Fedâkarlık ve şehâdet…

Allâh’ın hoşnutluğundan başka bir şey düşünmeyen dertli sîneler…

O’nu sevme ve sevilme ideâli uğruna çekilen cefâlar…

Toprak üzerinde yürürken, rûhları şehâdete ayarlı yiğitler…

Kur’an’ın ifâdesi ile alınlarda secde parıltısı…

Hâl, hareket, tavır ve davranışlarının Hakk’a çağırması…

Onlar şehidlerdi… Yaşamları boyunca hep müteâl/yüksek ideâllerle, düşüncelerle oturup-kalkan, hayâtını ona ikrâm edene bağlı götüren, insanları yaşatmayı kendi yaşamının önüne geçiren, hep zirveleri kovalayan azizlerdi onlar…

Ömür kısa, vazife ağır diyerek târihin akışını değiştirmeye namzet, zehirli meyve olan uykularından ferâgat eden, İslâm sancağını yeniden bir kez daha dalgalandırma adına kendi mallarından, kendi canlarından vazgeçen, haklarını ser-sebil dağıtan, bir milleti kurtarma adına kendini küfürden, cahiliyeden, rezil ortamlardan, kötü ahlaktan kurtaran, bazen de bir millete rehber olma, yollarını aydınlatma adına ölümü göze alan, kanıyla yol levhası çizen yiğitlerdi onlar…

Onlar; yeryüzünde yürürken ellerine almış oldukları bir valizin içerisine bütün dünyalıklarını sığdıran, şahsi haz ve zevklerini sınırlandıran ve nerede zulüm, nerede âhu-eninler varsa oraya koşan zâhidler; dünyâ’nın teslim alamadığı bahtiyarlardı. Onlar dünyâ’yı bir valize sığdırınca; Allâh’ın da dünyâlarına takvâ, zühd, ahlak sığdırdığı gıbtakâr kişilerdi onlar…

Yürüyorlardı… Ayakları toprakla bütünleşirken, gözleri Süreyya yıldızındaki ulvilikte ve yücelikteydi.

Onlar şehidlerdi. Öyle azimli kişilerdi ki onlar; gündelik hayatlarını yürünmez patika hâline getirseler ve yıksalar, onlar umutlarıyla yarınlara yönelirler ve yollarına o minvalde devam ederlerdi. Eğer yarınlarına ait ümitlerine saldırıp yok etseler o zaman da koşar adımlarla öbür günlere yetişirlerdi. Böyle azâmet ehli kişilerle baş edemediler târih boyunca baş edemezler de.

Gözler böyle kişilere ne kadar da hasret değil mi dostlar?

Var mıdır etrâfınızda Rabbiyle münâsebetinde boş olmayan, nefsini atâlete ve tembelliğe sürüklemeyen, en büyük dert olan dini, gözlerinin önüne alan ve hedefinden sapmayan kişiler?

Ölüm kusan şehirler de, kurak çöllerin bağrında bir gül gibi açmaya duran Şehid Abdullah Azzâm’ı, Şehid Hattâb’ı, Şehid Usâme’yi, Şehid Molla Ömer’i, hatırladınız mı?

Bir gün toprak kana susarsa; bekletmesin gülleri akacak kanlarımız diyerek şehâdete yürüyen Şehid Fehmeddini, Şehid Hikmeti, Şehid Emre’yi, Şehid Nâzım’ı, Şehid Bilal’i hatırladınız mı?

Onlardı işte; Kutsal bir sevda uğruna sevdiklerinden ayrı yaşamayı göze alan, uzak yolların getirdiği ayrılığı, hakiki vuslat ile dizginleyen, Hak uğruna delicesine koşturan, Allâh’a yakın olma adına bütün bütün sineleri yanan. ‘Daha yok mu’ fehvâsınca hareket edip ışığa hasret yüreklere örnek model olan. Gelecek çorak topraklara ‘bir fidan daha’ diyerek davet ve cihâd yolunda adım adım ilerleyen ve en sonunda da murâdına eren.

Onlardan sadece biriydi Fehmeddin…

“Kim Allâh yolunda cihâd ederse” müjdesini gönlünün derinliklerinde hisseden dünyâ’nın bir ucuna yerleşip soluğunu tenhâ yüreklerde duyurmaya çalışan biriydi. Onun rûhu sanki cihâd beldelerine yerleşmiş şehâdeti bekliyor, bedeni ise zorlukları engelleri aşıp, hicret edip rûhuna kavuşma derdindeydi. Cihâdı ve şehâdeti iliklerine kadar yaşardı o. Allâh’ın rızâsını yakalama azmiydi ondaki. Başka ilaç derman olmazdı ona. O cihâdı aşka dönüştüren bir kuşaktı. Önceki âlimlerden, mücahidlerden aldığı cihâd bayrağını sonraki nesillere bırakana kadar kanını akıtan bir yiğitti. Onun adı Fehmeddin’di.

Bir gün ibn Nehhâs rahimehullah’ın ‘meşâriku’l eşvâk’ adlı kitâbından bir bölüm okur Fehmeddin. Âdeta yaşıyorcasına bir tavırdır onda ki. Bizanslılar, İslâm beldesine girip Müslüman canlarını katledip, namuslarını kirletip, dinlerine karşı savaş ilan edince Ebu Kudâme eş-Şâmi adında değerli yaşlı bir âlim, mescidde Müslümanları onlara karşı cihâda teşvik ederek, Allâh yolunda yardım talep etti. Müslümanlardan malı olan malını, canı olanda canını ortaya koydu.

Ebu Kudâme eş-Şâmi mescidden çıkıp ayrılırken karşısına bir kadın çıktı. Kadın Ebu Kudâme’ye selâm verdi. Ebu Kudâme cevap vermedi, kadın ikinci kez selâm verdi yine cevap vermedi, kadın üçüncü kez selâm verdi, bu sefer selâmını aldı. Kadın; “Ya Ebu Kudâme! Sâlihler böyle mi yapar?” dedi. Ebu Kudâme ona “ne istiyorsun?” dedi. “Ben senin Allâh yolunda yardım istediğini duydum, ben de mücahide kadınlar gibi ecir almak istiyorum. Bende benim yanımda en pahalı olan saç tellerimi/örgülerimi kestim ve Allâh yolunda atınızın gemi/yuları olarak hazırladım” dedi.

Fehmeddin bundan çok etkilenir buradan yola çıkarak ümmete Allâh için nasihat olsun diye ‘Şehid oğlu şehid’ risâlesini/kitâbını yazar. Bir akşam ziyârete geldiğinde böyle bir risâle yazdığından bahsetti. Kendi el yazısını bilgisayar ortamına dökmemiz için belirli gün ve saatte, eşyası az ve küçük mütevazı evinde buluştuk. Risâle’yi okuması, okurken heyecan içinde kalması, yer yer ağlaması, Allâh için bir şey yapmanın verdiği lezzet, aşk o kadar farklıydı ki onda. Her bir satırına ayrı ayrı iç çekmiş, gönlünü akıtmıştı âdeta. Risâle hazır hâle gelince kendi kütüphânesini işâret ederek; ‘buradan istediğin kitâbı, istediğin kadar alabilirsin hediyem olsun’ dedi. Bir ilim talebesi için en değerli şey; gözlerinin nûru kitaplarıdır. Ondan bana hâtıra kalması için en sevdiği kitâpları vermesini istediğim zaman seçerek beğenerek gönül hoşluğu ile takdim etti. Şöyle gözümü etrafa çevirdiğim de anladım ki bütün eşyalarını dağıtıyordu.

Evlenmeye niyet etmişti. Uygun ve münasip biri bulunup da sadece görüşme vakti kaldığında bu niyetinden de ani bir dönüşle vazgeçti. Rabbine vâsıl olmak için dünyalıklarından, yükünden kurtuluyor, bedeni rûhuna kavuşmak için can atıyor, Abdullah bin Revâha misâli geriye dönmemek için mazeretlerini bütün bütün ortadan kaldırıyordu. ‘Bundan sonra bunlara hiç ihtiyâcım olmayacak, Rabbim daha iyisini verecek elbet’ demişti. Rabbi de ondaki bu samimiyeti, hâlisane tavrı görünce daralan yolları ona açtı. İhlâsa mebni bir adım, güllerin habercisi olmuştu. Uzaklardan cennet kokusu gelmeye başlamıştı artık.

İzzetin tekrâr vücut bulduğu yerlere gittiğinde babaları şehid olan yetim çocukları görürdü. Her gördüğünde onlara nasihat eder, yetimliğin de bir imtihân olduğundan bahseder, sabretmeleri gerektiğini tembihlerdi. Bazen oturup onlarla birlikte ağlardı. O yetim küçük çocukları toplar onlara kur’an’dan, siyerden ve sahâbe hayâtından sohbetler verirdi. Sohbet bitiminde ise o yetimlere şöyle derdi: ‘Rabbimize duâ edin de; bu dünyâdan şehid olarak göçüp gideyim…’

Gidişinden 5-6 ay sonra ölüm çağrıcısının sözüne ‘Lebbeyk’ diyerek gitti. Kabını taşıran, canını sıkan, hoşnut olmayacağı dünyâ’ya vedâ ederek gitti. Ölüm oku hedefini ıskalamadan geldi onun bedenini buldu. Gök kapıları onun için açıldı. Saklı cennet onun için yaklaştırıldı. Şehidler kâfilesinde yerini aldı. Ulaşılmaz zirvelere ayaklarını sürdü. Geride kalanlara da ulaşılmaz şâhikaların, ulaşılabilir olacağını gösterdi. Bu bizim hüsn-ü zannımızdır. Allâh katında hiç kimseyi temize çıkaramayız elbette.

İşte onların rûhları şehâdete böyle ayarlıydı. Ölümü beklemediler, ölüm ürettiler. Ölüm onlara gelmedi; onlar ölüme gittiler. Bu dünyâ da yaşayacaksan ‘Ya şehid olmalı ya da şehid gibi yaşamalı’ düstûrunu hafızalara kazıdılar. Koltuklara yaslanarak, refah hayatın, lüksün, tembelliğin ve gevşekliğin şehâdet getirmeyeceğini hayatlarıyla ispat ettiler.

Onlarda ki aşktı. Öyle bir aşk ki; en saf altınla bile tartılsa ondan bile ağır gelirdi. Dünyâ’nın olumsuzlukları bu aşkın kapısını kapatamazdı. Müdâhaleler bu aşkın iç ahengini bozamazdı. Dünyâ adına en güzel evler, en güzel kadınlar, şehirler ve en iyi imkânlar bile dindiremezdi davet, cihâd ve şehâdet aşkını. İmân’a, davet’e, cihâda ve şehâdete gönül veren, gönlünü başkasıyla eğleyemezdi, oyalayamazdı.

Onların şehâdetiyle Müslümanlar yediveren gül yetiştirdi tüm coğrafyada. Öyle güller ki kokusu kimi zaman gönüllerin kurak çöllerinde, kimi zaman en uzak beldelerde, kimi zaman da kutuplarda duyulan güller; ‘Şehâdet gülleri…’

Ey Rabbimiz seninle karşılaşana kadar bizlere sabır ve sebât ver. Günahlarımızı, hatalarımızı indireceğin hayırlara ve şehâdete engel kılma.

Âmin, Allahumme âmin…