Modern çağ, hayatı kolaylaştırması ve yüksek yaşam standardı sunmasıyla birlikte birçok problemi beraberinde getirmiştir. Teknolojinin giderek esiri olan birey yalnızlaşmakta, sosyal medyanın renkli dünyasında olduğundan farklı bir kişiliğe bürünmektedir. Bu tip bireylerin giderek çoğaldığı toplumlarda denge bozuklukları, kendine güvenmeme, intihar, başkalarına zarar verme, cinsel sapıklıklar gibi birçok psikolojik rahatsızlıklar giderek artmaktadır. Söz gelimi günlük haberlere göz atıldığında kendisine, ailesine, akrabalarına zarar verenler ile karşılaştığı zorluklara dayamadığı için hayatına son veren nice insanla karşılaşılacaktır. Psikolojik destek alan, rehabilitasyon merkezlerine başvuran, antidepresan, hap bağımlısı olan birey sayısı giderek artmaktadır.

Teknolojinin gelişmesine ve tıbbın her geçen gün ilerlemesine rağmen bu tablo zamanla daha da karamsar bir yapıya bürünmektedir. Buz dağının görünen kısmına işaret eden bu cümleler, toplumun maddi yönde gelişmesine rağmen manen büyük bir boşluk içerisinde olduğuna işaret etmektedir. Bedeninin yanında ruhuyla bütün olan insanın bu manevi çöküntüsü ancak âlemlerin rabbi, güç ve hüküm sahibi Allah’a iman etmekle şifa bulabilir. İmanın verdiği hissiyat ruhumuzun derinliklerine ulaştığında karanlıklardan kurtulmak mümkün olur.

İnsanın manevi yönünün eksik kalmasıyla ortaya çıkan problemlerin çözümünde imanın temel taşlarından biri de tevekküldür. Bu yazıda, Allah’a güvenmek manasına gelen tevekkül teriminin kavramsal çerçevesi, kısımları, kuranda ve hadislerdeki bahislerine ayrıntılı olarak gidilmeksizin bireye manen kazandırdığı faydalara birkaç örnekle değinilmekle yetinilecektir. Zira kuranda ve hadislerde tevekkül sıkça geçmekte, İslam’ın temel meselelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İlk olarak, sadece rızıkla bağdaştırılan tevekkülün dar bir çevreye sıkıştırıldığı bilinmelidir. İbadet, davet, hicret, cihad gibi birçok konuda Allah’a tevekkülün konusundan bahsedilebilir. Bu bağlamda Allah’a imanla olan ilişkisi üzerinden konuyu ele almak daha doğru olacaktır. Allah’a tevekkül etmek imanın en büyük görevlerindendir. Amellerin en faziletlisi, Rahman’a yaklaştıran ibadetlerin en büyüğü ve tevhidin yüce bir makamıdır. Hiçbir iş, Allah’a tevekkül etmeden ve O’ndan yardım dilemeden gerçekleşemez. (1) Bu bağlamda tevekkülün yerinin kalp olduğu anlaşılmaktadır. Mümin sadece Allah’a güvenir, O’ndan başkasından medet ummaz ve iman etmesi nedeniyle karşılaştığı zorluklara aldırış etmez. Kavimlerine İslam’ı ulaştırmakla görevlendirilen resullerin önlerine çıkan engellere verdikleri şu cevap bu hususa işaret etmektedir. “Bize yollarımızı göstermişken Allah’a niçin güvenmeyelim? Bize ettiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Güvenenler ancak Allah’a güvensinler.” (2)

Bu söz, yol ve tavrından emin, veli ve yardımcısının sonsuz lütfuna erişen inanmış bir kişinin sözü, yolunu gösteren Allah’ın kendisine mutlaka yardım edeceğine inanan bir müminin ifadeleridir. Allah’a sıkıca bağlanan bu yürek artık şaşmaz, onun gücünden ve ilahlığından şüphe duymaz. Karşılaştığı zorluklara aldırış etmez, azimle ve yılmadan yoluna devam eder. İşte bu hakikati kavrayıp yüreğinde hisseden birey, gündelik sıkıntıları, ticaretin kesada uğramasını, ailevi problemleri, yeryüzündeki tağutların aldatma ve tehditlerine boyun eğmez. Âlemlerin rabbine güvenmişken, O’nun aciz kullarından mı korkup çekinir. Kuran’da bu hususla ilgili birçok örnek bulunmakla beraber ikisine işaret edilebilir.

Hz. Musa, Firavuna gitmesinin ardından sihirbazlarla olan mücadelesinde Allah’ın mucizesiyle galip gelmiştir. Bu mucizeye şahit olan sihirbazlar iman etmiş ve Firavun ile aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir:

“Sihirbazlar, “Biz Musa ve Harun’un Rabbine inandık” deyip secdeye kapandılar.
Firavun “Ben size izin vermeden mi O’na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz odur. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz”dedi.
İman eden sihirbazlar: “Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah’ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır”dediler.” (3)

Şahit oldukları mucize, onlara Rabblerinin kim olduğunu gösterdiği gibi imanlarının verdiği azimle Firavunun tehditlerine boyun eğmediler. İman edeli bir an dahi geçmeden kalplerindeki nur onları kapladı, kendilerini yaratanın ve hüküm sahibinin Allah olduğunu anladılar. Galip gelmeleri halinde Firavundan yüksek bir makam bekleyen sihirbazlar (4), dünyalık metaın geçiciliğine aldırmayıp, ölümü göze aldılar. Bu tablo, dünya hayatının gelip geçici olduğunu, kudret ve hüküm sahibinin Allah olduğunu gözler önüne sermektedir. Geçici bir makam ve menfaat için nefsini başkalarına kul edenlere, en ufak bir problemde feryat edenlere, dünyalık bir derdi ahiretin önüne geçirenlere ve aciz nefsime sihirbazların imanı ne de güzel bir örnektir. Şeytanın ve şeytanî insanların desiselerine yenilen, nefsin isteklerine boyun eğen, haramların boyunduruğu altına giren bireyler, geçirdikleri psikolojik travmaların ve ruhi boşlukların çözümünü kendilerini uyuşturan haplarda aramamalıdırlar. İlk bakacakları yer Firavunlara karşı gelebilen, ölümü göze alabilenen ve işkencelere sabredebilen gönüllerdeki imanda aramalıdırlar.

Sihirbazların imanının Ashab-ı Kiramda pek çok örneği vardır. Bu örneklerden biri olan Uhud harbi ile ilgili Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar onlara: “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun” dediler. Bu, onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter. O ne güzel vekil’dir” dediler.” (5) Sayılarının az, teçhizatlarının yetersiz olmasına rağmen düşmanları tarafından korkutulan müminler Allah’a tevekkül ettiler, rablerinin rızasına uydular. Bu tabloda olduğu gibi insan, aciz, güçsüz ve ölümlü varlıklara ve kendi nefsine güvenmek yerine kudret ve celal sahibi, insana şah damarından daha yakın, ölümsüz ve daima dipdiri olan, onu yaratan rabbine güvenirse, işlerin onun elinde olduğuna inanırsa, nefsinin boyunduruğundan kurtulabilir, şeytanın kendisine aşıladığı güvensizlikten yüz çevirebilir.

Tevekkül, dünya hayatına bakış açısını doğru istikamete yöneltir. Sihirbazların, Mısır’ın sahibi olan Firavun’a “Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.” sözleri, dünyanın gelip geçiciliğine işaret etmektedir. Allah’a tevekkül ederek, dünya hayatının bir konaklama yeri olduğuna asıl diyarın ahiret olduğuna inanan mümin, hayatı doğru okur ve dünyanın sıkıntıları arasında kendini kaybetmez. Allah’a tevekkül etmek, kalbe çalışma azmi ve heves kazandırır. Çünkü tevekkül sayesinde insan meşru vesilelere başvurmayı öğrenir. Bu da ona, üretken olmaya teşvik eder. Böylece, hayatın manasını kavrayan, karşılaştığı problemlere karşı Allah’a güvenen birey, güçlü bir iradeye sahip olur ve hem kendine hem çevresine motivasyon kaynağı olur. Dünyanın aldatıcığından yüz çevirerek Allah’ın izniyle cennete kavuşur.

Sonuç olarak, Allah’a güvenmek ve işlerin akıbetini O’na havale etmek kulu psikolojik anlamda rahatlatır. Çünkü insan, sebeplere sarılsa da mutlaka önlem alması gereken bazı açık noktalar kalacaktır. Şu veya bu imkânları seferber eder, ancak hiçbir şey yapamaz. İşte tevekkül bu sıkıntılara karşı onu psikolojik olarak rahatlatır, ona manen doygunluk sağlar.

————————-

1 Müneccid, Salih, Nefis Terbiyesi (trc. Mehmet Seri Doğru), İstanbul, Beka Yay., 2010, s. 265.
2 İbrahim, 14/12.
3 Taha, 20/70-73.
4 Şuara, 26/41.
5 Al-i İmran, 3/173.