İnsanları renklerine ve ırklarına göre sınıflandırıp aralarında üstünlük peyda etme hastalığı etkisini tarih boyunca hissettirmiştir. Bu düşünce yapısının etkisiyle toplumlar kendi içlerinde ciddi kırılmalar yaşamış, birçok kimse yaptığı zulüm ve haksızlığa bu yolla kılıf bulmuş, birçokları da uğradığı zulme sessiz kalma mecburiyetinde kalmıştır. Hatta bu durum, insanların zihin dünyalarına ve yaşantılarına o kadar sirayet etmiştir ki; kimi zaman bir takım kimseler tanrılarla aynı soydan geldiklerini iddia ederek bulundukları toplumlarda hegemonyalarını oluşturmayı başarmıştır.
Aslında bahsini ettiğimiz hastalığın menşei insanların bizzat kendileri değildir. Kur’an-ı Kerim, bu hastalığın ilk numunesinin Şeytan eliyle meydana geldiğini ve onun etkisiyle insanlara sirayet ettiğini bildirmektedir.
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: “Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım. “Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın.” Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah: “Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” dedi. İblis dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’ Allah: “Hemen çık oradan, artık sen kovuldun.” “Ve elbette lanetim ceza gününe kadar senin üzerindedir.” buyurdu.” (Sad, 71-78)
Şeytan, kendince basit bir mantık yürütüp ateşin topraktan daha üstün olduğu sonucuna varmış ve âlemlerin rabbinin emrine karşı çıkmıştı. Sergilemiş olduğu bu hareketle de Milliyetçilik / Irkçılık/ Ulusçuluk yolunda atılan ilk adımın sahibi olmuştu. Oysaki Allah’ın (cc) insanları farklı ırk ve renklerde yaratması bambaşka bir hikmete mebniydi.
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat,13)
Rasûlullah (sav) ilk İslam toplumunu inşa ederken bu ayet gereğince hareket etmişti. O’nun nazarında insanların renklerinin, makam ve mevkilerinin, kabilelerinin üstünlük belirtme açısından hiçbir kıymeti yoktu. Rasûlullah (sav) davetini zengin, fakir, soylu, köle, genç, yaşlı, siyah tenli, beyaz tenli, Arap olan, Arap olmayan fark etmeksizin herkese ulaştırmanın gayretindeydi. Nitekim kısa bir süre sonra yanında toplanan insanlar bahsi geçen sınıflardan hepsinden numuneler taşıyordu. Rasûlullah (sav) böylece tüm insanlığa büyük bir ders veriyordu. Üstünlüğün iman ve takvanın dışında farklı bir yerde aranmaması gerektiğini tüm dünyaya ilan ediyordu. Bu basit bir haykırmadan ibaret değildi elbette. Çünkü Rasûlullah ‘ın farklı ırk ve kabilelerden teşekkül ettirdiği bu renkli yapı ilk dönemlerde bazı sıkıntılar yaşasa da netice itibariyle insanlığa örnek olabilecek başarılı bir numuneydi. Çünkü Arabından Farisisine, Habeşlisinden, Yemenlisine kadar yetiştirdiği bu yiğitler dünyayı yerinden oynatarak ve herkesin kendilerinden korktuğu süper güçleri tarihin tozlu sayfalarına iterek İslam kardeşliğinin kendilerine kazandırdığı üstün gücü asrın idrakine söyleteceklerdi. İşte bu yiğitlerden birisi de Selman-ı Farisiydi…
Asıl adı Mahbe b. Buzehmeşan iken Müslüman olduktan sonra kendini Selman İbnü’l-İslâm diye tanıtan, Selman el-Hayr, Selman-ı Pak veya Selman el-Hakim diye de anılan büyük sahabi…
Aslen İran’ın Ramehürmüz şehrine nispet edilen Selman, Mecusi ateşkedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına girmiş ve ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hıristiyanlığı benimseyerek Dımaşk’a kaçmıştı. Yaşadığı maceralı serüvenin sonunda kendisini Medine’de bir köle olarak bulan Selman(r.a) Rasûlullah ’ın(sav) Kuba’ya geldiğini haber aldığı anda hedefine ulaşmıştı. Çünkü hidayet aradığı günlerde bir papaz O’na, pek yakında Arap yarımadasında İbrahim peygamberin Hanif dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber vermiş ve O’nun bazı özelliklerinden bahsetmişti. Şimdi Selman(r.a) için yeni bir dönem başlıyordu. Mecusiliği terk edip Hıristiyanlıkta hidayet arayışları içine giren ve aradığını tam olarak bulamayan Selman şimdi İslam ile şereflenmişti. Mecusi ateşinin sönmemesi için uğraşan Selman artık İslam nurunun sönmemesi, kâinatı aydınlatması için uğraşacaktı. Selman(r.a) İslam’ı o kadar benimsemişti ki; insanlar arasında anılması bile İslam ile olmuştu. Herkes kendisini kabilesine nispet edip bununla gurur kaynağı oluşturmaya çalışırken O, kendisini Selman İbnü’l-İslâm(İslam’ın oğlu Selman) olarak tanıtmış ve İslam ile yeniden doğduğunun gururunu ilan etmişti herkese. Selman bulduğu yeni dinin ve edindiği yeni kardeşlerin kıymetini bu denli bilirken Ensar ve Muhacir de Selman’ı Arap olmadığı için dışlamamışlar; kardeşleri olarak kabul etmişlerdi. Hendek Gazvesi sırasında hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensar ve muhacir Selman’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilafa düşmüş, Rasûlullah , “Selman bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek bu tartışmaya son vermişti. Rasul-i Ekrem’in bu sözüne dayanan Hz. Ömer diğer Ehl-i beyt mensuplarına olduğu gibi ona da maaş bağlamış; fakat Selman bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçmişti.
Bizler O’nun ismini İslam tarihinde ağırlıklı olarak Hendek Savaşı’ndaki teklifiyle anarız. Ancak Selman’ın(r.a) ümmet için yapmış olduğu hizmetler bununla sınırlı değildir. Çok yer gezip farklı tecrübeler elde etmesi sonucu geniş birikime sahip olan Selman’ın Taif’in fethi sırasında mancınık ve debbabe kullanılmasını tavsiye ettiği ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Selman(r.a) Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İran’ın fethi için hazırlanan orduya da iştirak etti. Bu orduda çok mühim hizmetlerde bulundu. Çünkü kendisi de İranlı idi. Bu sebeple, bilmedikleri topraklarda ilerleyen İslam ordusuna kılavuzluk yaptı. Onlara İranlıların kullandıkları silahlar ve savaş taktikleri hakkında bilgi verdi. İran ordusunun savaş için kullandıkları filleri nasıl öldüreceklerini öğretti. Bu arada İranlıların İslamiyet’i kabul etmeleri hususunda elinden gelen gayreti gösterdi. Onları kendi lisanlarıyla Müslüman olmaya davet etti. İslamiyet’in güzelliklerini anlattı. Selman’ın, Hz. Ömer’in emriyle Kufe şehrinin kuruluşu aşamasında ve sonrasında da önemli katkıları oldu ve halife onu Medain’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilafetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selman’ın bu sırada vefat ettiği belirtilmektedir. Selman’ı(r.a) askeri dehasıyla anmanın yanında zühdünden bahsetmemek büyük bir eksiklik olur. O’nun hayatının en bariz vasıflarından birisi zühd ve takvasıdır. Selman, Medain’de valilik maaşı olan beş bin dirhemi alır almaz hemen fakirlere dağıtırdı. Kendi ihtiyaçlarını ise sepet yaparak karşılardı. Bir sepeti üç dirheme satar, bu üç dirhemden birisiyle tekrar sepet yapmak için hurma yaprağı alır, bir dirhemi kendisi için harcar, bir dirhemi de yine sadaka olarak dağıtırdı. Yaşadığı ev ise küçük bir kulübe ve içindeki birkaç dirhemlik eşyadan ibaretti. Allah O’ndan razı olsun.
Selman, Ashab-ı Kiram içindeki tek acem değildi elbette. O’nun dışında da Arap olmadığı halde Ensar ve Muhacir ile birlikte yaşayan ve büyük hizmetler peşinde koşan büyük kimseler vardı. Bunlardan birisi de Rasûlullah tarafından çok sevildiği için “hibbü Rasulillah” lakabıyla tanınan Zeyd b. Harise’ydi…
Zeyd’in ilk iman eden kimselerden olduğunu, ‘Rasûlullah ’ın sevdiği dost’ olarak anılan tek kimse olma vasfına sahipliğini ve Kuran’da adı bizzat geçen tek sahabi olma şerefini taşıdığını hatırlarsak İslam’ın milliyet/ulus noktasında nasıl bir fikriyata sahip olduğunu daha rahat kavrarız.
Yemen asıllı olan Zeyd, henüz çocukken annesi ile birlikte akrabalarını ziyarete giderken kaçırıldı ve Ukaz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizam’a satıldı. Hakim onu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Rasûlullah ’a hediye etti. Rasûlullah (sav) ise Zeyd’i azad etti. Peygamber(sav) O’nu çok sever, Zeyd de Rasûlullah ’ı çok severdi. Bu sevgi o kadar güçlüydü ki; Zeyd kendisini bin bir emek ile arayıp bulan babası ve amcası ile gitmeyi bile reddetmişti. Bu olaydan sonra, evlatlığı reddeden ayet ininceye kadar Zeyd b. Muhammed olarak anılmıştı. Zeyd(r.a) İslam davetinin başlangıcından şehit olduğu Mute savaşına kadar her daim Rasûlullah (sav) ile beraber bulundu. Rasûlullah ’ın en zor günlerinden birisi olan Taif’te beraberinde bulunarak O’na destek oldu. O’nunla beraber tüm savaşlara katıldı. Sadece Müreysi gazvesinde Peygamber efendimiz (sav), Zeyd bin Harise’yi Medine’de yerine vekil bıraktığından dolayı orada bulunamadı. Bunun dışında pek çok seriyyeye iştirak etti, birçoğunda kumandanlık ederek şecaati ile herkese örnek oldu. Rasûlullah (sav) ashaptan ileri gelen birçok kimsenin bulunduğu Mute savaşında O’nu kumandan tayin ederek koskoca Bizans’ın karşısına eskilerin kölesi olan bir zatı dikerek hem Zeyd’e olan sevgisini izhar etmiş hem de üstünlüğün ırkta olmadığını, iman gücünün yanında ırkın hiçbir değer ifade etmediğini bir kez daha ortaya koymuştu. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Aişe, “Rasul-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiğinde mutlaka onu kumandan tayin ederdi. Eğer şimdi sağ olsaydı kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir (Müsned, VI, 226-227, 254, 281).
Rasûlullah ’ın Zeyd’e olan sevgisi oğul Usame için de geçerliydi. Usame b. Zeyd ‘Dostun oğlu dost’ olarak anılır, Peygamber(sav) tarafından gözetilirdi. Usame de Rasûlullah tarafından babasının görevlendirildiği gibi Bizans’a karşı duracak orduya kumandan tayin edilmişti. Ayrıca Rasûlullah (sav) Mekke’yi fethettiği zaman terekesinde bulunan genç, Kureyş asillerinin evlatları değil Yemenli bir kölenin oğlu olan Usame b. Zeyd idi.
Ashab-ı Kiram arasındaki acemlerden birisi de Bilal B. Rabah idi. Rasûlullah (sav), efendisi tarafından ağır işkencelere maruz kalan, onun nezdinde zerre miktarı değer görmeyen Bilal’i İslam’ın nişanelerinden birisi olan Ezan’ı okumak ile görevlendirmişti. Arap topraklarında vücud bulan İslam, kendisini Arap olmayan eski siyahi bir köle ile ifade ediyordu. Yine Mekke fethedildiği zaman Rasûlullah (sav) Bilal’e Kâbe gibi şerefli ve mukaddes bir mekân üzerinde ezan okutarak bu hakikati tekrar vurgulamıştı. Çünkü bu din gariplerle beraber yükselmiş, insanlığın itibar ettiği tüm sahte üstünlük vasıtalarını takva ve İslam kardeşliği ile paramparça etmişti.
Arap olmayan sahabilerden birisi de Ebu Huzeyfe’nin dostu Salim’dir(r.a). Aslen İranlı olup Medineli bir kadının eline köle olarak geçen Salim, efendisinin Ebu Huzeyfe ile evlenmesiyle birlikte Medine’den Mekke’ye taşınır. İslam davetinin erken dönemlerinde Rasûlullah ‘a tabi olunca efendisi Ebu Huzeyfe tarafından azat edilerek evlatlık edinilir. Evlatlıkların, kendi öz babalarının isimleriyle çağırılmasını emreden ayet-i kerime nazil olunca Salim, Ebu Huzeyfe’nin dostu ve kardeşi olur. Ebu Huzeyfe, Salim’i o kadar çok seviyordur ki onu yeğeni Fatıma binti Velid ile evlendirir. Azad edilmiş bir köle, Kureyş’in en güçlü ailelerinden biri olan Emevilerin kızıyla evleniyordur! Bu, Cahiliye toplumunun kabul edemeyeceği bir hadisedir. Ebu Huzeyfe bu hareketiyle, Kureyş’in kabilecilik ve kibir putlarını kırıp üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini gösterir.
Salim, Müslümanlar tarafından çok sevilen ve değer verilen bir şahsiyet haline gelir. Öyle ki; “Hz. Ömer, vefat etmeden önce kendisine kimin halife olacağını soranlara, şöyle diyecektir: “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim hayatta olsaydı, onu halife olarak tayin ederdim.”( İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 343.)
Salim, Yemame savaşında Müseylemetü’l Kezzab’a karşı savaşıp şehit olduğunda: “Kur’an’ın dörtte biri gitti.” denildi. Çünkü Rasûlullah (sav) O’nun hakkında şöyle buyurmuştu: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: Übeyy b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim, Abdullah b. Mes’ud.” (Buharî, Menakibu’I-Ensar,16)
Bir defasında müminlerin annesi Hz. Aişe evine gidiyordu. O sırada mescidden muhteşem bir ses yükseldi. Birisi Kur’an okumaktaydı. Hz. Aişe, okunan Kuran’dan o kadar çok etkilendi ki eve gitmekte bir müddet gecikti. Eve vardığında Efendimiz, Hz. Aişe’ye gecikme sebebini sordu. Hz. Aişe şöyle dedi:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Mescidde bir adam Kur’an okuyordu. Ben Kuran’ı ondan daha güzel okuyan bir kimse görmedim.” Sevgili Efendimiz merak içerisinde mescide koştu, Kur’an okuyan sahabiyi görünce Hz. Aişe’ye şöyle buyurdu:
“Bu Salim’dir. Ümmetimin içerisinde bunun gibileri var eden Allah’a hamdolsun.” (İbn Mâce, İkâme 176)
Netice olarak diyebiliriz ki; Ashab-ı kiram ağırlıklı olarak Araplardan müteşekkil olsa da aralarında Arap olmayanlar da vardı. Bunların neredeyse tamamı hür insanlar iken kaçırılarak köle edilmişler ve Rasûlullah ‘ın bulunduğu topraklara vasıl olarak İslam’a icabet etmişlerdi. İslam ise milliyetçiliğin ötesinde İman kardeşliğini savunan bir yapıda olduğu için bu kimselere değer vermiş ve onların büyük hizmetler sunmalarına fırsat tanımıştı. Bu kimseler gerek ilim alanında gerek Cihad meydanlarında gerekse davet yolunda büyük hizmetlere imzalarını atarak ulusçuluğun zihinleri kirlettiği şu dönemlerde yaşayan bizler için gerilerinde büyük dersler bırakmışlardı. Selmanları, Salimleri, Zeyd ve Usameleri ve daha bunlar gibi birçoğunu ümmetin öncülerinden kılan ve bizleri onlarla aynı yolda bulunduran Allah’a hamd olsun”.

————————-

Kaynakça

1. İBN HACER, el- Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s- Sahabe, Darü’l- Ma’rife, Beyrut, Lübnan, 1425/2004
2. TÜRKİYE DİYANET VAKFI, İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009
3. EFENDİOĞLU, Mehmet, Arap Olmayan Sahabiler, İfav Yayınları, İstanbul, 2011
4. HALİD, Halid Muhammed, Ümmetin Yıldızları, Dergah Ofset, İstanbul, 2006
5. MUTLU, İsmail, Sahabiler Ansiklopedisi, Nesil Yayınları, İstanbul, 1999