Nebevi tedrisatın ilk talipleri olan Ashab-ı Kiram, tarih içinde öncesi olmayan ve tekrarı da neredeyse imkansız olan büyük bir zaman diliminin mimarlarından olmuştur. Cahiliyenin karanlığında ömürlerinin bir kısmını heba etmiş olan bu insanlar, İslam’ın kendilerine sunduğu aydınlık sonrasında mükemmel bir noktaya gelmişler, kıyamete kadar var olacak olan ümmet-i Muhammed›in en gözde fertleri olma şerefine ermişlerdir. Şimdi onlardan geriye kalan tek şey sadece isimleri değil, bizim için örneklik teşkil edecek muhteşem numunelerle dolu tertemiz hayat hikayeleridir. Onlardan geriye öylesi anılar kaldı ki; her karesi almamız gereken nice ibretler, çıkarmamız gereken nice derslerle doludur. İmanlarının tadını almış ve iliklerine kadar hissetmiş bu insanlar, İslam’ı hayatlarının her anına şahit tutmuşlar, sadece namazlarında, oruçlarında değil tüm davranışlarında İslam’ın rehberliğinde bir hayat yaşamışlardır. Bu insanların örnekliğini sadece birkaç kareden ibaret kılmak onlara yapılacak büyük bir haksızlık olacaktır. Dolayısıyla, onların kıymetini taktir edebilmek için namazlarını, zekatlarını anlamak kadar aile hayatlarını, muamelatlarını ve ticaretlerini de anlamaya ihtiyacımız vardır. Ancak o zaman İslam’ın bu insanlara kazandırdığı üstün meziyetleri hakkıyla idrak edebiliriz.    

Ashab-ı Kiram’ı eşsiz kılan özellik, çokça ibadet etmeleri, çok derin ilimlere sahip olmaları değildi. Evet, onlar ibadetlerine düşkün, ilim sevdalısı insanlardı; ancak sadece bu özellikler sayesinde bu ümmetin  öncüleri olmamışlardı. Hal böyle olsaydı bugün birçok insan ibadeti ve ilmi sayesinde onların ulaştığı konuma gelebilirdi. Ancak, onları kendilerinden sonra gelen bizlerden ayıran en önemli vasıfları; yaptıkları her işi ibadet maksadıyla yapmaları ve bunu en zirve iman ve ihlas ile gerçekleştirmeleriydi. Kalplerinde bulunan bu yüce iman, her hareketlerinde kendini en belirgin şekilde gösteriyordu. Onlar mescitte müslüman oldukları kadar evlerinde, çarşı- pazarlarda da müslümandılar. Bir taraftan namaz kılıp diğer taraftan faizli bankalarla iş tutmaktan imtina etmeyen, işçisinin hakkını vermezken Dava’nın edebiyatını yapan günümüz müslümanları gibi değillerdi. Onların namazları ve ibadet anları ayrı, ticaretleri ve sosyal hayatları ayrı değildi. Dışardan onlara bakan bir kimse, onların hayatlarında bir çelişki olduğunu iddia edemezdi. Tüm davranışları, iman ve ihlas üzere tam bir bütünlük içindeydi. İşte bu kaliteleriyle her alanda bizler için eşsiz örnekler haline geldiler.

Ashab-ı kiram, bir takım insanların hayal ettiği gibi “bir lokma bir hırka” anlayışıyla dünyadan tamamen el etek çekmiş insanlar değildiler. Yeri geldi açlığa, susuzluğa sabrettiler, üzerlerine giyecek bir takım kıyafet bulamadılar, hatta kefen bulunamayınca otlarla üzerleri kapatılan sahabiler bile oldu. Ancak, yeri geldiğinde mal-mülk kazanmayı ve bunlar vesilesiyle cennet müjdeleri almayı da bildiler. Dünyanın servetini kazandılar; ama dünyanın  servetini kalplerine asla sokmadılar. Kazanmak için nice emek sarfettikleri  mallarını Allah yolunda hiç tereddüt etmeden infak ettiler. Bunları yaparken hiç bir yürek acısı duymadılar, bilakis verirken dünyanın en mutlu insanları oldular. Kazandıkları malları Allah yolunda defalarca sıfırladılar, Allah da samimiyetlerine karşılık dünya nimetlerini onlara sonuna kadar açtı. İşte bu kaliteleriyle her alanda bizler için eşsiz örnekler haline geldiler.

Ashab-ı Kiram, alan el olmaya razı değildi. Az da olsa kazanacaklar; ama kimseye yük olmayacaklardı. Yer işgal eden, tüketen değil; yer dolduran, tükettiğinden fazla üreten insanlar olacak ve müslümanların yaralarını saracaklardı. İşte bu onurlu, büyük insanlardan birisi: “Aburrahman b. Avf”
Mekke’nin tanınan tüccarlarından olan Abdurrahman(r.a), iman ettikten sonra çok ağır baskılara maruz kalınca tüm mal varlığını cahiliye döneminden arkadaşı olan Ümeyye b. Halef’e bırakarak Medine’ye gitmişti. Rasulullah(sav,) orada Abdurrahman ile Sad b. Rebi’yi kardeş ilan etmiş, Sad malının-mülkünün yarısını ona tahsis etmek istemiş, hatta eşlerinden birisini boşayıp onunla nikahlamayı bile teklif etmişti. Ancak, Abdurrahman(r.a), kardeşi için hayır duada bulunarak ondan kendisine çarşının yolunu göstermesini istemişti. Mekke’nin bu eski zengin tüccarı, Medine pazarında hamallık yaparak bir miktar kazanmış daha sonra bu parayla ticarete atılarak kısa sürede büyük bir servet elde etmişti. Rasulullah(sav), işlerinin bereketlenmesi için ona dua etmiş ve bugünden sonra Abdurrahman(r.a) hangi işe elini atsa o iş almış başını yürümüş, hangi taşı kaldırsa altından gümüşler, altınlar çıkmaya başlamıştı. Ancak, bunca servet Abdurrahman’ı cimrileştirememiş aksine onu gönlü zengin, infak ehli kimselerden kılmıştı. Abdurrahman(r.a) o kadar infakta bulunuyordu ki; münafıklar “Abdurrahman gösteriş olsun diye veriyor” diyerek hakkında iftira ve karalamaya başlamışlardı. Zorluk ordusu, Tebuk mücahitleri teçhiz edileceğinde İslam Ordusu’na, önce parasının yarısı olan 2000 dinar infakta bulunmuş, birkaç gün sonra da 500 at, 1500 deve, 40.000 dinar ile yardımlarını arttırmıştı. Hz. Ebubekir’in hilafetinin son günlerinde de 700 develik koca kervanı  tasadduk etmişti. Bunları yaparken tek hedefi vardı Abdurrahman’ın: Rasulullah’ın müjdesine nail olabilmek:” Abdurrahman b. Avf cennete (sevincinden dolayı) emekleyerek girecektir.”

Abdurrahman(r.a) hayatı boyunca 30.000 köle azat etmiş ve büyük infaklar yapmıştı. Buna rağmen öldüğünde geriye 3.200.000 dinar bırakmıştı. Ömrü tasaddukla geçen bu sahabi, ölümüyle de bizleri kendisine hayran bırakacaktı. Abdurrahman(r.a),Bedir Ashabından 100 sahabiye 400 dinar verilmesini vasiyyet  etmişti. Bunlar arasında Zübeyr b. Avvam da(r.a) vardı. Zengin olduğu halde bu miktarı aldığı için insanlar tarafından kınanınca şu cevabı vermişti:” Vallahi bu malı bize bırakan adamın kazancında zerre miktarı haram yoktur. Böyle helal bir malı ben alıp yemeyeceğim de başkalarına mı yedireceğim. Bu malı ben yiyeceğim, ama kendi malımdan da infak edeceğim.”

Abdurrahman b. Avf, “çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz” diyenleri haksız çıkarıyor ve bir insanın, elinin altında koca bir servet olsa da imanı sayesinde onu kalbine sokmayacağını yaşayarak ispat ediyordu.

Abdurrahman(r.a) bu hususta Ashab-ı kiram arasında elbette tek değildi. Onlar hayırda yarışan eşsiz bir nesildi. Bu yüce insanlardan birisi de Hz. Osman(r.a) olacaktı. Onun ismi de ticaret ve infak deyince kıyamete kadar anılanlar arasında yerini alacaktı.

Hz. Osman, babasından kalan 3 milyon dirhem ile büyük bir meblağın sahibi olmuştu. Hz. Osman, Hz. Ebubekir vesilesiyle iman etmişti. Tüm müminler gibi O  da baskılara maruz kalmış, Habeşistan’a hicret etmiş ve tekrar Mekke’ye dönerek Medine Hicreti’ne kadar orada kalmaya devam etmişti. Müslümanlar, Medine’ye hicret ettiklerinde oradaki ticari faaliyetlerin yahudilerin ellerinde olduğunu görmüşlerdi. Bu dönemde Müslümanlar, en temel ihtiyaçlarını bile ücret karşılığında yahudilerden temin ediyorlardı. Bu ihtiyaçlardan biri de suydu. Müslümanlar, içme sularını dahi parayla almak zorunda kalınca Hz.Osman onları bu sıkıntıdan kurtarmak amacıyla “Rume” isimli bir kuyuyu satın almaya teşebbüs etti. Kuyunun sahibi olan Yahudi, yüksek miktarlar isteyince Hz. Osman önce kuyunun işletim hakkına ortak oldu. Kuyuyu bir gün Hz. Osman diğer gün yahudi işletecekti. Hz. Osman müslümanlara parayla su almamalarını söyledi ve onlara ücretsiz su imkanı sağladı. Neticede yahudinin işleri kötüye gitmeye başlayınca kuyunun kalan kısmını Hz. Osman’a satmak zorunda kaldı. Hz. Osman ticaret zekası sayesinde, yüksek fiyatlar isteyen yahudiden bu kuyuyu daha uygun bir fiyata alarak müslümanları büyük bir sıkıntıdan kurtardı.

Hz. Osman bir taraftan ticaretine devam ederek kazanıyor diğer taraftan da infakta bulunmaya devam ediyordu. Hz. Osman’ın asıl ticareti Allah ileydi. Çünkü insanlarla yapılan ticarette en fazla  bire iki kazanırken Allah ile yaptığı ticarette kazancının sınırı yoktu.

Hz. Ebubekir döneminde kıtlık olmuştu. Bu günlerde Hz. Osman’ın Şamdan gelecek 1000 deve gıda yüklü bir kervanı vardı. Bu kervan Medine’ye geldiğinde herkes bir şeyler satın almaya çalışıyor ve alabilmek için Hz. Osman’a ciddi tekliflerde bulunuyorlardı. Hz. Osman ise her seferinde, onlardan daha fazla veren başka bir tüccar olduğunu söylüyordu. En sonunda bazı kimseler, yüksek kazanç elde etmek istediği düşüncesiyle Hz. Osman’ı halifeye şikayet etmişlerdi. Hz. Osman’ın ne kadar cömert ve infak ehli olduğu burada ortaya çıkacaktı. Çünkü Hz. Osman, kendisine en yüksek kazanç sağlayacak olanın Allah olduğunu söyleyecek ve 1000 develik kervanını infak edecekti. Müslümanlar, bu tüccar sahabinin cömertliğini 3 sene öncesinde Tebük Ordusu’nun hazırlanmasında da görmüşlerdi. Hz. Osman, Tebük ordusunun üçte birini teçhiz etmiş ve Rasulullah’ın müjdesine nail olmuştu. Bundan sonra, Hz. Osman asla zarar etmeyecekti. Hem dünyada hem de ahirette… Hz. Osman verdikçe Allah onun malını bereketlendiriyordu.

Sahabiler arasında ticaretle uğraşmış ve müslümanlara büyük katkılar sağlamış daha niceleri vardır. Müslüman köleleri işkenceden kurtarmak için satın alıp azat eden Hz. Ebubekir; Mekkeye köle olarak gelip sonraları zengin bir tüccar haline gelen ve Medine’ye hicret edebilme karşılığında tüm malını feda eden Suheyb-i Rumi; çalışmaktan elleri nasır tutan Muz b. Cebel; babasından geriye kalan borçları ödemek için yoğun uğraş sarf eden Cabir b. Abdullah, Medine hicretinden haberi olmadığı halde Medine’ye beraberindeki kervanla uğrayan ve Kervanı Mekke’ye göndererek Rasulullah’ın yanında kalmayı tercih eden Talha b. Ubeydullah bunlardan sadece bazılarıdır. Bu sahabiler, Müslümanca bir ticaretin nasıl yapılacağını mükemmel olaylar ile bize öğretmişler, gerilerinde günümüz kapital insanının çok da rahat anlayamayacağı eşsiz örnekler bırakmışlardır. İslam ahlakının ticarete yansımadığı günümüz dünyasında bu büyük insanları daha iyi anlamamız ve onların ticaret ahlaklarını ticaretimize yansıtmamız öncelikli meselelerimizden olsa gerektir.

Selam ve dua ile…