Allah Azze ve Celle’ye hamdeder; peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden yürüyen etbâına salât ve selam ederiz.

İmdi; Bu makalemizde tesettür ve hicâbın zarureti ve tesettüre riayet etmemenin helak ve felaket sebebi olduğu hususunda birkaç konuya değinmeye çalışacağız. Şu cehâlet, gaflet ve dalâlet asrı olan âhir zamanda yaşayan mü’mine hemşirelerimize faydalı olmasını yüce Mevlâ’dan umarız.

1- En Büyük Düşmanın Tuzağı

Bilinmesi zaruri olan hususların başında gelen şudur ki: Biz Âdemoğullarının en büyük düşmanı mel’un İblis’tir. Allah Azze ve Celle bütün peygamberlerin diliyle ve tüm kitaplarında bu hususu açık bir şekilde beyan etmiştir. Bu hilekâr ve el-Hannâs olan vesveseci düşmanın, insanlığa kurduğu pek çok tuzağı bulunmaktadır. Bu tuzakların en dehşetlilerinden biri de türlü hileleri ve yaldızlı sözleri kullanarak onların avret yerlerini örten elbiselerini soyması ve gösterilmemesi gereken ayıp yerlerini kendilerine göstermesidir. Bu yolla her türlü fahşâyı ve en iğrenç rezillikleri onlara emretmekte ve onları yoldan çıkarma ve azdırma zannını gerçekleştirmektedir.

Allah Teâlâ, İblis’in bu tuzağını A’raf suresinin baş tarafında bizlere tafsilatlı bir şekilde anlatmıştır. Daha insanlık tarihinin en başında mel’un İblis’in, ebeveynimiz Âdem ve Havva aleyhimesselam’a nasıl tuzak kurduğunu ve ikisini de cennetten nasıl çıkardığını bizlere anlatarak şöyle buyurmaktadır: “Derken şeytan, kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini göstermek için onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, iki melek yahut ebedi kalanlardan olmayasınız diye yasakladı” dedi. Ve: “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de her ikisine yemin etti. Nihayet ikisini de aldatarak aşağıya düşürdü. Ağacı(n meyvesini) tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üstüste koyarak örtmeye başladılar. Rabb’leri her ikisine: “Ben size bu ağacı yasak etmedim mi ve size, şeytan muhakkak sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim miydi?” diye seslendi.” (A’raf; 20-22) İbretlerle dolu olan bu kıssayı aktardıktan hemen sonra Rabbimiz Celle Celâluhû, anne-babamızı aldatan bu hilekâr düşmanımıza karşı bizleri uyararak şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir libas ile giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takvâ elbisesine gelince o, daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Belki öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları, şeytan ana ve babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velileri kıldık.” (A’raf; 26-27)

Bu ayet’i kerimelerde açıkça beyan edildiği üzere mel’un şeytan, ebeveynimizi tahrik etmek ve kışkırtarak yasağı onlara işletmek, böylece elbiselerini onlardan sıyırıp avret yerlerini onlara göstermek ve neticede onları cennetten çıkarmak için çok sinsi bir tuzak kuruyor. Allah Teâlâ’nın, ağacı onlara yasaklamasını, onların melek olmasını ya da ebedi kalanlardan olmalarını istemediğine bağlayarak; onların içindeki meleklere özenme ve ebedi kalma duygusunu harekete geçiriyor. Bu yalanını da onlara öğüt verenlerden olduğuna dair Allah adına kasem ederek yaldızlamaya çalışıyor. Böylece onların, Allah Teâlâ’ya olan iman ve ta’zimlerini de kullanarak onları aldatmayı ve elbiselerinden soymayı başarıyor.

Ebeveynimizi bağışlayan ve bize çok merhametli olan yüce Mevlâ’mız, İblis’in bu türden yaldızlı yalanlarına kanmamamız ve aynı delikten ikinci defa ısırılmamamız için biz Âdemoğullarını uyarmaktadır. Ancak Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edinenler, her zaman İblis’in bu türden dışı süs, içi pis olan zehirli bal suretindeki yalanlarına kanmış ve avret yerlerini teşhir ederek kendilerini hem şeytanlara ve hem de şeytan ruhlu insanlara arzetmeyi bir marifet sanmışlardır. Zaman ilerledikçe İblis de insanoğlunu aldatmak ve esfele doğru çektikçe çekebilmek için yaldızlı söylem ve yalanlarını geliştirmiştir. Son zamanlarda kadının özgürlüğü ve kadın hakları bayrağını dalgalandırarak, insanlık âleminin çoğunluğunu kendi hakimiyetine almayı ve bu yalancı bayrağı altında toplamayı başarmıştır. Onu veli edinen ahmaklar, Allah Azze ve Celle’nin Âdemoğluna en büyük nimetlerinden biri olan elbiselerini soyarak, insanı hayvanlardan ayıran en temel özelliği olan hayâ ve avretini setretme faziletinden sıyrılıp esfel’i sâfiline düşmeye müstehak olmuşlardır. İblis’in bu fitnesinden ancak takvâ elbisesine bürünerek Allah’ı veli edinen mü’minler kurtulmuşlardır.

2- Kadının Açılıp Süslenmesi Cahiliyyenin En Bâriz Alametlerinden Biridir

İnsanoğlunun en zayıf damarını keşfeden İblis, her türlü hileyi kullanarak vesvese zehirini enjekte etmeyi başarmıştır. İnsanlığın hakiki rehberleri olan peygamberlerin getirmiş oldukları ilim, hikmet ve ilâhî şeriata kulaklarını tıkayan ve gözlerini kapatan; böylece zifiri karanlıkta yollarını şaşıran bütün sapkın toplumlar, İblis’in kendilerine sunmuş olduğu bu şehvet kadehi ile zehirlenmiş ve sarhoş olmuşlardır. Tarihin en eski devirlerinden günümüze kadar yaşamış bulunan bütün cahilî toplumların en bâriz alâmetlerinden biri de “fahşâ” olarak tabir edilen her türlü cinsel sapıklıklardır. Bütün bu sapıklıkların da en önemli sebebi kadınların açılıp saçılmaları ve cazibedâr bir şekilde süslenerek yabancı erkeklerin dikkatlerini kendi üzerlerinde toplamalarıdır. Türlü hilelerle kendi kadınlıklarını pazarlayarak, karşı cinsin şehevi duygularını harekete geçirmeleridir. Nitekim Rabbimiz Celle Celâluhû bu mevzuda şöyle buyurmaktadır: “İlk cahiliyye (devri)nin açıklığı gibi açılıp saçılmayın…” (Ahzâb; 33)

Hz. Nûh aleyhisselam’ın peygamber olarak gönderildiği o sapkın cahiliyye toplumundan, tâ günümüz batı uygarlığının tesiri ile ortaya çıkmış bulunan bütün sapkın toplumlara kadar hepsinin en karakteristik özelliği budur. Hayâsız, iffetsiz, âr perdesi yırtılmış, şeref, haysiyet ve namusunu kaybetmiş, soyunma ve çıplaklığı medeniyet zanneden, fahşâyı ve zina çukuruna yuvarlanmayı medeni cesaret olarak kabul eden süflî bir uygarlık… Bu fahşânın tabii neticesi olarak da toplumun çekirdeği olan aile parçalanmış, toplum dağılmış, kadın ve erkek arasında türlü haksızlıklar ortaya çıkmış, çocuklar bunalıma girip serkeşleşmiş, gençler sapmış, ahlâksızlık artmış, psikolojik ve sinirsel hastalıklar yayılmış; üzüntü, cinnet ve intiharlar baş göstermiş; içki, uyuşturucu ve salgın hastalıklar her tarafı kaplamıştır. İblis’in ve onun şeytanlaşmış uşaklarının insanlık için türlü hile ve tuzaklarla hazırlamış oldukları bu uçuruma atılan ilk adım, kadının açılıp saçılması ve cazibedâr bir şekilde süslenerek kendisini ecnebi nazarlara arzetmesidir.

İşte bu çok hassas ve son derece tehlikeli sonuçları bulunan konuda Allah Teâlâ ve Rasûlullah Efendimiz bizleri uyarmışlardır: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “…Ve sakın şeytanın adımlarını izlemeyin; kesinlikle o, sizin apaçık düşmanınızdır. Size ancak kötülüğü, fuhşu ve Allah hakkında bilir bilmez konuşmayı telkin eder.” (Bakara; 168-169) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz dünya tatlı ve yeşil (çekici)dir. Ve muhakkak Allah, sizleri dünyanın halifeleri kılacak ve nasıl iş göreceğinize bakacaktır. Bundan dolayı dünyadan sakının ve (hassaten) kadınlardan sakının.” Bir rivayette şu ziyade vardır: “…Zira İsrailoğullarının ilk fitnesi, kadınlar hakkında meydana gelmişti.” Nesâî’nin rivayetinde de şu ziyade bulunmaktadır: “…Zira ben, kendimden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmış değilim.” (1)

Evet sefih olan erkekler hevâ ve heveslerine uyarak kadınlaştıkları zaman, geçimsiz/huysuz olan kadınlar da hayâsızlaşarak erkekleşirler. (2)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bütün uyarılara rağmen şeytanın adımlarını izlemekte ve yahudilerle hıristiyanları maymunvari bir şekilde taklid etmekte ısrar ve inat edenleri çok tehlikeli bir akıbetin beklediğini şöyle haber vermektedir: “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve kendileri haktan ayrılmış oldukları halde başkalarını da kendileri gibi olmaya (giyinmeye) zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.” (3)

Riyâzü’s-Sâlihîn’i şerhedenler şöyle demektedirler: İslâm bilginleri ve hadis yorumcuları “giyinik çıplak”ları kendi zamanlarını da dikkate alarak çok değişik şekillerde yorumlamışlardır. Meselâ ilk yorum, “Allah’ın nimetleri içinde yüzdükleri halde onlara şükretmeyenler” şeklindedir. “Nimet içinde şükürden soyunmuş” yorumu herhalde giyim-kuşamın örtünmeyi yeterince sağladığı dönemlere ait olmalıdır. Daha sonra “kısmen giyinik, kısmen açık olan, güzelliğini göstermeye çalışan kadınlar” yorumu yapılmıştır. Bunu, “giyinmiş ama  giysileri çok ince olduğundan vücut hatları belli olan kadınlar” yorumu takip etmiş. Ancak İmam Nevevî dahil, her hadis şârihi, hadiste sözü edilen kadınların kendi zamanlarında yukarıdaki yorumlar çerçevesinde görüldüğünü hayıflanarak ve üzülerek belirtmişlerdir. Onlar bir de bizim zamanımızdaki şeffaf, varlığı yokluğu hiç farkedilmeyen, altını iyice hatta olduğundan da güzel gösteren transparan giysileri ve bunların teşhircilerini, mankenleri, reklamcıları, moda evlerini, defileleri ve moda kullarını görselerdi, herhalde “Hiç yorum yapmaya gerek yok, her şey, evet her şey ortada” der ve bu hadisin Hz. Peygamber’in geleceğe yönelik verdiği mûcizevî haberlerinden olduğunu daha yüksek sesle ifade ederlerdi.

Ancak günümüzün bu acı gerçeğine rağmen hadîs-i şerîfin anlaşılması noktasında Allame Tîbî’nin bir yorumu var ki, bütün zamanlar için geçerli ve her türlü oluşumu temelden kapsamaktadır. O diyor ki: “Peygamber Efendimiz hadiste önce kadınların giyinmiş olduklarını belirtiyor, sonra da açık olduklarını. Yani giyinmişliklerini önce kabul sonra reddediyor. Çünkü giyinmekten maksad, avret yerlerini örtmektir. Bunu temin etmeyen giyinme tarzı, örtünme sayılmaz” (4) Binaenaleyh “giyinmiş ama örtünmemiş kadınlar”, ne giymiş olurlarsa olsunlar, bu hadiste sözü edilen kadınlardır. (5)

3- Fıtrat ve Hikmet

İslam’ın en temel gayelerinden biri de ırzı, namusu ve nesli muhafaza etmektir. Bunun için de fertleri ve toplumu zina uçurumundan ve bu uçuruma iten bütün etkenlerden korumaya son derece önem vermiştir. Kadın ve erkeğiyle toplumun bütün bireylerini bu helak edici hastalıktan korumak ve toplumdaki bütün fertlerin iffet, şeref ve haysiyetlerini muhafaza etmek için bu kokuşmuş bataklığa giden bütün yolları kapatmıştır. Karma hayatı ve kadının özgürlüğü yaftası altında her türlü kışkırtıcı giyinme tarzını savunan ve bu sarhoş edici moda zehiriyle kadınlarla erkekler arasındaki bütün sınırları kaldıran sefih medeniyet ve cahilî batı uygarlığının aksine Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyenin inşâ ettiği İslam medeniyeti; duyguları arındırma, nefisleri tezkiye etme, iki cins arasındaki ilişki ve münasebetleri en nezih ve en mutedil bir şekilde sağlama, hayâ ve iffet esasları üzerine kurulmuştur. Nitekim Allah Teâlâ, zinaya götüren bütün sebepleri yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın; gerçekten o, bir taşkınlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ; 32) Dikkat edilirse “zina yapmayın” denilmemekte; “zinaya yaklaşmayın” denilmektedir. Bu da korunun etrafında dolaşmamayı ve bu çukura giden yollardan uzak durmayı ifade etmektedir. Bu yolların en başında da karşı cinsin duygularını alt-üst eden ve onu kışkırtan tahrik edici giyinme tarzları gelmektedir. Yine Allah Teâlâ tesettüre bürünmelerini mü’mine hanımlara emrettikten sonra bunun hikmetini şöyle beyan etmektedir: “…Tanınıp, incitilmemeleri için en uygun olan budur! Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Ahzâb; 59) Böylece tesettüre bürünmüş bir hanımefendinin iffetli olduğu bilinir ve kendisine uygun olmayan davranışlar sergilemekten kaçınılır. Kendisini süsleyen ve açık-saçık giyinen kadınlara ise, kalbinde hastalık olanlar tarafından tamah edileceği ve sarkıntılık yapılabileceği gayet açıktır. Zira sırtlanlara arzı endam eden ceylanın akıbeti pek de hoş olmayacaktır. Yine Allah Teâlâ Peygamber’in hanımlarından dahi bir şey isterken, perde arkasından istemenin gerekli olduğu hükmünün hikmetini şu şekilde beyan etmektedir: “…Hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için en temiz davranış budur!” (Ahzâb; 53) Zira şeytan, damarlarda kanın dolaşması gibi insanın içinde dolaşmakta ve kalbine vesvese verip durmaktadır. Yine Allah Teâlâ işveli konuşmayı, mü’minlerin anneleri olan Peygamber hanımlarına bile yasaklamasının hikmetini de şöyle açıklamaktadır: “…Yoksa kalbinde hastalık olan kişi umutlanır…” (Ahzâb; 32)

Şimdi de tesettür emrinin kadınlar için gayet fıtrî olduğunu, Said Nursi’den birkaç paragraf aktararak açıklamaya çalışalım:

“Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratlarının gereğidir. Çünkü kadınlar yaratılış gereği zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaçtırlar.

Kadın ve erkek arasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi güzelliğine celb etmemek ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeyle sınırlı ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi güzelliklerini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, insaniyet gereğidir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı arasında karşılıklı güven ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o karşılıklı hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve karşılıklı hürmet gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir.
Demek, medeniyetin tesettürü kaldırması fıtrata terstir. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o şefkat madeni ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile alçalmaktan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor.” (6)

4- Tesettürün Keyfiyeti Konusunda İttifak Edilen ve İhtilaflı Olan Hususlar

Allah Azze ve Celle mü’mine hanımlara tesettüre bürünmelerini ve hicaba girmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, (dışarı çıkarken) cilbablarını kuşanmalarını söyle! Tanınıp, incitilmemeleri için en uygun olan budur! Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Ahzâb; 59) Ve yine şöyle buyurmaktadır: “Mü’min kadınlara da söyle: Bakışlarını sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, zinetlerini -açıkta kalan hariç- göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üstüne sarkıtsınlar…” (Nûr; 31)
Hicabın şer’i tesettür olabilmesi ve kadının iffetini muhafaza edebilmesi için bazı şartlara haiz olması zaruridir. Bu şartların bir kısmı âlimlerin ittifakıyla kabul edilmekle birlikte, diğer bazıları da ihtilaf konusu olmuştur. Biz önce ittifakla kabul edilen şartları beyan edelim:

a) Hicabın tüm bedeni örtmesi gerekir. Zira ayet’i kerimede “cilbablarını kuşanmalarını söyle” buyurulmaktadır. Cilbab ise, diğer elbiselerin üzerine giyilen ve bütün bedeni örten üstlüğe denilmektedir. Eller ve yüz dışındaki bütün bedeni örtmesi gerektiği ittifakla kabul edilmiştir. Eller ve yüz hususundaki ihtilafa aşağıda değinilecektir.

b) Hicabın şeffaf ve ince olmayıp, kalın bir kumaştan yapılmış olması gerekir. Zira hicabın gayesi, kadının âzalarını dikkati çekmeyecek bir tarzda örtmesidir. Elbise şeffaf ve ince olup, kadının âzalarını örtmeyecek veya âzalarının şeklini gösterecek olursa; kadnın üzerinde dikkatlerin toplanmasına mani olmaz ve hicab diye adlandırılmaz. Nitekim Hz. Âişe validemiz şöyle anlatmaktadır: “Esma bt. Ebi Bekir, üzerinde ince ve şeffaf elbiseler olduğu halde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirerek şöyle buyurdu: “Esma! Kadın ergenlik çağına ulaştığı zaman, (yüzüne ve ellerine işaret ederek) şu ve bu hariç onun herhangi bir âzasının görünmesi doğru olmaz.” (7)

c) Elbisenin bizzat kendisinin zinet denilecek derecede süslü olmaması ve dikkat çekici renklere sahip olmaması gerekir. Zira Allah Teâlâ ayet’i kerimede “Zinetlerini göstermesinler” buyurmaktadır. Buna göre elbisenin kendisi zinet ve süslü olunca haliyle giyilmesi caiz olmaz ve hicab diye adlandırılmaz. Çünkü bu, hicabın en temel gayesi olan hain bakışları kadından uzaklaştırma ve eziyet verici bir şekilde dikkatlerin onun üzerinde toplanmasına mani olma hikmetine aykırıdır.

d) Elbisenin geniş olup, vücut hatlarını belirtecek derecede ve bedendeki kışkırtıcı ve fitneye sebep olan yerleri gösterecek şekilde dar olmaması gerekir. Bununla alakalı olarak konunun başında cehennem ehli oldukları beyan edilen kadınlarla ilgili hadis geçmişti.

e) Elbisenin, erkeklerin dikkatini çeken ve onların duygularını harekete geçiren bir kokuya sahip olmaması gerekir. Kadınlar dışarı çıktıklarında koku sürünmemeye son derece dikkat etmelidirler. Şu hadis’i şerfileri dikkatle okumalı ve öğüt almalıdırlar:
Ebû Mûsâ el-Eş’ari dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Harama bakan) her göz zina işlemiştir. Koku sürünen ve bir meclisin yanından geçen kadın da şöyle şöyledir.” (Ebû Mûsâ dedi ki:) “Yani zina işlemiştir.” (8) Bu hadisin Ebû Dâvûd’da geçen lafzı şöyledir: “Kadın koku sürünüp, kokusunu hissetmeleri için bir topluluğun yanından geçecek olursa, o şöyle şöyle bir kadındır.” Ebû Mûsâ dedi ki: “Çok ağır bir söz söyledi.” (9)

Ebû Hureyre dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kokusu yayılıyor olduğu halde mescide giden bir kadının, dönüp yıkanmadıkça Allah namazını kabul etmez.” (10) Mescid gibi en kutsal bir yere dahi koku sürünerek giden bir kadının hali böyleyse, çarşı-pazarlarda gezinmek ve eğlenmek için en çekici kokuları sürünen kadınların hali acaba nasıl olur!

f) Elbisenin, erkeklerin elbiselerine benzememesi ve erkeklerin giyindiği elbiselerden olmaması gerekir. İbni Abbas dedi ki: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, erkeklere benzemeye çalışan kadınları ve kadınlara benzemeye çalışan erkekleri lanetledi.” (11) Ebû Hureyre dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kadının giyim-kuşamı gibi giyinen erkekleri ve erkeğin giyim-kuşamı gibi giyinen kadınları lanetledi.” (12)

Tesettürde bulunması gerekli olan bu şartlar hususunda âlimlerin ittifakı bulunmakla birlikte, bir hususta ihtilaf edilmiştir. O da yüzünü ve ellerini örtmesinin gerekli olup olmaması konusudur.

Özetle söyleyecek olursak:

Şafii ve Hanbeli mezheblerine mensup olan âlimlere göre kadının bütün bedeni avret olup, yüzünü ve ellerini de örtmesi gerekir.

Hanefi ve Maliki mezheblerine mensup olan âlimlere göre ise, fitne hali söz konusu olmadığında kadının yüzünü ve ellerini örtmesi farz değildir. Yüzü ve elleri açık olarak dışarı çıkabilir. Ancak burada şunu belirtelim ki, fitne hali söz konusu olunca bütün âlimlere göre ittifakla yüzünü ve ellerini de örtmesi gerekli olur. Biz burada bu iki görüşün delilleri üzerinde fazla durmadan şunu beyan etmekle iktifa edelim:

Bizim yaşadığımız asrın ahir zaman olduğunu, fitne asrında ve cinsel arzuların aşırı bir şekilde dejenere olarak sapkın meyillere sebep olduğu bir zamanda bulunduğumuzu göz önüne alacak olursak; meselenin ehemmiyetini daha iyi anlayacak ve kadınları, yüzleri açık bir şekilde gezmeye teşvik ve davet etmenin ve bu yönde onları cesaretlendirecek fetvalar vermenin ne kadar riskli olacağını daha iyi kavrayabiliriz. Kadınların el ve yüzlerinin açık olabileceği görüşü, zaten kapalı olan kadınlara değil de açık olan kadınlara yönelik kapanmaya teşvik etmek ve tedrici olarak tesettüre bürünmeye onları sevketmek için gündemde tutulabilir. Yoksa yüzleri peçeli ve elleri eldivenli olan mütesettire hanımların, yüzlerini ve ellerini açmalarını söylemek hiçbir şekilde şeriatın temel maksatlarıyla örtüşmez.

5- Tesettürün Gayesini Gerçekleştiren Önemli Bazı Hususlar

Daha önce de belirttiğimiz gibi hicab, mü’mine bir hanımın kalesi olup; hicabı bulunmayan bir kadın, surları yıkılmış ve saldırıya açık hale gelmiş bir şehir gibidir. İşte mü’mine kadının bu surlarının muhkem olması için, yukarıda beyan edilen şartlara riayet ederek örtünmekle birlikte bazı özel vasıflara da haiz bulunması gerekir. Bu vasıflar mü’mine hanımın hayâ ve iffetinin olmazsa olmaz şartlarıdır. Bu vasıflardan bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

a) Evlerde Oturmak: Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Evlerinizde karar kılın (oturun)…” (Ahzâb; 33) Bilinmesi gerekir ki, kadının asıl vazifesi evinin içini idare etmesi, kocasının malına sahip çıkması ve çocuklarını terbiye etmesidir. Yine bilinmesi gerekir ki, şeytanın en çok sevdiği yerler çarşı-pazarlardır. Kadının namazının dahi en hayırlı ve Allah tarafından en sevileni, evinde kıldığı namazıdır. Bundan dolayı müslüman kadınların en emin yerleri olan evlerinde oturmaları ve ihtiyaç olmadıkça şeytanların ve şeytanlaşmış insanların zehirli oklarına ve hain bakışlarına maruz kalacakları sokaklara ve alış-veriş merkezlerine gitmemeleri gerekir. Said Nursi’nin şu sözleri bu hususu ne kadar da güzel açıklamaktadır: “Mimsiz medeniyet, kadınlar topluluğunu yuvalarından uçurmuş, hürmetlerini kırmış, kullanılan bir meta’ konumuna sokmuştur. İslam şeriatı onları rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, aile hayatında. Temizlik zinetleri, güzel ahlâk da haşmetleridir. En narin güzellikleri iffet, en kâmil halleri şefkat ve eğlenceleri de evlatlarıdır.” (13)

b) Dikkat çekici hareketlerden uzak durmak: Müslüman kadın ihtiyacı için dışarı çıkmak durumunda kaldığında yürümesinde son derece iffetli ve hayâlı olmalıdır. Yürürken, erkeklerin dikkatini çekecek hareketlerden ve tavırlardan sakınmalıdır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “…Ayaklarını, örttükleri zinetleri bilinsin diye yere vurmasınlar…” (Nûr; 31) Yürüdüklerinde dikkat çekici derecede ses çıkaran ayakkabıları giyen müslüman kadınların, bu ayet karşısındaki durumlarını gözden geçirmeleri gerekir.

c) Gözleri sakınmak: Yine dışarı çıkmak durumunda kalan müslüman kadının, korumak ve sakınmakla yükümlü olduğu en önemli âzalarından biri de gözüdür. Yürürken oraya buraya bakınıp yürümemelidir. Sadece ayaklarının ucunu görmelidir. Bu onun hayâsını ve iffetini gösterir. Özellikle çevrenin ifsad edici sebeplerle ve müfsid kişilerle dolup taştığı şu fitne asrında, vakarını ve heybetini asla kaybetmemelidir ki; bu müfsid kişiler de onun rahat tavırlarına bakıp heveslenmesinler. Nitekim yüce Mevlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Mü’min kadınlara da söyle: Bakışlarını sakınsınlar, iffetlerini korusunlar…” (Nûr; 31) Dikkat edilirse iffetleri korumaktan önce, bakışların sakınmasından bahsedilmektedir. Bu da şunu gösterir: İffetsizliğe giden yol, bir bakışla başlar. Bakışını koruyan ve gözünü sakınan iffetini de korur. Bakışını sakınmayan ve gözünü korumayan, bunun tabii neticesi olan iffetsizlikten nasıl korunabilir!

d) İşveli konuşmamak: Nâmahrem erkeklerle konuşmak durumunda kalan müslüman kadının diline sahip çıkması ve asla gönül alıcı bir şekilde işveli konuşmaması gerekir. Allah Azze ve Celle, asr’ı saadette insanlık âleminin en pak ve en vakarlı hanımları olan mü’minlerin annelerine şöyle hitap etmektedir: “Ey Peygamber hanımları! Siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvalı kimseler iseniz, edalı ve yumuşak konuşmayın. Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimseler umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin.”(Ahzâb; 32)

e) Mümkün oldukça yabancı erkeklerle yüz-göz olmamak: Hem kadınların hem de erkeklerin kalbî duygularının temiz kalması ve şeytanın vesveselerine mahal verilmemesi için mümkün oldukça perde arkasından konuşmak ve yüz yüze gelmemek gerekir. Bu konuda Allah Azze ve Celle en salih insanlar olan sahabe’i kiramı dahi güzelce terbiye ederek ve hem de mü’minlerin anneleriyle konuştuklarında riayet etmeleri gereken edebi onlara göstererek şöyle buyurmaktadır: “…Bir de o (kadı)nlardan bir meta’ (ihtiyacınız olan bir şeyi) istediğinizde, perde arkasından isteyin; sizin kalpleriniz ve onların kalpleri için en temiz davranış budur!” (Ahzâb; 53) Daha sonra gelen insanların da onlara uyması gerektiği gayet aşikârdır.

f) Evleri medreseye çevirmek: Müslüman kadın evinde oturunca, âtıl olmamalı ve vaktini asla boş geçirmemelidir. Evini bir medreseye çevirmeli ve çocuklarına gönüllü bir öğretmen olmalıdır. Kur’an ve sünnet ilimlerini hem kendisi öğrenmeli, hem de çocuklarına öğretmek için yoğun çaba sarfetmelidir. Nitekim Allah Azze ve Celle, Peygamber hanımlarına hitap ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın, evlerinizde okunan ayetlerini ve hikmeti (Peygamber sözlerini) hatırlayın! Allah çok lütufkârdır, hakkıyla haberdardır.” (Ahzâb; 34)
Allah erkeklerimizi salih ve kadınlarımızı da saliha eylesin! Âmin!

————————-

1. Müslim: 2742; Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ: 9269
2. Said Nursi, Sözler: 916
3. Müslim: 2128
4. Bkz: Ali el-Kârî, Mirkâtül-Mefâtîh: 7/83
5. Riyâzüs-Sâlihîn Şerhi (Erkam Yayınları): 7/124-125
6. Lem’alar: 236-238. Tasarrufta bulunularak ve anlaşılması için kısmen de değiştirilerek aktarılmıştır.
7. Ebû Dâvûd: 4104. Hasen li Ğayrihi bir hadistir.
8. Tirmizi: 2993. Tirmizi bu hadisin Hasen-Sahih olduğunu belirtmiştir.
9. Ebû Dâvûd: 4173. İsnadı kuvvetli bir hadistir.
10. Benzeri bir lafız için bkz: Ebû Dâvûd: 4174. Hasen li Ğayrihi bir hadistir.
11. Buhari: 5885; Ebû Dâvûd: 4097; Tirmizi: 2991
12. Ebû Dâvûd: 4098; İmam Ahmed, Müsned: 8309. İsnadı Sahihtir.
13. Sözler: 916