Hamd, tevbe kapısını can boğaza gelinceye ve güneş batıdan doğana kadar açık bırakan Allah’a, salât ve selâm ise, “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim.” (1) ve “Ey insanlar! Allah’a tevbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tevbe ederim.” (2)buyuran ve tevbenin yollarını ümmetine en güzel şekilde uygulayarak öğreten efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun.

Rabbine karşı pek nankör olan insan, özünde bulunan unutkanlığı sebebiyle çoğu zaman kendisine verilen nimetlere şükür vazifesini ifa edememiş, bununla da kalmayıp çoğu kere haddi aşarak helâke uğramıştır. Tarih boyunca devam edegelen insanlık sürecine göz atacak olursak, bu sürecin daha Hz. Âdem aleyhisselâm’ın, Rabbinin yasak ağaca yaklaşmamasına dair ikazını unutmasıyla başladığını görürüz. Neticede şeytanın telkinleri ve iğvasıyla cennetten kovulmasına sebebiyet veren bu unutkanlık ve önünde duran şehvet unsurlarının tümü, insanı eşrefi mahlûkattan (yaratılmışların en şereflisi olmaktan), esfeli safiline (aşağıların en aşağısına) doğru sürüklemiştir. Peki, insanın tevbesine mani olan ve insanın, şeytan ve avânesinin yanında yer almasına sebebiyet veren özellikler nelerdir? Bunların bir kısmını maddeler halinde özetle şöyle sıralamak mümkündür.

Mal Edinme Hırsı:

Allahu Teâlâ’nın da “Muhakkak o (insan), mal sevgisine son derece düşkündür.” (3) buyruğunda olduğu gibi mal tutkusu, insanda yaşlansa da azalmayan bilakis devamlı artan bir özelliktir.

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.” (4)

İnsana süslü gösterilen hususlardan olan kadın ve çocuklardan sonra gelen ve bütün kısımlarıyla birlikte ayette de izah edildiği gibi insanı etkisine alan dünyevi metaların en öncelikli olanlarındandır.

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” (5)

Neticede mal elde etme arzusu ve hayatını bunları elde etme çabasıyla geçirmek, helal ve harama dikkat etmemeye ve bu yolda ömrünü tüketmeye sebep olur. Ve bu durumda tevbeye mani olan en büyük engellerden birisidir.

Gaflet ve Cehalet:

Ne acıdır ki: “Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” (6) ayetinde vasfedilen insan, Rabbini tanımak için çabalamadığında çoğu kez günah bataklığına düşmüş ve dünya gözüyle düştüğü yerin, içerisinde yüzüp ferahlayacağı bir yer olduğunu zannetmiştir. Hakikat gözüyle olayları ve içinde bulunduğu halini anlayamadığı için, ilk anlık ferahlığın neticesinin bataklığa daha bir gömülmek ve içinde kaybolmak olduğunu idrak edememiştir. Dalgınlık şeklinde izah edeceğimiz gaflet anı da, kişiyi içinde bulunduğu durumun olağan bir hal olduğunu zannetmesine ve sıradan bir husus gibi değerlendirip yaşantısına devam etmesine sebebiyet verir.
“Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar.” (7) ayetinde belirtilen cehaletten kaynaklanan boş kuruntular insanı daima yanlışa ve hataya sürüklemiş ve günaha düşmesine sebep olmuştur. Tabii ki bu gaflet ve cehalet halinin devam etmesi de kişinin tevbe etmesine fırsat vermediği gibi yanlışa düştüğünü dahi hissettirmemiştir.

Günahı Küçümsemek, Günahların Günah Olduğuna İnanmamak ve Günahta Israr Etmek

Bu durum Allah’tan korkmamaya sebep olur. Kur’an ve sünnette bildirilen günahlara inanmamak ise kişiyi küfre sürükler. Bu durum ise bizzat günah işlemekten daha büyük bir günahtır. Bir insanın uğrayabileceği en büyük musibettir. Neticesi ise ebedi azaptır. Cezası bu kadar büyük, ağır ve uzun olan küfür ve inkârın en küçük bir akli ve ilmi delili, dayanağı, gerekçesi ve mazereti yoktur. Bu durum tamamen inadın ve günahlara mübtelâ olmanın kötü bir sonucudur.
“İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.” (8)

Bir Gün Günahlardan Bıkacağını Zannetmek, İleride Tevbe Edeceğini Düşünmek, Ertelemek ve Umutlara Aldanmak:

Bu husus şeytanın vesveselerinden bir tanesidir. Günah işleyenlerin büyük bir çoğunluğu bunu düşünürler. Fakat bu düşünce yanlıştır. Çünkü kişi yaşamakta olduğu zamandan sonraki bir zamanda var olabileceğini garantileyemez. Her gün söylenilen “yarın” sözcükleri devam eder, durur. Nedense o “yarın”ların bir türlü “bugün”ü gelmez. Neticede şeytanın arkadan yaklaşması sonuç verir ve kişi tevbe edemeden ilahi huzura göçer, gider.
“Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüphe ve vesveseler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüphe ve vesveseyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm’dir (herşeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)” (9)

Haramda Lezzet Bulunması ve Şehvete Düşkün Olmak:

Bu durumu yok edebilmenin yolu aynı lezzetin helâl olan şeylerde de bulunduğunu, hatta daha fazla bir şekilde olduğunu düşünmektir. Çünkü Allahu Teâlâ bir şeyi haram kılmışsa, onun cinsinden olan diğer birçok şeyi de helâl kılmıştır. Dolayısıyla helâl dairesi oldukça geniştir. Unutmayalım ki dünya şehvetlerle kuşatılmıştır. Ancak cennet nimetlerinde olduğu gibi hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelemeyecek derecede saymakla bitirilemeyecek olan onca nimete karşı yasak ağaca yaklaşmak tutkusu insanı bu feci akıbete düşürmüştür. Tarih boyunca insanlık, helâl nimetlerin zevkini tatmadan haramla meşgul olmanın kendisine kaybettirdiği şeyin ne kadar güzel ve değerli olduğunu maalesef anlayamamış ve aşağıların aşağısına sürüklenip düşmeye devam etmiştir.

Konuyla alâkalı olarak şu kıssayı anlatmakta büyük bir fayda olacağını umarız.

“Kumandan Bedruddin Yusuf b. Seyfeddin el-Mihmandar diyor ki: Bana Kahire valisi Şuca’uddin Muhammed eş-Şirazi anlattı. Mısır’da Said bölgesindeki bir memlekette adamın birine misafir oldum. Bizi ağırladı ikramda bulundu. Adam ihtiyar, çok esmer biriydi. Çocukları geldi, renkleri parlaktı çok da güzel idiler. Biz de sorduk, “Senin çocukların beyazlar sen ise çok esmersin. Nasıl oluyor.” Bize dedi ki: “Bunların annesi Frenktir. Salahaddin Eyyübi döneminde Hıttin’de onu aldım. Dedik ki, “Nasıl aldın?” Dedi ki: “uzun hikâye” dedik ki, “olsun anlat.” Dedi ki: “Bu bölgedeyken keten ektim. Toplaması ve ayıklanması beş yüz dinara mal oldu. Satmaya kalkınca maliyeti kadarını verdiler, fazlasını veren olmadı. Bana onu Şam’a götürmem söylendi. Şam’a getirdim, orada da beş yüzden fazlasını veren olmadı.” Bana dediler ki: “Vadeli sat belki yol paranı da çıkarırsın. Bir kısmını altı aylık vade ile sattım, geriye kalanı yanımda tuttum. Bir dükkân kiraladım, altı ay dolana kadar da peyderpey satmayı planlıyordum. Dükkânımda satış yaparken Frenkli süvarilerden birinin hanımı keten almak için geldi. Onlar çarşılarda örtüsüz gezerler. Güzelliği başımı döndürdü. Sattım para da almadım. Kadın birkaç gün sonra tekrar geldi, bu sefer daha fazla aldı ben yine para almadım. Sonra bana gidip gelmeye başladı. Ona tutulduğumu anlamıştı. Yanında ihtiyar bir kadınla gelirdi. Ona dedim ki: “Ben bu kadına âşık oldum. Ona ulaşmak için bana nasıl bir yol bulursun.” Bunu kadına söyleyince kadın, “üçümüzün de canına okurlar” dedi. Dedim ki: “onunla beraberliğim canımı götürecekse, bu hiçbir şey değil.” Kadına dönüp bir şeyler konuştular sonra da aralarında geçen konuşmaları bana anlattı.” Sonunda ona elli dinar vermem mukabilinde bana gelmesi üzerine anlaştık. Tam elli dinar tartıp kocakarıya verdim. Bana dedi ki: “yerini hazırla bu gece sendeyiz.” Ben de gittim yiyecek, içecek, helva, mumlar v.s. aldım, geldim. Evim denize bakıyordu, mevsim yazdı. Evin damını döşedim, hazırladım. Kadın geldi, yedik içtik gece yarısını ettik. Ay ışığında uzandık. Kendime dedim ki, “Allah’tan utanmıyor musun? Yabancı bir adamsın. Denize karşı, göğün altında… Hıristiyan bir kadınla Allah’a isyan ediyorsun. Hem dünya, hem de ahiret azabını hak edeceksin. Allah’ım! Şahit ol ki ben senden utandığım, azabından korktuğum için bu gece bu kadına dokunmayacağım. Ardından uykuya daldım. Seher vaktinde öfkeli bir şekilde kalktı ve gitti. Ben de dükkânıma gidip oturdum. O esnada yine öfkeli bir yüz ifadesiyle yanımdan geçti. Ay parçasıydı mübarek. Dağıldım. Kendi kendime dedim ki: “Kimsin sen böyle bir kadını bırakıyorsun. Cüneyd-i Bağdadi mi yoksa es-Seri es-Sakati mi?” Kocakarının peşine düştüm ve dedim ki “tekrar gelin.” Dedi ki, “Mesih’e yemin olsun ki, yüz dinar vermeden dönmeyiz.” “Tamam” dedim, dükkânıma döndüm yüz dinar tartıp verdim. İkinci kez eve geldiler ama ben yine iffetli davranıp bir şey yapmadım. Allah için ona dokunmadım. O evine, ben dükkânıma gittim. Sonra tekrar yanıma geldi, benimle konuştu, halimi garipsemişti. Şöyle dedi: “Mesih’e yemin olsun ki artık beş yüz dinar vermeden beni elde edemezsin, hasretimle ölüp gidersin.” Bir an titredim. Bunun üzerine meramıma ulaşmak için ketenin bütün parasını bu uğurda feda etmeyi göze aldım. Ben bu işlerle uğraşırken tellal şu fermanı ilan etti: “Müslümanlar! Sizinle aramızdaki ateşkes bitti. Burada yaşayan Müslümanlara bir hafta mühlet veriyoruz. İşlerini bitirip memleketlerine dönsünler.” Bundan sonra kadınla irtibatım kesildi. Ben de ketenin parasını toparlamaya geriye kalan miktarı elimden çıkarmaya çalıştım. İyi mal toplayıp Akka’dan çıktım. Ancak kalbim o Frenk kadının tutkusuyla doluydu. Dimeşk’a vardım malı iyi bir paraya sattım. Çünkü ateşkesin bitmesiyle artık mal gelmiyordu. Allah’ın lütfu ile iyi bir kâr kazandım. Bu sefer cariye ticareti yapmaya başladım. Amacım kalbimdeki o kadının tutkusunu silmekti. Üç yıl geçti. Ardından Hıttin zaferi kazanıldı. Selahaddin bütün sahil memleketlerini kurtarmıştı. Benden sultan için bir cariye istendi. Çok güzel bir cariye vardı elimde yüz dinara sattım. Bana doksan verdiler, on alacaklı kaldım, hazinede bulamadılar. Zira malların hepsini savaş için harcamıştı. Durumu sultana haber verince dedi ki, “Frenk cariyelerinin olduğu bölüme götürün. Beğendiği bir cariyeyi on dinar karşılığında alsın.” Oraya geldiğimde o Frenkli cariyeyi tanıdım. Dedim ki: “Şu kadını bana verin.” Onu alıp çadırıma doğru gittim. Dedim ki, “Beni tanıdın mı?” dedi ki “Hayır.” Dedim ki: “Ben seninle arasında şu şu olaylar geçen falanca tüccarım. Benden o kadar altın aldın sonra beş yüz dinar vermeden sana ulaşamayacağımı söylemiştin. Bak görüyorsun seni on dinara aldım.” Dedi ki: “Elini uzat. Ben, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik ederim.” dedi ve ardından Müslüman oldu. Ben de dedim ki: “Allah’a yemin olsun ki, kadı huzurunda nikâh kıymadan ona dokunmayacağım.” İbn Şeddad’a gittim durumu ona anlattım. Olaya çok şaşırdı. Nikâhımızı kıydı o gece benim oldu. Sonra Dimeşk’a döndük. Birkaç ay sonra yapılan anlaşma neticesinde esirlerin geri verilmesi için ilan verildi. Kadın erkek bütün cariyeler iade edildi. Bir tek benim yanımdaki kadın kaldı. Kadının yerini araştırmaya başladılar. Sonunda benim yanımda olduğunu ihbar ettiler. Geldiler kadını benden istediler. Sinirli, rengim atmış bir şekilde eve geldim. Kadın dedi ki: “Ne oldu sana, başına bir şey mi geldi? Dedim ki: “Sultanın elçileri geldi bütün esirleri topladılar, seni de istiyorlar.” Kadın dedi ki: “Bir şey olmaz, beni onlara götür ben ne diyeceğimi biliyorum.” Ben de kadını aldım sultanın huzuruna götürdüm, elçi de yanında oturuyordu. Dedim ki: “İşte yanımdaki kadın budur.” Sultan sordu: “Memleketine mi dönmek istersin yoksa kocanın yanında kalmak mı? Zira sen de diğerleri de artık esir değilsiniz.” Kadın sultana dedi ki: “Ben Müslüman oldum, şu anda hamileyim, karnım gördüğünüz gibi. Frenklerin benden alacağı bir şey de kalmadı.” Elçi ona şöyle sordu: “Hangisini daha çok seviyorsun? Bu Müslüman kocanı mı, yoksa (eski) süvari kocanı mı?” Sultana verdiği cevabın aynısını ona da verdi. Bu sefer elçi yanındaki Frenklere şöyle dedi: “Kadının sözünü duydunuz.” Ardından elçi bana şöyle dedi: “Hanımını al git.” Ben de onu alıp gittim. Ancak hemen arkamdan haber geldi. Annesi ona bir emanet gönderdi, “kızım şu an esirdir, çıplaktır. Bu sandığı ona teslim etmeni istiyorum” dedi. Ben de sandığı aldım ve evimize gittik. Sandığı açtığımda ona sattığım kumaşı gördüm yanında da iki kese vardı, elli ve yüz dinarlık keseler. Hala benim bağladığım ip üzerinde, değişmemiş. İşte bu gördüğünüz çocuklar da o kadından, yediğiniz yemeği de o yaptı.”
Abdulfettah diyor ki: “Bu ve benzeri kıssalardan açıkça görüldüğü gibi… Kim dini uğrunda haramdan vazgeçerse Allah arzuladığı şeyi, helâl bir yolla kendisine nasip eder. Kul peşin amel ederken Allah o mükâfatı vadeye bırakmaz.” (10)

Allah’ın Rahmetinin Geniş Olduğunu Düşünmek ve Affını Ümit Etmek:

Allah’a yönelip tevbe etmek yerine O’nun azabından kendini emin görmek veya bu hususta Allah’ın bir vaadini almışçasına rahat davranışlar sergilemek asla bir Müslümana yakışmaz. Çünkü bu lanete ve gazaba uğramış olan israiloğullarının özelliğidir.

“Bir de dediler ki: “Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz”. De ki; “Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (11)
Allahu Teâlâ yanlızca tevbe edenleri affedeceğini vaad etmiş ve tevbe etmeyenleri zalim olmakla vasıflandırmıştır.

“Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (12)

“Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir.” (13)

Oysa Allahu Teâlâ tevbe edenleri sevdiğini bizlere birçok ayetinde bildirmiştir. Tevbeden mahrum insanlar Allahu Teâlâ’nın sevgisinden de mahrum kaldıklarını unutmamalıdırlar.

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber’i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” (14)

“Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” (15)

Günah Üzerine Vaad Edilen Ahiret Azabının Hali Hazırda Gözler Önünde Olmaması:

Dünyada işlenen suçların en sert bir şekilde cezalandırıldığını gören bir kişi bundan çekinecek ve kolay kolay aynı hataya düşmeyecektir. Çünkü neticede ne ile karşılaşacağını görmüş, aynı felakete uğrar endişesiyle o suça cüret dahi edememiştir. Nedense ahiret azabını görmeyişimiz, aciz ve kıt olan akıllarımızla bu azabın şiddetini idrak etmekten aciz oluşumuz, bu durumu gözümüzde küçük görmeye ve önemsiz bir durum gibi kabullenmemize sebep olmuştur. Bu sebebi etkisiz kılmanın yolu ise bu azabın elbet bir gün geleceğini düşünmek ve yakînen inanmaktır.

“İnkâr edenler: “Bize o kıyamet saati gelmez.” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. O’nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (16)

Mutlaka gelecek olan şey hazır olandan farksızdır. Bu yaşadığımız gün, dün daha hazır değildi. Aynı şekilde yarın da, bugün hazır değildir. Fakat bugün gelmiş ve yarın da gelecektir. Nedense insanlar yarını bekledikleri kadar kur’an’da “yarın” diye isimlendirilen ahireti beklememektedirler.

“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (17)

Kaldı ki ölüm yarından da yakın olabilir.

“…Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.” (18)

Sonuç olarak tevbenin önündeki engeller ne kadar çok olursa olsun kulun daima Allah’a yönelip O’ndan bağışlanma dilemesi gerekir. Unutmayalım ki bize kendimizden ve Ana-babamızdan daha fazla değer veren ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Tevvab (Tevbeleri çokça kabul eden) ve Gaffar ( çokça bağışlayan) olan bir Rabbimiz var. Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra da ona tevbe ediniz. (19)
Selam ve dua ile.

———————————–
1. Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce, Edeb 57
2. Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57
3. Adiyat Sûresi: 8
4. Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27.
5. Ali-İmran Sûresi: 14
6. Ahzab Sûresi:72
7. Bakara Sûresi:78
8. Nisa Sûresi: 137
9. Hacc Suresi: 52
10. Bu kıssayı Büyük Edip Alauddin Ali b. Abdullah el-Guzuli ed-Dimeşki (ö. 815 h.) Metali’ul-Budur fi Menazili’s-Surur” adlı eserinde (c.1 s.207) nakletmektedir.
11. Bakara Sûresi: 80
12. Nur Sûresi:31
13. Hucurat Sûresi:11
14. Tahrim Sûresi:8
15. Bakara Sûresi:222
16. Sebe Sûresi: 3
17. Haşır Sûresi:18
18. Lokman Sûresi:34
19. Bkz. Hûd Sûresi: 3