındaki kemikler gibi. Şöyle ki insan kafasını teşkil eden baş kemiklerinin her birine kabile ve toplamına da kabail denir. Baş kemiklerin bitiştiği noktalara ise şa’b (kavim) denilmektedir. İnsanların oluşturduğu dil, renk ve soy birlikleri de böyledir. Ama baş kemiklerinin hiçbiri tek başına bütün olmadığı gibi kabile ve kavimlerin de hiçbiri tek başına insanlığın yararına bir cemiyet oluşturamazlar. İnsanın insana, komşunun komşuya duyduğu ihtiyaç gibi kavimlerin de birbirlerine ihtiyaçları vardır. Zaten ümmet kavramı içinde inanan kavimlerin her biri ayrı ayrı değil, kol kola, gönül gönüle bir vücudun azaları, bir duvarın tuğlaları mesabesinde yakınlaşır ve birlik oluştururlar.
Açıklanması gereken bir diğer nokta da hiçbir kavmin başka bir kavme insan olarak üstün olmadığıdır. Üstünlük ancak takvadadır. Kim hayatını daha fazla Allah’a teslim ederse üstün olan o’dur. Üstelik bu durum kavim kavim değil, fert fert insan içindir. Çünkü her kavmin içinde iyi olan ve olmayan kişiler bulunabilir. Kavmin bir kısmı inanıp bir kısmı inanmamış olabilir. İnanan insanların arasında üstün olan ancak takva sahibi olanlardır. Bazılarının dediği gibi üstünlük kavimle ölçülemez. Ne yazık ki insanlar bu gerçeği idrak edemediği için ırkçılığa kapılmışlar, hatta bazıları işi kafatasçılığa kadar götürmüşlerdir.
İnsanların kavim kavim kılınmış olmaları, onların dağılıp dövüşmeleri, birbirlerini kötülemeleri için değil, tanışıp yardımlaşmaları, güzel ahlakı tatbik ederek daha büyük, daha güzel cemiyetler husule getirip korunmaları içindir. En güzel, en muhkem, en adil cemiyet ise ümmettir. Ümmet İslam kardeşliği üzerine oturtulmuştur. Bütün kavimler iman ettikleri takdirde, İslam kardeşliği ölçüleri içerisinde ümmeti oluştururlar. Artık bundan sonra kardeşlik hukukuna riayet etmeleri gerekir. Cahiliye adetleri terk edilir. İslam akidesinin çizdiği sınırlar kabul edilir, hiçbir kavim diğeriyle alay etmez, kavimle üstünlük meselesi yapılamaz ve inananlar tek vücut olurlar.
İnanan insanların kardeşliği Kur’an’da şöyle ilan edilmiştir:
“Şüphesiz ki müminler kardeştir.” (Hucurat, 10)
Bu ilandan sonra da inananların dikkatleri şu ayete çekilmiştir:
“Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar.” (Hucurat, 11)
Getirilen bu ölçüler muhkem bir cemiyetin anahtarlarıdırlar. Bunlara uymadan sağlam bir toplumu gerçekleştirmek imkansızdır. Zira bir kavim diğerini alaya alır ya da küçük görerek kötüler ve kendini üstün ırk olarak görürse iş orada bitmiş olur. Bu durumda cemiyet dağılır, ümmet gücünü yitirir ve insanlar anlamsız bir kavganın içinde bulurlar kendilerini. Bir ırkçılıktır, bir ulusçuluktur alır başını gider. Hayata cahiliye hükmeder. Ayrıca güç dağılır ve herkes kolay bir lokma olur İslam düşmanlarına.
Evet kavmiyetçilik bir cahiliye adetidir. İman bunu kabullenmez. İslam onu red eder. Kavmiyetçilik yalnız ümmeti dağıtmaz, aynı zamanda imanla cahiliye arasında, İslamla isyan arasında durur ve insanı cahiliye ve isyana götürür.
Cabir radıyallahu anhu bir rivayetinde, sahabeler arasında bir gaza sırasında meydana gelen hoşnutsuzluktan bahseder. Şöyle ki, muhacirlerden biri ensardan birine şaka yapar, ensar sinirlenir,  kızgınlık başlar ve ensar “Ey Medineliler yardıma koşunuz”, muhacir “Ey muhacirler yardımıma koşunuz” diye seslenirler. Ses, Rasulullah’a ulaşır ve Rasulullah (sav) şöyle buyurur: “Cahiliyet halkının çığlığıyla feryattan maksat nedir? Onlara ne olmuş, neden cahiliye adetiyle sesleniyorlar.”
Gerek bu olayın gerekse imandan sonra Evs ve Hazreç arasında Yahudi fitnesiyle hatırlatılan Buas günü asabiyetinin, İslamiyetin kabulünden sonra meydana geldiğini düşünürsek, kavmiyetçilik virüsünün bünyeyi kemirmek için sürekli pusuda durduğunu anlarız. Bu sebebten kavmiyetçilik meselesi önemlidir. Ve cahiliye ruhunun ayaklanmasıdır kavmiyetçilik.
İslami Hareket kavmiyetçiliği reddeder, çünkü Allah ve Rasulü onu reddetmiştir? Ayet, Evs ve Hazrecin yeniden hatırladığı Buas günü asabiyetinden Rasulullah’ın müdahalesiyle son anda kurtulmalarını ve geldikleri noktayı “uçurumun kenarı” olarak anlatır. Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Uçurumun kenarı yolun sonudur. Ya döneceksiniz ya da uçurumun dibine yuvarlanacaksınız. Bir cahiliye adeti olan kavmiyetçilik hakkında Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık üzere ölen bizden değildir.”
Diğer bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, sizden cahiliye gururlanmalarını ve atalarla övünmeyi gidermiştir. (İnsanlar) ya takva sahibi bir mümin veya isyankar bir kafirdirler. Adem’in evlatlarısınız. Adem’de topraktandır. Artık bir kısım adamlar bazı kavimlerle övünmeyi bıraksınlar. Zira o kavimler, ancak cehennemin kömürlerinden bir kısım kömürlerdir. Aksi takdirde bu adamlar, Allah katında burnu ile pislikleri itip duran gübre böceklerinden daha adi olurlar.”
Başka bir hadisi şeriflerinde: “Irkçılık uğrunda savaşanı, körsancak altında savaşan diye nitelendirmiş ve şöyle buyurmuştur: “. . . Kim körsancak altında savaşır, ırkçılık için öfkelenir veya ırkçılığa davet eder yahut ırkçılığa yardım eder de öldürülecek olursa, cahiliye ölümüyle ölmüş olur. . .” Rasulullah diğer bir hadisi şerifinde ırkçılık yapanı şöyle tasvir etmektedir:
“Kim, kavmine haksız oldukları halde yardım ederse, o kimse başı üzerine kuyuya düşen ve kuyruğundan tutularak çıkarılmaya çalışılan bir deve gibidir.”
Vasile bin el-Eska diyor ki, dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Irkçılık nedir? Rasulullah: “Haksızlıkla kavmine yardım etmendir” buyurdu.
Ümmetin birbirine düşmesi, parçalanması ve mücadelenin cahiliye ile kirletilmesi asla kabullenilemez. İslami Hareket bu hassas noktayı asla gözardı etmez ve saf İslam akidesini düstur edinir. Mücadelesini kavmiyetçilik mikrobuyla kirletmez. Kavmiyetçilik ile gelinen noktanın bilincindedir. Bu nokta küfürle iman arasındadır.
Hz. Ebu Bekir’e Nufeyl b. el Haris’in anlattığına göre Veda Haccı sırasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem müslümanlara hitab ederken şöyle demişti:
“Sakın benden sonra kafirler gibi birbirinizin boynunu vurmaya başlamayın.”
Evet ırkçılık yapıldığı takdirde varılacak nokta budur! Bugün müslümanlar, Allah düşmanlarıyla değil, birbirleriyle mücadele ediyorlar. Kavmiyetçiliğin çizdiği sınırlar içerisinde gayri İslami bir vatan anlayışıyla ümmet birbirine düşmüştür. Ümmeti parçalayan bu durumun ortadan kaldırılması gerekir.
İslami Hareketin, bir tehlike olarak her zaman kapıda bekleyen ve İslam düşmanlarınca sürekli kullanılıp körüklenecek olan bu kavmiyetçi düşünce için uyanık olması şarttır. Çünkü ümmetçi olmanın önündeki en önemli engel kavmiyetçi mücadeledir. O sınırları daraltır, akideyi yer bitirir, hareketi İslami olmaktan çıkarır ve evrensel İslami Harekete en büyük darbeyi vurur.
İslam dünyasının paramparça bir hal almasında, Fransız ihtilaliyle gelen kavmiyetçilik akımlarının büyük rol oynadığı da unutulmamalıdır. Bu akımlarla beraber cahili otoriteler oluşmuş, ümmetçi düşüncenin izlerini bile bırakmamak için bu otoriteler karar ve güç birliğiyle hareket etmişlerdir. Amaç hem İslam akidesini hem de İslam siyasi düşüncesine dar kalıplar içinde hapsetmekti. Ve ümmet ulusçuluk akımlarıyla kaybettiği kimliğini, cahili otoritelerin idaresi altında iyice köreltti. İşte İslami Hareket, bu kimliğin diriltilmesi için mücadele vermekte ve ümmetçi olmanın gerekliliğine inanmaktadır.

B – COĞRAFİ SINIRLAR VE VATAN ANLAYIŞI
Bu meselenin kaynağı bütünüyle kavmiyetçilik akımıdır, diyebiliriz. Çizilen sınırların beraberinde getirdiği öyle bir anlayış var ki, müslümanların yaşadığı ve İslam ülkesi olarak anılan iki ülke, toprak bütünlüklerini korumak gayesiyle birbirlerine  savaş açmakta, karşılıklı kan akıtabilmektedirler. Tamamen rızaullahın dışında olan bu tutumlar ne yazık ki bir gerçektir.
İçine düşülen hal ne Evs ve Hazreçle kıyaslanabilir, ne de bir hata olarak kabul edilebilir. Rasulullah’ın tüm uyarılarına rağmen, cahiliye akımlarının içine düşen ümmet, tam anlamıyla uçuruma yuvarlanmış durumdadır.
İslam düşmanlarının müdahaleleriyle çizilen sunî sınırlar ve parça parça ülkeler, müslümanları sanki aynı ümmetin içinde değilmiş gibi birbirlerine uzak duruma düşürmüştür.
Müslümanın vatanının sınırını akide belirler, üstelik bütün dünya İslami tebliğe muhtaçtır. Yani bir bakıma müslüman, kendi ülkesinin sınırını bütün dünyaya şamil kılabilir. Yapay sınırların değeri yoktur. İslamın coğrafyası inancını, hakim kılabildiği yere kadar uzanır. Müslümanın sahiplendiği emanette bu sınır bütün dünyayı kuşatmaktadır. Böyle olunca, her müslümanın bugün yaşadığı ülke sınırlarını vatan anlayışına eşitlemesi – yani vatan deyince daracık toprakları düşünmesi – kabul edilemez. Çünkü böyle bir davranış tıpkı kavmiyetçilik gibi cahiliyeden neşet eder.
Müslümanın benim toprağım diyebileceği yer akidesini hakim kılabildiği yerdir. Bu noktadan sonra yapılacak olan, İslamın sınırlarını korumak ve İslamın hakim olmadığı yerleri de küfrün tasallutundan kurtarmaktır.
İslami Hareket, dünyanın siyasi dengesini değiştirebilecek bir potansiyele sahip olan İslam dünyasının, gücüne yeniden ulaşması için gayri İslami vatan anlayışını terk etmesi gerektiğine inanmaktadır. Çünkü, bu yapı bu haliyle devam ettiği müddetçe müslümanların “ümmetçi” bir düşünceyi bütünüyle kazanmaları mümkün değildir.
Vatan anlayışı üzerinde dururken şu ayeti kerimeyi de hatırlamamız gerekir: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler size Allah ve Rasulünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 24)
Birçok şeyle beraber, kabileler, içinde yaşanılan ev ve mesken tutulan yer vatan addedilen topraklar. . . İnsana Allah’dan, Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önde ise, daha sevimli ise beklesin. . . Bekleyeceği şey, kendisini değiştirmediği sürece Allah’ın azabıdır. Çünkü Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.
Allah’ın azabı mutlaka bir uğultu, bir sayha, şiddetli bir rüzgar olacak değil. Bugünkü parçalanmışlık, esaret ve zillet, değerlerine sahip çıkmayan ümmete Allah’ın bir azabıdır.

C- Dostluk Anlayışı (Vela)
Dost, ferdi manada sevilen insan, toplumsal olarak da kendilerine sevgi beslenen kitledir. İnsan ve toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Beraber tavır birliğine girilen, aynı yolu ortak şartlar altında yürümek için kendisiyle karar birliğine varılan ve kalbin ısındığı bir dostluk, fert ya da toplum hayatını bütünüyle etkiler. Alınan ya da alınacak olan kararlar etkilenir, görüşler etkilenir.  Kısaca ayrıntıdan esasa kadar zincirleme bir etki oluşturur dostluk anlayışı.
Arada kurulan dostluk bağının böylesine bir etkilenme alanı oluşturacağı için, İslam bu konuda ısrarla durmuş ve müslümanlar uyarılmışlardır. Bu esastan olmak üzere şöyle buyurulmuştur:
“Ey iman edenler, sizden olmayanları dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” (Ali İmran, 118)
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirirler de kafir yaparlar.” (Ali İmran, 100)
“Ey iman edenler! Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden, dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve inkarcıları dost edinmeyin. Eğer müminlerdenseniz Allah’dan korkun.” (Maide, 57)
“Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri hidayete erdirmez.” (Maide, 51)
Yapılan bu uyarıların temelinde müslümana, müslümandan başka dost olmayacağı anlatılmaktadır. Çünkü müslümanlar ne zaman kendilerinden olmayanları dost edinmişlerse ya da onlarla tavır birliğine girmişlerse, hayatlarının bütünü üzerinde şeytani bir yapı hakim olmuştur. Bu durumda müslüman fert olarak İslama bağlı olduğunu ve sahip çıktığını ne kadar söylerse söylesin, kuvvet cahiliyenin eline geçmiştir. Güç ve kuvvet cahiliyenin eline geçince de iman hapsedilmiş, kardeşlik lafta kalmıştır. Artık Arap ‘Arap’ olarak, Kürt ‘Kürt’ olarak, Türk ‘Türk’ olarak kendi düşüncelerinin içine itilmiştir.
Bugün aynı bedenin azaları mesabesindeki müslümanlar, kendi vücutlarına yabancı kalınca, duygu ile akıl arasına giren şer güçler, vücudu hem akıldan hem gönülden koparmışlardır. Yanlış bir dostluk anlayışı, İslam dünyasının zilletine sebeb olmuştur. Öyle ki müslümanlar dindaşlarını bırakıp kafirleri dost edinmişlerdir. Halbuki alemlerin Rabbi olan Allah, dostları şöyle açıklamıştır:
“Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi  ve namaz kılan, zekat veren ve rüku eden müminlerdir. Kim Allah’ı, peygamberini ve müminleri dost edinirse kat’iyetle bilsin ki Allah’ın hizbi (hizbullah) üstün gelir.” (Maide, 55, 56)
Fakat ne yazık ki bugün ümmetçi olmayı reddeden ya da erteleyen düşüncenin iktidar olmasıyla yapılarına ve akidelerine yabancılaşan İslam alemi, bölgesel, kavmi ve çıkarcılık esasına dayalı dostlar edinince bugünkü hazin durum oluşmuştur.
İslami Hareket Allah’dan, Rasulünden ve müminlerden başka dost kabul etmez. Kan bağı, soy bağı, bölge bağı, çıkar hesapları bu konuda İslami Hareketin stratejisini engelleyemez. Zira mutlak güç sahibi olan Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin, içinizden kim onların velilikleri altına girerse onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 23)
Kesin ve net ifadelerdir bunlar. Dostluğun da uhuvvetin ve muhabbetin de çerçevesini İslam akidesi çizer ve sınırlarını tayin eder. Hiçbir İslami Hareketin anlayışı bu sınırları zorlayamaz.
Görüldüğü gibi; Allah’a dost olmanın iki önemli esası vardır: İman ve takva. Bunun dışında Allah’ın dostu yani evliyaullah olmak için, olağanüstü haller izhar etme şartını aramaya veya belli insanların:“Bu velidir” demesiyle gerçekleşeceğini zannetmeye mahal yoktur. Bütün müminler, hem birbirlerinin velisidir; hem takvaları oranında Allah’a yakın olan Allah’ın velileri yani dostlarıdır.

D- Mezhebi Taassup
Hassasiyetle ele alınması gereken bir konu da budur. Asrı saadet döneminden sonra İslamın intişarıyla ümmetin önünde biriken İslami meseleleri çözmek maksadıyla ulemanın fıkıh alanında yoğunlaştığı görülür. Böylece fıkhın tedvini ile düşünceyi zinde tutmak, hayatın İslami dinamizmini artırmak için zamanlarını ve hayatlarını ortaya koyan güzide imamların etraflarında toplanan müslüman halkla birlikte mezheb olgusu tabii seyri içinde doğmuştur. Tamamıyla hayrı ayakta tutma davasına hizmet için başlatılan mücadelede farklı zamanlarda ve mekanlarda yaşayan imamların etraflarında oluşan halka ile mezhebler oluşmuştu ve bu oluşumla beraber, başta saltanat sahiplerine ve diğer bazı gruplara karşı saf ve berrak bir mücadele başlamıştı.
Zamanla mekanlar genişledikçe, mezheb bağlıları da çoğalmaya başladı. Bu arada halk düzeyinde kültürel boşluk da arttı. Bir çok sebebten bazı mezheb bağlıları birbirlerine yabancılaştılar. Batıda ve doğuda hem bağlı oldukları mezhebi hem diğer mezhebleri tanımadan ve anlamadan bağlanan insanlar çoğalmaya başladı. Hatta bazı insanların düşüncesinde mezheb (eşittir) din anlayışı oluştu. Bu bilgi eksikliği hayatın her noktasını etkiledi. Tavırları etkiledi, bölgesel sorunların yanı sıra evrensel anlayışa da olumsuzluklar yansıdı. Bir de tarihten gelen duygusal algılamalar bilgi eksikliği ile yoğrulunca toplumlar arası kin ve düşmanlıklar oluştu. Mezhebler arası kopukluk ve yabancılaşma kökleşti.
Mezheb taassubu ile beraber oluşan mezheb (eşittir) din anlayışı, bugün hem dünya kafirlerinin, hem de müslümanlarla aynı çatı altında yaşayan münafık kitlelerin ve iktidarların kullandığı bir noktadır. Bu taassubun önü alınmazsa çok şeye sirayet eder, çok şeylere mal olur. Meşreblere kadar iner ve İslamî gruplaşmalar arasında da olumsuzluklara yol açar. Çoğu kez ilişki kopukluğunun ve diyalog eksikliğinin doğurduğu bir çok soruna temel olur.
Evrensel İslâmî Hareketin bir parçası olması gereken meşreb ya da grupların; sınırlarını dar tuttukları ve kendileri gibi düşünen diğer gruplarla diyaloğa girmediği zaman kendi bölgelerine hapsolduklarını görürüz. Bu durumda birçok vefakar ve fedakar insan, İslami Hareketin ihtiyaç duyduğu mesailerini heba edip giderler.
Ümmetçi olmak düşüncesine ve hakikatına darbe indirilir, hem grupçuluk hem de mezhebi taassup ile… Ancak mezhebe bağlı olmak başka, mezhebi taassuba kapılmak başka şeydir. İslamî Hareketin bu noktada çok dikkatli olması gerekir. Özellikle kardeşlik hukukunun özenle uygulanması gereken bir noktadır bu nokta. İlişkilerde kardeşlik hukukuna riayet edilmesi çoğu sorunu çözecek, bazı şeyleri ise sorun olmaktan çıkaracaktır. Allah ve Rasulü tarafından müslümanlar arası ilişkilerin nasıl olacağı şöylece belirlenmiştir: “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz. O’na hakaret etmez.  Bir kişinin müslüman kardeşine hakaret etmesi onun için günah olarak yeter.”
“Sen müslümanları, arasındaki merhamet, sevgi ve dert ortaklığı yönünden tıpkı bir vücut gibi görürsün. Nasıl ki, vücudun bir azasında hissedilen acı, bütün vücudu uykusuz bırakır ve ateşlenmesine sebeb olursa müslümanlar da böyledir.”
Ümmetçi olma amacına yönelik bütün İslami Hareketlerde müslümanlar birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamet ölçüleriyle yaklaşırlar ve şöyle derler: “Ey rabbimiz, bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla. İman etmiş olanlar için kalplerimizde kin bırakma. Ey rabbimiz, şüphesiz ki sen çok şefkatli ve merhametlisin.” (Haşr, 10)
“Muhakkak ki müminler kardeştirler. Öyle ise iki kardeşinizin arasını ıslah edin. Ve Allah’dan sakının ki esirgenesiniz.” (Hucurat, 10)

SONUÇ
Ümmetçi olmak şeri bir sorumluluktur. Özellikle içinde bulunduğumuz şu çağda ümmet şuuruna her zamankinden daha çok muhtacız.
İslami Hareketlerin ortak özelliklerinden biri de ümmetçi olmalarıdır. Yani her İslami Hareket aynı zamanda ümmetçidir.  Bunun için müminlerin saf bağlamaları gerekir.
Yalnız gönülleri ilgilendiren bir davaya talip olmadığımız, başta kendi hayatımız olmak üzere hayatın bütünü üzerinde tasarruf sahibi olan Alemlerin Rabbi olan Allah’a kul olduğumuz için ve bu kulluğun gereği olarak yeryüzünde, bütün işleri, yönetimleri, anlayışları (ekonomik kaynakların adil bir şekilde kullanımını öngören) iktisadi anlayışımızı (bütün insanların hakkını aramak esasına dayanan) hukuk anlayışımızı “Hududullah”a göre biçimlendirmek davasına talip olduğumuz için, ümmetçi olmak zorundayız. Çünkü hak ve adalet kavramları fert olarak savunulabilir ama uygulanmaları ferdin gücünü aşmaktadır.
Ayrıca,
Ümmetçiyiz çünkü akidemiz ümmetçi olmamızı gerektirmektedir. Hakkı hakim kılmak bunu icap ettirmektedir.
Bugün dünya siyasetine yön verenlerin hiçbiri hak ve adalet kavramlarını dudaklarının dışında ne kullanır ne de hatırlarlar. Ne kurdukları Birleşmiş Milletler, ne Adalet Divanı, ne Mültecileri Koruma Kanunları, hiçbiri, ama hiçbiri hak ve adalet ölçülerine uymamaktadır.
Zaten Allah’a isyan eden birinden ya da kitleden bu noktaların hakkıyla temsil edilmesini beklemek safdillik ve ahmaklıktır. İşte bu yüzden İslam dünyası, yeniden ümmetçi bir kimlikle ortaya çıkmalı ve hem kendi sorunlarını hem bütün ezilmişlerin sorunlarını çözmelidir. Mustazaf olmanın bir netice olmadığını ancak bir sorun olduğunu ve tavizlerle gelinen bu noktadan akidemize bütünüyle sahip çıkarak kurtulabileceğimizi bilmemiz gerekir.
İslami Hareket, herşeyden önce siyasi birliğin teşekkülü için, ümmetçi olmak gerekliliğinin bilincinde, ümmetçi düşüncenin önüne konan ya da henüz hesabı yapılan tüm engelleri yıkmak ve yeniden İslami ümmet bilincini kazanmak ve ayakta tutmak azminde olmalıdır.
Bu noktada İslami Hareket yalnızca bölgesel olmak ya da bazı geçici çıkarları gözetmek meselelerini aşmıştır.
İslami Hareket müslümanlar arası diyaloğun ve kardeşlik hukukuna dayalı bir ilişkinin zorunlu olduğuna inanır.