Âlemlerin Rabbi olan Allah›a hamdolsun. Bütün davranışlarında Allah’a tevekkül etmenin en güzel örneklerini ortaya koyan Peygamber Efendimiz’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan etbâına salât ve selam olsun.
Müslümanın, bütün işlerinde Rabbine tevekkül etmesi ve tam bir şekilde O’na bağlanması gerekir. Çünkü müslüman yakînen bilir ki, yaratmak, düzene sokmak, zarar ve fayda vermek yalnızca Allah’ın elindedir. Allah’ın olmasını dilediği her şey olur, olmasını dilemediği hiçir şey de olmaz.

Tevekkülün Hakikati

Tevekkül, bir şeyin bütün sebeplerini ve insanın güç yetirdiği bütün gereklerini gerçekleştirdikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Fakat bir şeyin sebeplerini yerine getirmeden, o şeyin neticesini meydana getirmesini Allah Azze ve Celle’den beklemek kuru bir temenni ve büyük bir ahmaklıktır. Temenni ile tevekkül arasındaki farkı en iyi açıklayan şu misaldir: Verimli olan toprağını sulayan, tohumunu eken, güzelce ve yeterli derecede sulayan ve gübresini atan sonra da ekini en güzel bir şekilde vermesini, afetlerden koruyup muhafaza etmesini Allah Azze ve Celle’den uman kişi tevekkül sahibidir. Fakat bu sebeplerden hiçbirini veya çoğunu yerine getirmeden tarladan iyi bir ekin elde edeceğini bekleyen kimse, temenni ve kuruntular içinde bulunan bir ahmaktır.

İşte mü’min kulun da verimli arazi sahibi gibi olması gerekir. Geciktirmeden ve savsaklamadan yapacağı işin başarıya ulaşması için gerekli olan bütün maddi-manevi sebepleri yerine getirdikten sonra fayda ve zarar kendisinin elinde bulunan Allah Teâlâ’nın, o işte onu destekleyerek başarıya ulaştırmasını ummalıdır. Bu konuda bütün ciddiyet ve gayretleriyle çalışanları destekleyip başarıya ulaştıracağını vaad eden Allah Teâlâ’dan, başarıya görürecek maddi-manevi sebepleri doğru bir şekilde yerine getirebilmesi için kendisine yardımcı olmasını dilemelidir. Kendisi görevini doğru bir şekilde ve eksiksiz olarak yerine getirdikten sonra Allah Teâlâ’nın hikmetine teslim olmalı, O’nun vaadine tam olarak güvenmeli ve zaman uzayıp gitse de asla umudunu yitirmemelidir. Yakînen bilmelidir ki kendisinden talep edilen şey, görevlerini yerine getirmesidir. Yoksa neticeyi meydana getirmesi değildir. Tarla sahibi bütün sebepleri yerine getirdikten sonra tam bir ümit içinde ekinin çıkmasını bekler ve bu noktada onun yapabileceği bir şey yoktur. Bilmediği bir hikmetten dolayı ekin çıkmayabilir. Veya çıktıktan sonra bir afete maruz kalabilir. Böyle olması tekrar tekrar bütün sebepleri yerine getirerek tarlayı ekmesine mâni olmaz. İşte mü’min bir kulun durumu da böyledir. Neticenin hâsıl olması onun vazifesi değildir. Bu, her şeyin sahibi olan Allah Teâlâ’nın hikmetine bağlıdır. Bu konuda önemli olan, en zor şartlarda dahi mü’min kulun ümidini kaybetmemesi ve âkıbetin muhakkak surette takva sahiplerine ait olacağını yakînen bilmesidir.

Her konuda olduğu gibi bu hususta da bizim için en güzel örnek, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O, en zor şartlarda dahi ashabını müjdeliyor ve o korku günlerinden sonra emniyet günlerinin geleceğini haber veriyordu. Savaşın en çetin anlarında dahi Kisra ve Kayser’in hazinelerinin müslümanlar tarafından ganimet alınacağını söylüyordu. Bu konuda şu hadis’i şerif üzerinde iyice düşünmek gerekir. Ebû Abdullah Habbab b. el-Eret radıyallâhu anhu şöyle demiştir: «Biz, şikâyette bulunmak için, âbasını yastık edinerek Ka’be’nin gölgesinde dinlenmekte olan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına vardık ve: “Artık bizim için yardım dilemez misin? Artık bizim için dua etmez misin?” dedik. O da şöyle buyurdu: “Sizden öncekilerden bir adam yakalanır ve o, yerde bir çukur kazılarak oraya konulurdu. Sonra da testere getirilerek başının üzerine konulur ve adam iki parçaya biçilirdi. Diğer bir adamın eti kemiklerinden demir taraklarla taranırdı. Yine de bu, onu dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki, muhakkak Allah Teâlâ bu işi (dinini) tamamlayacaktır. Öyle ki bir binici San’a’dan Hadramevt’e kadar gidecek ve Allah’tan, bir de koyun sürüsü için kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” (1)

Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hicret esnasında, bir insanın alabileceği bütün tedbirleri almasına ve imkân dahilinde olan bütün sebeplere başvurmasına rağmen yine de müşriklerin mağaranın ağzına kadar ulaşmaları ve Peygamber Efendimiz’in arkadaşının bir insan olarak telaşlanması üzerine şöyle buyurmuştu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?” Nitekim Allah Teâlâ, çok önemli olan bu anı ezeli kelamında bizim için ebedileştirerek şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bunun ona bir zararı olmaz); ona Allah yardım etmiştir. Hani kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı. Hani onlar mağaradaydı ve o, arkadaşına: “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (Tevbe; 40)

Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir Savaşı’nda bir insan olarak alabileceği bütün tedbirleri aldıktan ve yerine getirmesi gereken bütün sebepleri gerçekleştirdikten sonra, Rabbi Azze ve Celle’nin vaadine olan derin itimadını ve âlemlerin Rabbi’ne olan engin tevekkülünü ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Eğer (müslümanlardan oluşan) şu grup yok olacak olursa; artık Sana yeryüzünde ibadet edilmez.”

Tevekkülün Menbaı

Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmek, imanın en temel gereklerindendir. Bu tevekkülün kaynağı ve menbaı da kadere kesin bir şekilde iman etmek, her şeyi yaratanın ve düzene koyanın Allah olduğunu, yaratılmışlardan hiçbirinin ne kendisi ne de başkası için fayda veya zarara malik olmadığını, faydanın da zararın da mutlak olarak Allah’ın elinde olduğunu kesin bir şekilde bilmektir. Burada İbni Abbas radıyallâhu anhuma’nın rivayet ettiği şu hadis’i şerifin üzerinde durmak gerekir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın ahkâmının hududunu muhafaza et ki, O da seni muhafaza etsin. Allah Teâlâ’nın hukukuna riayet et ki, O’nu karşında bulasın. Muhtaç olduğun bir şeyi isteyeceğin zaman sadece Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen sadece Allah’tan dile. İyi bil ki, bütün ümmet (insanlar) toplanıp sana fayda vermeye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın yazıp takdir ettiği kadarıyla sana faydalı olabilirler. Yine biraraya gelip sana bir zarar vermeye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın takdir ettiği kadarıyla sana zarar verebilirler…” Bu hadisin bir diğer rivayetinde şu ziyade vardır: “Bilesin ki senin başına gelmeyen şey, başına gelecek değildi. Senin başına gelen şey de başına gelmeyecek değildi. Bil ki, (ilâhî) yardım ve zafer sabır ile beraberdir. Genişlik ve rahatlık da meşakkatle beraberdir. Her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır.” (2) Görüldüğü gibi mü’min kulun görevi Allah’ın ahkâmına riayet etmek, O’nun emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat sürmek, O’nun rızası dairesinde yaşamak ve bütün zorluklara karşı sabır zırhına bürünmektir. Bununla beraber zararın da faydanın da, başarının da başarısızlığın da Allah’ın elinde olduğunu bilerek, Allah’ın tevfikini sağlayacak sebepleri yerine getirip, Allah’ın yardımsız bırakmasına neden olan sebeplerden sakınmaktır. İnsanın ruhunu teskin etmede, kalbini ve duygularını mutmain kılmada bu tevekkül anlayışı, şifalı bir iksir gibidir.

Allah, Kendisine Tevekkül Edenlere Muhakkak Yardım Edecektir

Allah Teâlâ, kendisine tevekkül eden ve bütün işlerini kendisine havale eden kuluna yeterlidir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.” (Talak; 3) Başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah, kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Allah, kimi de hidayete eriştirirse, onun için bir saptırıcı da yoktur. Allah, intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil midir?” (Zümer; 36, 37)

Özellikle de Allah’a davet etmek, O’nun kelimesini yüceltmek ve Allah’ın düşmanlarına karşı cihad etmek hususunda kendisine tevekkül edenlere Allah Teâlâ mıuhakkak yardım edecektir. Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ ve Hz. Harun aleyhimesselam’dan hikâye ederek şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: “Rabbimiz! Biz gerçekten, onun (Firavun’un) bize karşı taşkın bir tutum takınmasından ya da azgın davranmasından korkmaktayız.” Allah Teâlâ, Firavun gibi azgın ve Rabb olduğunu iddia edecek kadar ahmak olan bir adama gönderdiği bu iki elçisine şu kesin cevabı vermiştir: “Dedi ki: “Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim; işitmekteyim ve görmekteyim.” (Tâ-Hâ; 45,46) Yardım etmek ve desteklemek anlamındaki bu beraberlik, sadece peygamberlere mahsus değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın bütün müttaki kulları için geçerlidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Çünkü Allah, kötülükten sakınanlar ve güzel amel işleyenlerle beraberdir.” (Nahl; 128)

Allah Teâlâ, kendi dininin yardımcılarını asla yardımsız bırakmayacağını ve muhakkak onlara sahip çıkacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye mutlak surette kâdirdir. Onlar, başka değil, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kâfirleri) diğer bir kısım insanlarla (mü’minlerle) defetmeseydi; mutlak surette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çokça anılan mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür ve galiptir. Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve münkeri nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hacc; 39-41)

Rabbine itimad ve tevekkül eden mü’min kul, artık kâmil manada Rabbine güvenir ve O’nun kendisine yardım edeceğini, kendisini müdafaa edeceğini ve şerleri kendisinden defedeceğini yakînen bilir. Kâmil bir tevekkül ile Rabbine itimad eden mü’min kul, şu ayet’i kerimelerde geçen müjdelere nâil olacaktır: “Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur. Muhakkak ki Allah, hainleri ve nankörleri sevmez.” (Hacc; 38) “Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (Sâffât; 171-173) “Allah: “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücâdele; 21) “Hiç şüphesiz Biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da şahitlerin (şahitlik için) duracakları gün de elbette yardım edeceğiz.” (Mü’min; 51)

Fakat Allah Teâlâ’nın yardımı için belirli bir vakit veya muayyen bir şekil belirlemek asla doğru değildir. Mü’min bir kulun böyle bir düşünceye kapılması asla caiz olmaz. Zira o vazifelidir ve Rabbine itimad edip tevekkül ederek vazifesini icra etmekle görevlidir. Onun hizmetinin neticesini istediği vakitte ve dilediği şekilde meydana getirmek tamamen Allah Teâlâ’nın hikmetine bağlıdır.

Allah Teâlâ, tarih boyunca dinine yardım edenlere muhakkak yardım etmiş, onları galip kılmış ve güzel âkıbet onların olmuştur. Ancak bu bazen onların hayatlarında, bazen de vefatlarından sonra olmuştur. Allah Teâlâ, muhakkak onların düşmanlarından intikam almıştır. Fakat bu intikam, Allah Azze ve Celle’nin hikmetine uygun olarak bazen onların vefatlarından çok sonraları olmuştur. Bu da dünya hayatındaki yardım ile sınırlıdır. En büyük yardım ve zafer, kıyamet gününde meydana gelecek ve Allah Teâlâ, peygamberleri ve onlara tâbi olanları aziz kılacak, onların düşmanlarını da zelil edecektir.

İşte bütün bunlardan dolayı kalbi Allah›a bağlı olan mü’min kulun ümitsizliğe kapılması asla doğru değildir. Zira ümitsizlik ancak Allah ile bağları bulunmayan kâfirlerin kalplerine girebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf; 87)

Mü’min kulun, Rabbi ile olan bu kuvvetli bağı ve bu şekilde O’na tevekkül etmesi, her türlü zorluğu onun için kolaylaştırır, acılarını hafifletir ve insanlardan korkmayı onun kalbinden söküp atar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: “(Düşmanlarınız olan) insanlar, size karşı (asker) topladılar; aman korkun onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân; 173)

Peygamberlerin ve mü’minlerin, Allah’ın düşmanları olan kâfirlerle mücadelelerinde en büyük dayanakları Rabblerine tevekkül etmeleridir. Ancak bununla başarıya ulaşırlar ve Allah’ın yardımına mazhar olurlar. Şu ayet’i kerimeler bu hakikati ne kadar da çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir: “Peygamberleri onlara şöyle demişti: “Biz ancak sizin gibi bir insanız; ancak Allah (peygamberlik nimetini) kulları arasından dilediği kimselere lütfeder. Allah’ın izni olmadıkça bizim size (istediğiniz) apaçık bir delil (mucize) getirmemize imkân yoktur. Artık mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etmelidir. Hem bize yollarımızı da göstermişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere elbette dayanacağız. Artık tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir. Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Kesinlikle şunu bilin: sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rabbleri kendilerine şunu vahyetti: “Biz, o zalimleri muhakkak helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz. İşte bu, Benim makamımdan korkanlara, Benim tehdidimden korkanlara mahsustur.” Ve fetih (ve yardım) istediler. İnat eden her zorba ise zarara uğradı (helak oldu).” (İbrahim; 11-15)

Mü’min kul, bütün güç ve kuvveti elinde bulunduran, her şeyin sahibi ve mâliki olan, el-Azîz sıfatı ile muttasıf bulunan Allah›a sığınır ve O›na tevekkül ederse; artık bâtıl onun gözünde büyümez ve bâtıl ehlini gayet hakir, zayıf, güçsüz, dayanıksız ve kıymet verilmeye değmeyecek kadar zelil bilir. Çünkü o imanın izzetini tatmıştır. “Oysa izzet Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn; 8) “Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.” (Tevbe; 129)

Tevekkülün Mükâfatı

Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmenin hem dünyada ve hem de ahirette çok büyük bir mükâfatı bulunmaktadır. Dünyadaki mükâfatı; yukarıda da geçtiği üzere Allah’ın yardımı, başarılı kılması, vaad etttiği zaferini lütfetmesi ve hesapsız bir şekilde rızıklandırmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “…Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Talak; 2, 3)

Ömer ibnü’l-Hattab radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim: “Eğer siz Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam doymuş olarak dönerler.” (3) Mü’min kul da aynı kuşlar gibi sabah evinden endişesiz ve boş düşüncelere kapılmadan çıkacak, rızkını arayacaktır. Bununla beraber rızkının Allah’ın elinde olduğunu bilecektir.

Tevekkülün ahiretteki mükâfatı ise, hesapsız bir şekilde cennete girmektir. Abdullah b. Abbas radıyallahu ahuma dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir-iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana: “Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!” dediler. Baktım; çok büyük bir karaltı. “Diğer ufka bak” dediler. Baktım, o tarafta da büyük bir karaltı. “İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız azapsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır” dediler. (İbni Abbas diyor ki:) “Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselam kalkıp evine gitti. Oradaki sahabeler bu hesapsız azapsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Kimileri: “Bunlar Peygamber’in sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken; kimileri de: “Bunlar İslam geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu. Onlar bu mes’eleyi tartışırken Peygamber aleyhisselam çıkageldi ve: “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu. “Hesapsız azapsız cennete gireceklerin kimler oldukları hakkında konuşuyoruz” dediler. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Onlar rukye yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve sadece Rabblerine tevekkül edenlerdir.” (4)

Bu makalemizi şu hadis’i şerifle bitirirsek, hitâmı misk olur: Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhuma şöyle dedi: «Hasbünallâhu ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!)” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhisselam söylemiştir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, onlardan korkun!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” demişlerdi.” Buhari’nin diğer bir rivayetinde Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhuma şöyle demiştir: “Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselam’ın son sözü, “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir!” demek olmuştur.” (5)
“Allah’ım! Rahmetini umarız. Bir an bile bizi nefsimizle başbaşa bırakma. Bütün işlerimizi Sen düzene koy. Sen›den başka ilâh yoktur.”

————————-

1. Buhari, İkrâh: 1
2. Sahih bir hadistir. Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme: 59; İmam Ahmed, Müsned: 1/293
3. Tirmizi, Zühd: 33; İbni Mâce, Zühd: 14
4. Buhari, Tıb: 17, 42; Müslim, İman: 374
5. Buhari, Tefsîru Sûret-i Âl-i İmrân: 13