Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası çok ağır ve büyük lütuf sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye hamd olsun. “Vallâhi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim” buyuran Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun güzide ashabına ve âl-i beytine salât ve selam olsun.

İmdi; Allah Teâlâ›nın biz kullarına olan en büyük lütuflarından biri de şüphesiz ki tevbe kapısını açık tutması ve can boğaza dayanıncaya kadar biz kullarının kendi dergâh-ı rahmetine yapacağımız samimi ilticâlarımızı kabul buyurmasıdır. İşlenen günahın çirkinliğini görerek pişman olmak ve o günahtan el çekip Allah’a dönmek tevbe; bu günah pasının kirlettiği ve kararttığı kalbimizi temizleyip tekrar parlatmasını yüce Mevlâ’mızdan niyaz etmemiz ise istiğfârdır. Tevbe ve istiğfâr, Allah’a kulluğun/ubûdiyetin en açık alametlerinden birisidir. Duanın en önemli bir bölümü ve ibadetin en mühim bir gayesi de yine tevbe ve istiğfârdır.

Bilinmelidir ki, bu kadar önemli bir ibadet ve kulluk olan tevbe ve istiğfârın mahiyeti, şekli ve şartları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye ile belirlenmiş olup; her hevâ sahibinin arzusuna bırakılmış değildir. Fakat buna rağmen bid’at ehli olan bazı kesimler bu önemli ibadeti, uygulamada bir takım tahriflere ve sünnetten sapmalara maruz bırakmış ve kendi hevâlarına göre bir takım şartlara bağlamışlardır. Kendilerini tasavvufa nisbet eden bazı gruplara göre, tevbenin kabulü için belirli yerlere gitmek ve belli bazı kimselere el vermek neredeyse şart gibi kabul edilmektedir. Bunun şart olduğunu açık bir şekilde ifade etmeseler de, uygulamada bu şartmış gibi davranmaktadırlar. Şeyhlerinin kendilerinden tevbe alması için, onların bulundukları köy, kasaba veya şehirlere seyahat etmekte ve seferler düzenlemektedirler. Bu maksatla şeyhlerinin huzurunda bazen binlerce kişi toplanmakta ve ancak uzatılmış halatlardan tutarak tevbe verebilmektedirler. Böyle bir uygulama ne asr’ı saadette, ne hulefâ’i râşidin döneminde ve ne de selef’i salihinin hayatında bulunmamaktadır. Tasavvufun saf, Kur’an ve sünnete muvafık olduğu dönemlerdeki Rabbânî âriflerin hayatında da böyle bir uygulamaya rastlanılmış değildir. Çünkü onlar Kur›an ve sünnete sımsıkı sarılmakta ve selef’i salihinin yoluna tâbi olmaktaydılar. Nitekim bu taifenin en önde gelenlerinden birisi olan büyük ârif Cüneyd el-Bağdadî şöyle demektedir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in izine/adımlarına tâbi olmak dışında bütün yollar kapalıdır.” Yine şöyle demektedir: “Kur’an’ı hıfzetmeyen ve hadis yazmayan kimselere bu hususta (tasavvuf yolunda) tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilim ve yolumuz, Kur’an ve sünnet ile kayıtlıdır.” (1)

İşte bundan dolayı bu uygulamanın Kur›an ve sünnete muvafık olmadığının iyice anlaşılması için, Kur’an ve sünnete göre tevbe’nin şartlarını özet bir şekilde arzedelim: Bu konuda fakih ve muhaddis olan büyük ârif İmam Nevevi rahimehullah şöyle demektedir:

“Âlimlere göre insan, yaptığı her günahtan dolayı tevbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a karşı olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan tevbe etmenin üç şartı vardır:
O günahı terketmek
Onu yaptığına pişman olmak
Bir daha yapmamaya karar verip azmetmek
Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tevbe edilmiş olmaz.
İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan tevbe etmenin dört şartı vardır:
Üçü yukarıda sayılan şartlardır. Dördüncüsü de kul hakkından arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle olur: Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir. Eğer “zina etti” diye iftira atmak gibi bir suçtan dolayı ceza görmeyi gerektiriyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma imkânı verir veya ondan kendini bağışlamasını ister. Eğer bu kul hakkı birini çekiştirme suçu ise, o kimseden af diler.
İnsanın yaptığı her günahdan dolayı tevbe etmesi gerekir. Günahlarının bir kısmından tevbe ederse, Ehl-i sünnet’e göre, sadece o günahları hakkında tevbe etmiş sayılır; tevbe etmediği günahları devam eder.” (2)

Bütün bunların Kur’an ve sünnetteki delilleri için Riyâzü’s-Sâlihin’in tevbe bölümüne bakılmalıdır.
Görüldüğü gibi tevbenin şartları arasında herhangi bir yere gitmek veya herhangi bir kişiyi ziyaret etmek bulunmamaktadır. Dolayısıyla günahlarından pişmanlık duyarak, günahlarının çirkinliğini görüp vicdan azabı çeken ve günahtan elini çekip, bir daha o günaha dönmemeye karar vererek tevbe eden kimse; tevbenin şartlarını yerine getirmiş olur ve Allah’ın izniyle her nerede olursa olsun tevbesi rahmet dergâhında makbul olur. Böyle davranan bir kimsenin artık herhangi bir yere ve herhangi bir kimseye gitmeye ve tevbesinin kabulü için ona el vermeye ihtiyacı kalmaz. Yoksa tevbe’nin şartlarını yerine getirmeyen bir kimse bin tane mübarek oldukları zannedilen kimselere el verse dahi tevbesi kabul edilmiş olmaz.

Bilinmelidir ki, tevbe etmenin özel bir zamanı ya da özel bir mekânı yoktur. Sadece mağfiret ve rahmet pınarının iyice coştuğu ve ilâhi lütufların sağanak bir yağmur misali yağdığı seher vakitlerinde tevbe ve istiğfârda bulunmak müstehab görülmüştür. Ancak bu, tevbeyi tehir etmek anlamında değildir. Zira ölümün ne zaman geleceği bilinmediğinden, tevbe asla tehir edilmemelidir. Cehalet ve gaflet sebebiyle bir günah işlenecek olursa, o günahın hemen peşinden Allah’ı hatırlayarak tevbe edilmelidir. İşte böyle ertelenmeden, şartlarına riayet edilerek yapılan bir tevbe Allah’ın izniyle makbul olacaktır. Nitekim yüce Mevlâ şu ayet’i kerimelerde bu hakikati ifade buyurmaktadır:
“…Onlar ki, bir fuhuş (taşkınlık) yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman, hemen Allah’ı anıp/hatırlayıp, derhal günahlarının bağışlanmasını -ki günahları ancak Allah bağışlar- diler ve işledikleri günahta bile bile ısrar etmezler…” (Âl-i İmrân; 135)

“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cahillikle/bilmeden kötülüğü işleyip, sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ; 17)

İşte takvâ sahibi olan kulların sıfatı budur. Farkında olmadan ve gafletle bir günah işledikleri zaman; tez elden Allah’ın azametini hatırlarlar ve hemen tevbe ederler. Tevbe etmeyi bir an bile ertelemezler. Zira bu ertelemenin büyük bir felaket ve helak olmakla sonuçlanmasından korkarlar. Bu müttaki kulların hâli nerede, tevbe etmek için uzak bir diyarda yaşayan şeyhlerinin elinden tutarak tevbelerini ona arzetmek için erteleyip duran gafillerin hâli nerede!

Yine bilinmelidir ki, Allah Azze ve Celle ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mutlak olarak tevbe etmeyi bizlere emretmişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr; 31)

“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra O’na tevbe ediniz.” (Hûd; 3)

“Ey iman edenler! Allah’a tevbe-i nasûh ile (samimiyet ve içtenlikle) tevbe edin.” (Tahrim; 8)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Allah’a tevbe edip O’ndan af dileyiniz. Zira ben O’na günde yüz defa tevbe ederim.” (3)

Görüldüğü gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlardan tevbe almak şöyle dursun, bizzat kendisi Allah Azze ve Celle’nin emrine uyarak günde yüz defa tevbe ettiğini ve istiğfârda bulunduğunu bizlere bildirerek; kendisini örnek almamızı ve Allah Teâlâ’ya çokça tevbe edip, af dilememizi emretmektedir. Sahabe ve tabiin, selef’i salihin dahi bu konuda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e tâbi olmuş ve tevbelerini direk Allah Azze ve Celle’ye arz ederek, hiç kimseyi aracı kılmadan yüce Mevlâ’nın rahmet dergâhına ilticâ etmişlerdir. Bizim dahi her konuda olması gerektiği gibi her hususta da onların izine uymamız ve çok sonraları ortaya çıkmış bulunan bid’at ehlinin yollarından ictinâb etmemiz gerekir.
Tevbe almanın meşru olduğunu savunanlar, bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabelerinden bey’at almasına benzetebilirler. Bu onlara bir delil gibi gözükebilir ve bunun zahirine bakarak aldanabilirler. Bunun susuzluklarını giderecek bir ab-ı hayat olmadığını, bilakis onların serap gördüklerini beyan etmek için deriz ki: Gerçekten de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabından çok çeşitli maksatlarla ve değişik yerlerde bey’at alıyordu. Biz burada bu bey’at şekillerinden sadece iki tanesini aktarmakla yetineceğiz.

Ubade b. Samit dedi ki: “Bir mecliste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda idik. O şöyle buyurdu: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek ve çocuklarınızı öldürmemek üzere bana bey’at etmez misiniz?” Bu arada kadınların bey’atlerinde şart koşulan hususları ifade eden: “Mü’min kadınlar sana bey’at etmeye geldikleri vakit…” ayetini okudu (ve şöyle devam etti): “Sizden kim buna eksiksiz bağlı kalırsa ecrini vermek Allah’a aittir. Her kim bunlardan herhangi birisini işleyip de bundan dolayı cezalandırılacak olursa, bu da onun için keffaret olur. Kim bunlardan birisini işlemekle birlikte Allah onun bu günahımı setredecek olursa, artık işi Allah’a kalmıştır. Dilerse onu bağışlar, dilerse de onu azaplandırır.” (4)

Bu bey’at, kadınların bey’atı olarak meşhur olmuştur. Zira bu bey’atta cihad şartı koşulmamıştır. Bu bey’atın bendleri, kadınlardan bey’at alma konusunda koşulan şartları beyan eden şu ayet’i kerimeden alınmıştır: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine; 12)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada, ashabın işlemiş oldukları günahlardan ötürü onlardan tevbe almıyor; bilakis bu günahları işlememeleri için onlarla ahitleşiyordu. Böylece onların ma’siyetlerden sakınan, ma’rufta da itaat eden şahsiyetleri tekâmül etmiş birer müslüman olmalarını sağlıyordu. Bu, ashabı tedrici bir şekilde eğitmek, onların nefislerini arındırarak ruhlarını kemâle erdirmek ve böylece onları büyük mes’uliyetleri yüklenebilecek bir olgunluğa yüceltmek gayesine matuftu. Bu gayeyi gerçekleştirdikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlardan erkeklerin biatını almıştı. Bu da İmam Ahmed’in, Cabir radıyallahu anhu’dan rivayet ettiği şu hadiste anlatılan bey’attır: Cabir dedi ki: “Bizler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ne üzere sana bey’at edelim?” dedik. Şöyle buyurdu: “Dinç olduğunuzda da isteksiz bulunduğunuzda da işitip itaat etmek, darlıkta da genişlikte de infak etmek, iyiliği emredip münkeri nehyetmek, Allah’ın hakkı sözkonusu olunca hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeden Allah hakkı için ayağa kalkmak ve ben size geldiğimde kendinizi, hanımlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz şeylerden beni de koruyarak bana yardım etmek üzere bey’at ediniz. Bütün bu şartlara riayet ederseniz, sizin için cennet vardır.” (5) İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını bu şekilde eğitiyordu. Ondan sonra gelen raşid halifeler de Kur’an ve sünnete bağlı kaldıkları sürece kendilerini dinleyip itaat etmeleri hususunda insanlardan bey’at almaktaydılar. Ne onların, ne de selef’i salihinden herhangi birinin bu müteşeyyıhların yaptığı gibi tevbe verdikleri asla sabit değildir. Hayır ve saadet sadece selefin yoluna tâbi olmakta ve sonradan ortaya atılan her türlü bid’atten sakınmaktadır.

Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur ki: İşlenen günahtan hemen tevbe edilmeli ve tevbe asla tehir edilmemelidir. Tevbe için belli bir zaman ya da belli bir mekân şart değildir. Tevbe etmek için herhangi bir şahsa gitmeyi gerekli görmek, selefin yoluna aykırı bir bid’attir. En tehlikeli olan durum ise, belirli bir şeyhe gitmeden tevbenin kabul edilmeyeceğini ve o şeyhin elinden alınan tevbenin muhakkak makbul olacağını düşünmektir. Hiç şüphesiz ki bunda, hıristiyanların günah çıkartma eylemlerinin kokusu bulunmaktadır. İslam›a tamamen ters olan böyle bir düşünceden şiddetle sakınılmalıdır. Burada şu hadis’i şerifi hatırlatarak makalemize son verelim: Hz. Âişe validemiz dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi sonradan ortaya çıkarırsa {ihdas ederse) o merdûddur.”

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: “Her kim bizim bu işimize uymayan bir amelde bulunacak olursa, o merduddur.” (6)

—————————
1. et-Tarîkatü’l-Muhammediyye: 58
2. İmam Nevevi, Riyâzü’s-Sâlihin: 38-39
3. Müslim, Zikir: 42. Eğarr ibni Yesâr el-Müzeni’den…
4. Buhari: 18; Müslim: 1709
5. İmam Ahmed, Müsned: 3/322. İsnadı Hasen bir hadistir.
6. Buhari: 2697; Müslim: 1718