Hamd, bizleri vasat bir ümmet kılıp aşırılıklardan sakındıran Allah’a;

Salât ve selâm ise müslümanlara tekfir hususunda önemli nasihatlerde bulunup onları ikaz eden ve dikkatli davranmaya teşvik eden efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e,

Allahu Teâlâ’nın affı ve mağfireti ise buyruklarına ve Rasûlünün sünnetine uyan ve tekfir hususunda naslara göre hareket eden müslümanların üzerine olsun.

Yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’inde “Müminler ancak kardeştirler”1 şeklinde buyurarak müminler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Kişinin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek manada imana eremeyeceğini bildiren peygamber efendimiz Medine-i Münevvere’ye yerleştiği andan itibaren ilk iş olarak Ensar ve Muhacir arasındaki kardeşlik müessesesini tesis etmiş ve bunu müminlerin kalplerine yerleştirmek için büyük bir gayret göstermiştir.

Kardeşlik ilişkilerine dikkat etmemek, çekememezlik, kin, buğz, hased, zamanla kişileri birbirlerine yabancı hale getirir ve iki tarafı da birbiri hakkında ileri geri konuşmaya sevk eder. Bu muamelenin devam etmesi zamanla düşmanlığa ve iki tarafında birbirlerinin kanlarını helal görmelerine sebebiyet verir. Müminler birbirleriyle kardeşlik müessesesini tesis edemediklerinde her biri başka yerlerde kendilerine kardeşler ve sırdaşlar ararlar. Tabi ki kardeşini müminlerden seçmeyenler, zamanla kâfirlerle, münafıklarla ve müşriklerle yakınlaşarak onlara tabi olurlar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği üzere sevdiği kavimle dünyadaki birlikteliği ahirette de kendisini onlarla birlikte kılar. Böyleleri için dünyadaki bu yakınlaşmanın kötü neticesi maalesef ahirette de kötü bir şekilde karşılarına çıkar. Çünkü Müminlere gösterilmesi gereken sevgi ve tahammül başkalarına gösterildiğinde bu kişilerin ahlâkları, konuşmaları, oturup kalkmaları, tüm alışkanlıkları ve neticede akıbetleri de aynı olacaktır. Bu sebeple kardeşini yakından tanımayıp ondan kopmak maalesef zamanla tehlikeli hastalıklardan biri olan tekfir hastalığına sebep olur. Müslümanlar gereken tebliğ ve irşad vazifesini terk edip toplumlarından uzaklaştıklarında artık iki farklı gruba dönüşürler. Aralarındaki tüm bağlar kopar, geçmişleri ve gelecekleri tamamıyla birbirinden uzaklaşır. Peygamberi metod gereğince tüm topluma tebliğ vazifesini ihmal etmenin belki de en acı durumlarından biri de toplumu ehli kitaptan bile daha aşağılık bir mertebede görerek onları tekfir etme durumuna gelmektir. Tekfir birbirine buğz eden kalplerden sadır olur. Kalpten sadır olan bu durumun düzelmesi sevgi ve kardeşlik bağlarını yeniden tesis etmedikçe de mümkün olmaz. Dünyanın günümüzdeki haline bakıldığında kendilerine müslüman diyen şahısların bir yahudiye veya hristiyana bile reva görmeyeceği türlü işkence ve uygulamaları müslüman kardeşlerine reva görmesi, bırakın onlara bir tebessüm göstermek bir an dahi birlikte olmaya hazmedememeleri, kâfirlerin planları neticesinde fitneye düşüp birbirlerine zarar vermeleri, tarih sahnelerinde her zaman karşı karşıya kalınan bir durum olmuştur. Tarihimiz bu ibret sahneleriyle dolu olmasına rağmen müslümanlar devamlı bu hataya düşmüş, hâlâ da ısrarla bu çirkin oyunların bir figüranı olmaya devam etmektedirler. Müslümanlar artık kâfirlerle olan birlikteliklerini ve onlara olan özentilerini bir an önce sonlandırmalı ve kardeşlerine yönelmelidirler. Çünkü ilahi kelam uyarınca bizler onları ne kadar çok seversek sevelim, onlar bizi hiçbir zaman sevmezler, bize olan öfke ve kinlerinden dolayı parmaklarını ısırıp bize hiçbir hayrın isabet etmesini istemezler. Kalplerinde gizledikleri ise bütün bunlardan daha da büyüktür. Müslümanlarda ne zaman bir şahlanış görseler hemen oracıkta onu bitirmeye çalışırlar.

Günümüzde insanların kâfir olduklarını ortaya koyan açık bir küfür olmadığı müddetçe, onları tekfir etmede oldukça ihtiyatlı ve temkinli davranmak gerekir. Çünkü tekfir edilen kişi kâfir değilse tekfir eden kâfir olur. Bu nedenle konu hakkında şu meselelere dikkat etmek gerekir:

Bugün insanlar inançlarında kararlı değillerdir. Günümüz insanlarından bir kısmı, değil ki yılda veya ayda yahut haftada inançlarını değiştirsinler, bir günde birkaç defa inançlarını değiştirdikleri görülmektedir. Bu nedenle haklarında hangi hallerine göre hüküm verileceği kesin olarak bilinememekte, bu itibarla konunun erbabını şaşırtmakta ve tereddüde düşürmektedirler.

Diğer yandan bu gibi insanların çoğu, bizim gibi namaz kılıyor, bizim kıblemize yöneliyor, hayvanları bizim gibi kesiyorlar. İslam’dan bahsedilirken de mangalda kül bırakmıyorlar. Böylece hakla batılı birbirine karıştırıyorlar. Bir yönleriyle inançsız insanlar görünümünü arz ederken, diğer yönleriyle Müslüman olduklarını gösteriyorlar. Bu iki halleri göz önünde bulundurulduğunda, kendilerine küfür ve İslam damgalarından herhangi birini vurmak oldukça zor ve risklidir. Küfür yönlerine bakıldığında bunlara nasıl Müslüman denilecektir? Müslüman yönleri göz önünde bulundurulursa bunlara rahatlıkla nasıl kâfir denilecektir? Evet, bunlar hakkında nasıl bir hüküm verileceğinde hayrete düşülüyor, akıllar duruyor. Çünkü bu gibi insanlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de buyurduğu gibi “sabahleyin kâfir, akşama Müslüman veya sabahleyin Müslüman, akşamleyin kâfir” oluyorlar.

Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Karanlık gecenin parçalarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan önce, amel etmeye koşun. Bu fitneler ortaya çıkınca, kişi mü’min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacaktır. Yahut mü’min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabahlayacaktır. Dinini geçici bir dünya malı karşılığında satacaktır.”2

İmam Ahmed’in Müsnedi’nde hadisin devamı şöyledir: “…O gün dinine sımsıkı bağlı olan, eliyle közü tutmuş gibi veya dikeni tutmuş gibi olacaktır.”3
Hasan Basrî’nin bu hadisin izahında “Kişi sabahleyin kardeşinin kanını, ırzını ve malını haram görür, akşam olunca da onu helal görür.” dediği rivayet edilmiştir.4

Ebû Umâme el-Bâhilî, Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. “Yakında fitneler zuhur edecektir. Kişi o fitneler zamanında sabaha mü’min çıkacak, akşama kâfir olacaktır. Ancak Allah’ın ilimle diri kılacağı bundan müstesnadır.”5

Evet, hadislerin beyan ettiği günde iki kere inancını değiştiren, adeta bukalemun gibi renkten renge giren, bu tür insanları günümüzde her zaman ve zeminde görmek mümkündür. Rasûlullah’ın ümmetini korkuttuğu bu fitnelerse, oldukça çeşitli ve pek çoktur.

Şimdi bu gibi insanlar hakkında nasıl bir hüküm verilecektir? İslâmî yönleri ağır bastırılıp Müslüman olduklarına mı hüküm verilecek? Yoksa kâfir oldukları yönleri tercih edilip bunlara kâfir mi denilecektir? Veya küfür ile İslâm arasında gidip geldiklerinden, biz bunlara ne kesin kâfir ne de kesin Müslüman diyemiyoruz, haklarında hüküm vermekten geri duruyoruz mu, denilecektir? Kanaatimizce saflar netleşip durumları tam ortaya çıkıncaya kadar bunlar hakkında kesin hüküm vermektense, gerçek hallerini her şeyi bilen Allah’a bırakmak, imanımızın muhafaza edilmesi yönünden daha evla ve daha ihtiyatlıdır. Zira bizler bunların gerçek durumuna ulaşmaktan aciziz. Çünkü dış görünüşleri tamamen birbirine zıt bir tavır sergilemektedirler.

Burada, haklarında kesin hüküm vermede acele edilmemesi ve ihtiyatlı davranılması gerekenler, her gün bir renge girenler, her an bir şekle bürünenlerdir. Buna karşılık her münasebette açıkça küfrünü kusanların kâfir oldukları muhakkaktır. Artık bunlar için de “biz kesin hüküm veremeyiz” demenin bir anlamı yoktur. Allah, bizleri bu gibilerin şerrinden korusun. Âmin.

Küfür hükmü vermek ağır sorumluluk gerektirir

Günümüzde dış görünüşüyle Müslüman görünen birinin kâfir olduğuna hüküm vermek oldukça zor ve risklidir.

Çünkü öyle biri kâfir değilse, verilen hüküm söyleyene döner o kâfir olur. Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şu hadisler rivayet edilmiştir:

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Herhangi bir kimse kardeşine: Ey kâfir! derse, ikisinden biri mutlaka küfre düşmüş olur.”6

Sabit b. Dahhâk radıyallahu anh Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “… Kim de bir mü’mini kâfirlikle itham ederse bu, onu öldürmek gibidir.”7

Görüldüğü gibi yukarıda geçen hadis-i şerifler korkudan dolayı dahi Müslüman olduğunu ifade edenin kanının korunmuş olacağını, küfrüne dair açık ve kesin bir delil olmadıkça tekfir edilemeyeceğini beyan etmektedir. Bu nedenle imkân oldukça ve naslar müsaade ettikçe Müslüman görünümlü insanları tekfir etmekten uzak durulması gerekmektedir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Enes b. Malik’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

“Her kim bizim kıldığımız namazı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse, işte bu kişi Allah ve Peygamber’inin himayesini hak eden bir Müslümandır. Ona verdiği emanda Allah’a ihanet etmeyin.”8

Diğer bir rivayette Enes radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “İnsanlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar, onlarla savaşmak bana emredildi. Onlar bunu söyledikleri, namazımızı kıldıkları, kıblemize yöneldikleri ve kestikleri hayvanları bizim kestiğimiz hayvanlar gibi kestikleri zaman, artık onların kanları ve malları bize haram olmuştur, ancak Lâ ilâhe illallah’ın bir hakkı olma durumu müstesnadır. Onların hesapları Allah’a aittir.”9

Küfre düşmeyi önleyen mazeretler

Zorlama, te’vil etme ve cehalet, kişinin küfre düşmesine engel olabilir. Öyle ki kişinin, küfrü söylerken veya işlerken te’vil etmesi veya bunları zorlama sebebi ile yapması yahut bunların küfür olduğunu bilmeyerek işlemesi, kendisini mazur kılıp küfrüne engel olabilir. Bu nedenle bu mazeretleri teker teker incelemek gerekmektedir.

Birinci Mazeret: İkrah (zorlama)

Eğer bir kişi dinini değiştirmeye zorlanır da o da inancını kalbinden değiştirecek olursa kâfir olur. “Mecbur olup Hristiyanlığa girdim veya Yahudî oldum yahut putperest oldum” demesi onun için mazeret değildir. Cebir biter bitmez Müslüman olduğunu ilan etmesi gerekir. Aksi takdirde kâfir olur. Nitekim bir dönem Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vahiy kâtipliğini yapan Abdullah b. Sad b. Ebî Sarh’ın durumu böyledir.

Zorlama esnasında kişinin kalbi imanla mutmain olursa imanı gitmez. Buna mukabil, kalben de kâfirliği kabul ederse dinden çıkar. Bütün âlimlerin ittifakı ile eğer kişi küfre bulaşmasını mubah kılacak bir zorlamaya maruz kalır da küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa, kâfir olmaz ve mazur sayılır. Bunun delili şu naslardır:

“Kim iman ettikten sonra, Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa, Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap da vardır. Ancak kalbi imanla mutmain olduğu halde inkâra zorlanan hariç.”

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’tan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak kâfirlerden çekinmeniz müstesnadır…”11

“…Abdullah b. Abbas radıyallahu anh’da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şüphesiz ki Allah; ümmetimin hatasının, unutmasının ve ona zorla yaptırılanın sorumluluğunu kaldırmıştır.”12

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonraki Sahâbe-i Kiram döneminde, işkence gören sahabiler ve onlardan sonra gelen Müslümanlar, kendilerine zorla teklif edilenleri kabul etme mecburiyetinde kalmışlardır.

Evet, bu zorlamalara misal olarak şu hadiseleri zikretmek mümkündür.

Müseylimetü’l-Kezzab hadisesi

Şöyle ki Müseylimetü’l-Kezzab Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Sahâbelerinden birini kâfir olmaya zorlamış, o da korkusundan kâfir olduğunu söylemiştir. Bu kişi Rasûlullah’a dönünce durumunu ona arz etmiş, Rasûlullah da kâfir olmadığını beyan etmiştir.

Ammar b. Yasir hadisesi

Ebû Ubeyde b. Muhammed b. Ammar şunu rivayet etmiştir. Müşrikler Ammar’ı yakaladılar. Onu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmeden ve putlarını hayırla anmadan bırakmadılar. Ammar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona: ‘Arkanda ne bıraktın’ diye sordu. Ammar: ‘Ey Allah’ın Rasûlu, şer.’ diye cevap verdi. ‘Sana dil uzatmadan ve putlarını hayırla anmadan beni bırakmadılar.’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Sen kalbini nasıl hissediyorsun’ buyurdu. Ammar: “Ben kalbimi imanla mutmain hissediyorum” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de: “Eğer tekrar buna dönerlerse, sen de bu haline dön” buyurdu.”13
Yani sana işkence ederlerse, sen de kalbin imanla mutmain olma haline devam et, demektir. Bunun manası “tekrar sana işkence ederlerse, sen de bana hakaret et ve putlarını hayırla an” demek değildir. Zira peygamberin böyle bir şeyi telkin etmesi imkânsızdır.

Abdullah b. Huzâfe’nin Roma İmparatoru’nun isteğini kabul etmesi

Ömer b. Hattab radıyallahu anh Roma İmparatorluğu ile savaşmak üzere asker gönderdi. Ordunun içinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sahâbelerinden olan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi de bulunuyordu. Rumlar bunları esir ettiler. Tağut kral, Abdullah’a: “Benim başımı öp, seni serbest bırakayım” dedi. Abdullah “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?” diye sorunca kral: “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakacağım” cevabını verdi.

Abdullah diyor ki: “Bu cevaptan sonra kendi kendime şöyle dedim: “Bu bir Allah düşmanı. Benim için o kadar önemli değil. Öpeyim başını da beni ve bütün Müslüman esirleri serbest bıraksın.”

Abdullah krala yaklaşıp başını öptü. Kral bütün esirleri Abdullah’a teslim etti. Abdullah esirlerle Hz. Ömer’e geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer: ‘Abdullah b. Huzafe’nin başını her Müslüman öpmelidir. İlk ben öpüyorum’ dedi ve kalkıp Abdullah’ın başını öptü.”14

Görüldüğü gibi, ayet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve Sahâbîlerin yaşadıkları hadiseler zorlama karşısında küfür sözünü söylemenin veya küfrü icap eden bir ameli yapmanın kişiyi dinden çıkarmadığını göstermektedirler.

İkinci Mazeret: Te’vil etmek

Kişinin küfre düşmesine mâni olacak mazeretlerden biri de te’vil etmesidir. Şöyle ki eğer bir kişi, söyleyeceği küfür sözünü veya yapacağı küfür işini yasaklayan nas hakkında, kendisinde bir şüphe meydana gelir, bu şüphe ile bu nassı te’vil eder de küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa tercih edilen görüşe göre kâfir olmaz. Bunun delili aşağıda zikredilen hadiselerdir.

Kudâme b. Mazun’un İçki İçmeyi Te’vili:

Kudâme b. Mazun içkiyi haram kılan ayeti, ondan sonra gelen ayete dayanarak te’vil edip içkiyi mubah görmüş, akabinde içkiyi içmiştir. Hz. Ömer onu tekfir etmeyip sadece kendisine içki içme cezası uygulamıştır

Ebû Cendel ve Arkadaşlarının İçki İçmeyi Te’vil Etmeleri:

Şam’da oturan bir kısım Müslümanlar aynı Kudâme gibi te’vil ederek içkinin helal olduğunu zannedip içmişlerdir. Bunlar tekfir edilmemiş, sadece kendilerine içki içme cezası uygulanmıştır.

Hatıb b. Ebî Beltea İle Hz. Ömer Olayı

Şöyle ki Hatıb b. Ebî Beltea, Mekke’li müşriklere mektup gönderip Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’yi fethetme hazırlığında olduğunu bildirmeye giriştiğinde, mektup yakalanmış Hatıb b. Ebî Beltea Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından sorguya çekilmiştir. O esnada Hz. Ömer, Hatıb için “Bu münafıktır” demiştir. Yani onu küfürle itham etmiştir. Çünkü olayın vahametine bakarak böyle bir işi yapanın kâfir olacağı te’viline dayanmıştır. Buna mukabil Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer’in te’vil etmesini mazeret görmüş ona kâfir oldun dememiştir.15

Cemaatten Ayrılıp Tek Başına Namaz Kılan Sahâbînin Hadisesi:

Muaz b. Cebel radıyallahu anh namazda kendisine uyanın, namazın uzadığını görünce, ona tahammül edemeyip namazdan çıkmasını münafıklık olarak te’vil etmiş ve ona münafık demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz’ı tekfir etmemiş sadece sert bir şekilde uyarmıştır.
Hâricîlerin Te’vil Ederek Müslümanların Mallarını ve Canlarını Helal Görmeleri: Hâricîye Fırkası, te’viller yaparak Sahâbîlerden birçoğunu tekfir etmişler, bunların kanlarını, mallarını helal görmüşlerdir. Öyle ki, Hulefa-i Raşidîn’in dördüncüsü olan Hz. Ali’yi öldürmüşlerdir. Buna rağmen âlimler Hâricîleri tekfir etmemiştir.

Şîîler’in Fanatiklerinin, Sahâbîlerden Bir Kısmını Te’ville Tekfir Etmeleri: Bid’at ehlinden bir kısım insanlar Sahâbîleri tekfir etmişlerdir. Buna rağmen diğer Müslümanlar bunları tekfir etmemiştir. Çünkü onlar, fasit de olsa birtakım te’villere dayanmışlardır.

Mutezile Fırkası’nın Nasları Te’vil Ederek Kulun Kendi Amelini Yarattığını Söylemesi: Mutezile Fırkası, kulları kendi iradeleri ile yaptıkları amellerin yaratıcısı olarak kabul etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir. Çünkü bunlar, bir kısım ayetleri te’vil ederek bu sapıklığa düşmüşlerdir. Allahu Teâlâ’nın yaratmanın yalnız kendisine ait olduğunu vurgulamasına rağmen, Mutezile Fırkası yanlış te’villerinde ısrar etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir.

Üçüncü Mazeret: Cehalet

Cehaletin mazeret olduğunun delilleri

Cehaletin genel olarak mazeret olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayet zikredilmiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den de pek çok hadis-i şerifler varid olmuştur.

“Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”16

“Eğer Biz, onları Muhammed’den önce bir azapla helak etseydik, muhakkak: ‘Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rüsvay olmadan önce, ayetlerine uysaydık ya’ derlerdi.”17

“Allah … müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdi ki, peygamberler geldikten sonra, insanların Allah’a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın…”18

“İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin. Bu Kur’an’ı indirdik ki: ‘Kitap, bizden önceki Yahudî ve Hristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik.’ Veya: ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz…”19

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîmeler kendilerine peygamber gönderilenlerin ve aleyhlerine delil olacak şeyleri öğrenmiş olanların ahirette hesaba çekilip ceza göreceklerini ifade etmektedir. Bundan da kendilerine din ulaşmayanların böyle olmayacakları anlaşılmaktadır. Bu itibarla cehaletleri kendileri için mazeret sayılmıştır.

2. Hadisler:

Cehaletin mazeret olacağına dair Rasûlullâh’tan şu ve benzeri hadisler rivayet edilmiştir:

Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş insanlar içinde yahut sizden evvelki milletler içinde bir adamı zikretti de bir kelime söyledi. Yani “Allah o adama mal ve evlat verdi” dedi. Nihayet ona vefat zamanı yaklaştığında, oğullarına hitaben: Ben size nasıl bir baba oldum, diye sordu. Oğulları: Sen bize hayırlı bir baba oldun, dediler. Adam: Şu muhakkak ki, bu baba Allah yanına önden bir hayır göndermedi yahut bir hayır biriktirmedi. Şüphesiz Allah bu babayı ele geçirdiğinde, ona azap edecektir. Şimdi bakınız! Ben öldüğüm zaman sizler beni kömür oluncaya kadar yakınız. Sonra beni ezip öğütünüz -yahut beni toz yapınız- Sonra rüzgârı şiddetli esen bir gün olunca, benim tozlarımı bu şiddetli rüzgârın içinde uçurup dağıtınız, dedi. Devamla Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “O adam, Rabbime yemin olsun ki, bu dediklerimi muhakkak yapacaksınız diye, oğullarından misaklarını, yani taahhütlerini aldı. Onlar da babaları öldükten sonra onun vasiyet ettiği işleri yaptılar. Sonra onun tozlarını rüzgârı şiddetli esen bir günde uçurup dağıttılar. Aziz ve Celil olan Allah, o tozlara ‘Ol!’ emrini verdi. Derhal o tozlar ayakta dikilen bir adam oluverdi. Allah: Ey kulum! Senin bu yaptığın işleri yapmana seni sevk eden nedir, diye sordu. O zat: Senin korkun yahut Senden korkmaktır, dedi. Rasûlullah buyurdu ki: “Adamın ağzından bu sözler çıkar çıkmaz Allah ona merhamet etti ve affeyledi.”20

Görüldüğü gibi bu hadiste zikredilen zat, Allahu Teâlâ’nın öldükten sonra ölüleri diriltmeye ve çürümüş kemiklere tekrar hayat vermeye dair kudretini inkâr etmiş, kendisinin öldükten sonra yakılması halinde Allah’ın kendisini diriltemeyeceğine inanmış, bununla birlikte Allahu Teâlâ, kulunun cehaletinden dolayı onu mazur görmüş ve affetmiştir. Hadis-i şerif altı Sahâbîden sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir. Mütevatirin en alt sayısının beş olacağı görüşüne göre hadis mütevatirdir.

Muaz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) secde etti. Rasûlullah ona: “Bu ne Ya Muaz?” buyurdu. Muaz: “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi her hangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…”21

Hz. Aişe radıyallahu anh şunları anlatmıştır: “Bir gece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona hissettirmeden yataktan ayrılıp Bakiu’l-Garkat isimli Medine’deki kabristana gitmiş, Hz. Aişe de gizlice Rasûlullah’ı arkadan takip etmiştir. Ancak Hz. Aişe nefes nefese kaldığından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gelince “Ey Aişe ne var.” diye sormuş. Hz. Aişe “bir şey yok” diye cevap vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona, “ya sen bana haber verirsin veya her şeyin detayını bilen ve haberdar olan bana haber verir.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Aişe durumu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmış Rasûlullah da ona “Allah’ın ve Rasûlü’nun sana haksızlık edeceğini mi zannettin” buyurmuştur. Hz. Aişe: “İnsanlar neyi gizlerse Allah onu bilir mi ki?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Evet” diye cevap vermiştir.22

Rasûlullah bu soruyu soran Hz. Aişe’ye “Allah’ın insanların kalbindeki her şeyi bilip bilmeyeceğinde şüphe ettin, bu itibarla dinden çıktın, tekrar dine dön” diye bir şey söylememiştir. Onun cehaletini mazeret kabul edip giderecek cevabı vermiştir. Bu da cehaletin mazeret olduğunu göstermektedir.
 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber’e çıktığında yolda müşriklerin kutsayıp, silahlarını astıkları bir ağaca rastladı. İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlu! Onların askılı ağacı olduğu gibi bize bir askılı ağaç tayin et” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem taaccub ederek şöyle buyurdu: “Fe Subhanallah” Bu söz Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği: “… Ey Musa bize o insanların ilahları gibi bir ilah yap…”23 sözüne benzedi. Ben canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki: Sizler kendinizden önceki Yahudî ve Hristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.”24

Hülasa her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddi manevi cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz. Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslam’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı hem de hikmetli olandır.

Cehalet kimler için mazerettir?

Birinci Kısım: Fetret ehli olan insanlar

Bunlar, iki peygamberin arasındaki bir dönemde yaşayan ve kendilerine dinden hiçbir şey ulaşmayan insanlardır. Bunlarda asıl olan, ahirette dinin genelinden sorumlu olmamalarıdır. Zira Allahu Teâlâ bir insanı ancak gücünün yettiği şeylerden sorumlu tutar. Bunlara semavî vahiy ulaşmadığından din hakkında bilgileri yoktur. Sırf beşerî akılları ile dini bilmeleri imkânsızdır.

İkinci Kısım: Müslümanlardan uzakta yaşayanlar

Cehaleti mazeret sayılacak ikinci kısım insanlarsa, Müslümanlar topluluğundan uzaklarda yaşayan ve kendilerine dinin bir kısmı ulaşıp diğer kısmı ulaşmayan insanlardır. Müslümanlarla ilişkisi kopuk olan Daru’l-Harp’te yaşayan insanlar, ulaşım araçlarının gitmediği çöllerde veya dağ başlarında yaşayan insanlar bu türe örnek gösterilmiştir.

Sahih olan görüşe göre, bunlar dinin yalnız kendilerine tebliğ edilen bölümünden sorumludurlar. Ulaşmayan bölümünden sorumlu değildirler. Zira İslamî topluluklardan uzakta yaşayan insanların, cehaletle küfür sözlerini söyledikleri veya küfre götürecek amelleri işledikleri çokça görülmüş, buna rağmen bu insanlar tekfir edilmeyip, sadece dünyevî cezalara çarptırılmışlardır.

Özetle söylersek bu gibi insanların cahillikleri kendileri için bir mazerettir. Eğer bunlardan biri bilmeyerek bir küfür işi işlerse veya sözünü söylerse, hak kendisine ulaştırılıp tebliğ edilinceye kadar bu mazur görülür. Kişi sıhhatli bir şekilde tebliğ edildikten sonra da inat eder ve küfründe devam ederse, artık kendisi için mazeretin kalmadığı muhakkaktır, seçtiği şıkta kalacaktır.25

Selâm ve Dua ile

———————————–

1 Hucurat, 10.
2 Müslim, İmân, bab: 186, hn. 118; Tirmizî, Fiten, bab. 30, hn. 2195 (Tirmizî bu hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemiştir.) Müsned, İmam Ahmed II, 304, 390.
3 Müsned, İmam Ahmed, II, 390.
4 Tirmizî, Fiten, bab. 33, hn. 2197.
5 İbni Mâce, Fiten, bab. 9, hn. 3954; Dârimî, Mukaddime, bab. 32, hn. 345.
6 Buhârî, Edeb, bab: 73; Tirmizî, İmân, bab: 16, hn. 2637; Müslim, İmân, bab: 111, hn. 60; Muvatta, İmam Malik, Kelam, bab: 1; Müsned, İmam Ahmed, II, 18, 44, 47, 60, 112, 142. (Bu hadis Ebu Dâvûd’un Sünen’inde Abdullah b. Ömer’den şu ifâdelerle rivayet edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Herhangi bir Müslüman kişi başka bir Müslüman kişiye kâfir derse eğer o kimse kâfir ise mesele yoktur. Eğer böyle değilse o kâfir olur.”) (Ebu Dâvûd, Sünnet, bab: 15, hn. 4687.)
7 Buhârî, Edeb, bab: 73, Eyman, bab: 7; Tirmizî, İmân, bab: 16, hn. 2636 (Tirmizî hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemiştir.) Müsned, İmam Ahmed, IV, 33-34.
8 Buhârî, Salât, bab. 28.
9 Buhârî, Salât, bab. 28; Ebu Dâvûd, Cihad, bab. 95, hn. 2641; Tirmizî, İmân, bab. 2, hn. 2608 (Tirmizî hadisin Hasen ve Sahih olduğunu söylemiştir ve bu konuda Muaz’dan ve Ebu Hureyre’den de hadis rivayet edildiğini beyan etmiştir.) Müsned, İmam Ahmed, III, 225.
10 Nahl, 106.
11 Ali İmran, 28.
12 İbni Mâce, Talâk, bab. 16, hn. 2045. Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 584, hn. 15094; Hâkim, Müstedrek, II, 198 (Hâkim bu hadisin Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu fakat onların bu hadisi zikretmediğini söylemiş Zehebi de Hâkim’e katılmıştır.) Darekutni, IV, 170-171 (Nüzur, hn. 33) İbni Hıbban, IX, 174, hn. 7175; Taberani, Mucemu’l-Kebir, XI, 133-134. (Hamdi Abdulmecid es-Selifi bu hadisin Sahih olduğunu söylemiştir. Bkz. Telhisu’l-Habir, I, 281, el-Bedru’l-Munir, III, 83; Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 325); (Heysemî diyor ki: Bu hadisi Taberani Mucemu’l-Evsat’ta zikretmiştir. Hadisin senedinde Muhammed bin el-Musaffa bulunmaktadır. Ebu Hatim ve diğerleri bunun güvenilir biri olduğunu söylemişlerdir. Bunun hakkında konuşulmuştur ama buna zarar vermez)
13 Kurtubi Tefsîri, X, 180, Kahire, Daru’l-Kutup baskısı, 1967; Serahsi’nin Mebsut’u, XXIV, 43, Kahire, Saadet Matbaası baskısı; Ebu Nuaym’ın Hilye’si, I, 40; İbni Sad, III, 187; Hayatu’s-Sahâbe, I, 287.
14 Kenzu’l-Ummal, VII, 62; el-İsabe, II, 297; Hayatu’s-Sahâbî, I, 299-300. Bu hadiseyi Hâkim de Müstedrek adlı kitabında özetle zikretmiştir. Bkz. III, 630-631 Ayrıca bu hadiseyi Beyhaki ve İbn Asakir de nakletmişlerdir.
15 Konuyla ilgili olarak bkz. Buhârî, Megazi, bab. 9; Tefsîr, Suretu’l-Mumtehine, bab. 1, İstitabetu’l-Murteddin, bab. 9, Cihat, bab. 141; Müslim, Fedailu’s-Sahâbî, bab. 161, hn. 2494; Ebu Dâvûd, Cihad, bab. 98, hn. 2650; Tirmizî, Tefsîr, Suretu’l-Mümtehine, bab. 1, hn. 3305; Müsned, İmam Ahmed, I, 80, 105.
16 İsrâ’, 15.
17 Taha, 134.
18 Nisâ, 164-165.
19 En’am, 155-157.
20 Buhârî, Tevhîd, bab. 35, Rikak, bab. 25; Müslim, Tevbe, bab. 27, hn. 2757; Müsned, İmam Ahmed, III, 13, 17, 69, 77, 78.
21 İbni Mâce, Nikah, bab. 4, hn. 1853; (Heysemî bu hadisi İbni Hibban’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindi’de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnatinın sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.)
22 Bkz. Müslim, Cenaiz, bab. 103, hn. 974; Neseî, Cenaiz, bab. 103, hn. 3973; Müsned, İmam Ahmed, VI, 221.
23 A`râf, 138.
24 Tirmizî, Fiten, bab. 18, hn. 2180. (Tirmizî: “Bu hadis hasen sahihtir. Ebû Vakîd Leysî’nin ismi Harîs b. Avf’tır. Bu konuda Ebû Saîd’den ve Ebû Hüreyre’den de hadis rivayet edilmiştir” demiştir.) Müsned, İmam Ahmed, V, 218.
25 Detaylı bilgi için bkz. İslam Akaidi, Hasan Karakaya, Beka yay.