Nebevi Hayat Dergisi: Günümüzün yaygın tartışma konularından biri olan Tekfirciliği anlamlandırma amacıyla genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Zafer Mert: Son yüzyılda İslam’ın iktidardan indirilmesi, hilafetin ilgası, beşeri sistemlerin hâkimiyeti, Yunan felsefesinin ve akılcı akımların İslami ilimlere tesiri, ilim ehlinin azalması, İslamî kavramların yozlaştırılması sonucunu önümüze çıkarmıştır. Günümüzde tekrar yeni bir kap içerisinde sunulan “Tekfir”, “Kuraniyyun/Kur’ancılar”, “Şiilik” gibi akımlar bunların en tehlikeli ve İslam dünyasına tesiri en fazla olanlarıdır. Bu sebeptendir ki öncelikle bu bidatçi fırkaların iyi tanınması için geçmişteki çıkış noktaları, fikir yapıları iyi okunmalıdır. Çünkü geçmişini bilmeyenin hâli anlaması ve geleceği okuması mümkün değildir ki içinde bulunmuş olduğumuz süreçte tarihin tekerrüründen başka bir şey değildir.
Tekfir, sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” anlamındaki küfr (küfrân) kökünden türeyen, mümin diye bilinen bir kişi hakkında kâfir hükmü vermek” demektir. Aynı kökten gelen ikfâr da bu mânada kullanılır. Terim olarak Allah’tan vahiy yoluyla gelip Peygamber’in tebliğ ettiği kesinlikle bilinen dinî bir esası inkâr eden kimsenin kâfirliğine hükmetmeyi ifade eder. İslâm âlimleri, İslâm’ın hak din olduğuna inanmayan dehrî (ateist), müşrik, yahudi, hıristiyan, mürted, münafık gibi değişik inanç ve telakkileri benimseyen bütün grupların kâfir sayıldığını söyler.
Tekfirciliğin kökenlerine baktığımızda karşımızda Hariciliği ve büyük günah işleyen kimseler hakkında yapılan tartışmaları buluruz. Tarihte Sıffın savaşının son döneminde ortaya çıkan, her iki tarafın da hakem seçme ve seçilecek hakemlerin konu ile ilgili hüküm vermelerini kabul etmeleri sebebiyle Hz. Ali ve Muaviye başta olmak üzere sahabeleri tekfir ettikleri görülür. Geçmişte hakem meselesinden dolayı hem Hz. Ali taraftarlarını hem de Muaviye taraftarlarını tekfir eden Hariciler, günümüzde de aynı zihniyetle ehl-i kıbleyi tekfir etmektedirler hatta garabet o dereceye varmıştır ki Suriye’de katil Esad’a karşı cihad eden mücahit taifelerin bile tekfir edildiği felaketini işitmekteyiz.
Büyük günah işleyen kimseleri ise başta Hariciler olmak üzere Mutezile ve tekfirciler küfürde görmüş, Mutezile bu küfrü beş esaslarından birisi olan menzile beyne’l-menzileteyn kuralı ile ifadelendirmiştir.
Tekfirin ortaya çıkmasındaki temel sebepler cahillik, dinde aşırılığa kaçma, katı davranma, etki-tepki ve nassları yanlış yorumlama olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca dinî görevlerini öğrenerek yerine getirmek isteyen kitlelerin ve özellikle gençlerin bu haklarından mahrum bırakılması, ayrıca siyasî baskı ve işkencelerin artması da bu hareketin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Nitekim Mısır’da tekfir cemaatinin ilk oluşumu cezaevinde başlamıştır.
Son dönemlerde Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Müslümanların Batı medeniyetinin etkisi altına girmesiyle birlikte tekfir problemi yeniden baş göstermiştir. 1928’de Mısır’da Hasan el-Bennâ tarafından kurulan İhvân-ı Müslimîn mensuplarının 1936 yılından itibaren hapislere doldurulması sonucu 1965 yılında tekfir cemaatinin liderliğini yapan Şükrî Mustafa da İhvan-ı Müslimin örgütünün üyesi olmak suçlamasıyla hapsedilmiş ve cezaevinde İhvan-ı Müsliminden ayrılarak tekfir cemaatinin alt yapı çalışmalarına başlamıştır. Aslen Asyut Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi olan Şükrî Mustafa altı sene hapiste kalmış ve bu dönem içerisinde tekfir ile ilgili görüşlerini yaymaya başlamıştır. İsmi, hicret eden ve düşünen cemaat anlamına gelen “Cemaatu’l-Hicreti ve’t-Tefkîr”dir. Düşüncelerinde sert oldukları için “tefkîr” yerine, kendilerine karşıolanlar tarafından kasıtlı olarak “tekfir” ifadesi kullanılmıştır. Tekfir Cemaati, Sosyalist Cemal Abdunnasır döneminde Mısır hapishanelerinidolduran Müslüman Kardeşler Cemaati’nden ayrılan bir gruptur. İlkönce, Cemal Abdunnasır’ı tekfir etmişler, daha sonra bunu diğer insanlar içinde söylemişlerdir. Bu düşüncelerini dönemin Müslüman Kardeşler lideri Hasan Hudaybi’ye arz etmişler, ondan istedikleri cevabı açıkça alamayınca, hem onuhem de bütün Müslüman Kardeşler’i tekfir etmeye kalkışmışlardır.Daha sonra Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat döneminde hapisten çıkınca,Mısır istihbaratının kışkırtmasıyla dönemin Vakıflar Bakanı Muhammed ez-Zehebî isimli âlimi öldürmüşler, böylece hem tırpanlanmışlar hem de meşhurolmuşlardır.
İlk kurucuları ve liderleri, Muhammed Şükrî Mustafa’dır. Sonraki dönemlerde, az da olsa İslâm Âlemi’nin her tarafına yayılmışlardır.Her ne kadar bunların bilgileri yüzeysel, fikirleri sığ, davranış biçimlerisert, tebliğ usulleri kırıcı ise de çokça gayret göstermeleri, keskin tavır takınmaları,takva görünümlü olmaları, ayrıca tağutlar tarafından işkencelere maruzkalmaları ve hapishanelere tıkılmaları; düşüncelerinin özellikle genç kuşaklararasında hızla revaç bulmasına ve yayılmasına sebep olmuştur ve olmaktadır.
Haricî zihniyet ile başlayıp Mustafa Şükrî ile devam eden Tekfir zihniyeti ile günümüzdeki tekfir guruplarını değerlendirmemiz gerektiğinde tek düzlemde hepsini zikretmek mümkün değildir. Genelde tekfir gurupları kişinin Müslüman olmasının ispatı, Müslüman halkların tekfiri, cehaletin özür olmaması, ikrahın kapsamı gibi konularda ehl-i sünnetin geneline muhalefet etmişler ve tabiî olarak usuldeki ayrılıklar teferruattaki ayrılığı da peşinden getirmiştir.

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfirciliği dini kuralsız şiddetin felsefi arka planı olarak okumak mümkün müdür? Kör şiddet ile İslam cihad düşüncesinin mukayesesini yapabilir misiniz?
Zafer Mert: Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacağı gibi dini doğru anlamayanların da doğru ve mutedil uygulamayacağı açıktır. Tekfircilerin dinî yanlış anlama ve yorumlaması sonucu Müslümanların kanlarını helal görmelerine hatta mürted hükmü vermelerine yol açmıştır. Dolayısıyla da geçmişte Hz. Ali ve ashaba kılıçlarını uzatanlar günümüzde de Müslümanlara namlularını çevirmişlerdir. Suriye’deki IŞİD bunun en acı örneklerinden bir tanesidir. Ancak“dinî kuralsız şiddet” dinimizde olması mümkün olan bir durum değildir. Çünkü dinî olan hiçbir şey kuralsız olamaz, kuralsız ise de dinî olamaz. Dolayısıyla kuralsız şiddet olarak ifade edilen taşkınlıkların din ile bağdaştırılması veya Hz. Peygamberin ifadesi ile İslam dininin zirvesi sayılan Allah yolunda cihad ile aynı cümlede kullanılması bile bir zulümdür.Nitekim tekfircilerin amelleri de dinî değil, kendi taşkınlıkları,nassları yanlış yorumlamaları, kaba tavırlarının bir yansımasıdır.
Allah yolunda cihad ise dünyada izzetin ahirette ise kurtuluşun yoludur. Hakkı, hakikati kabul etmeyen, zulmü, katliamı kendisine dustür edinen katil çetelerini durdurmanın, mazlumların göğüslerini ferahlatmanın yoludur. Cihad ahkâmında en önemli hususlardan biri de tabiî ki Allah rızasına uygun bir şekilde icra edilmesidir. Nitekim aynı silah kâfirin elinde bir katliam aracı olurken bir mücahidin elinde adaletin icrası ve zulmün önlenmesi için bir araç olmaktadır. Nasıl ki neşter katilin elinde öldürme aleti, doktorun elinde tedavi aleti oluyorsa. Ayrıca bir hayvanı kurban olarak kesmenin veya avlamanın bile onlarca fıkhî hükmünün olduğu bir dinin insanlara karşı girişilecek olan cihadahkâmını hükme bağlamamış olmasının düşünülmesi bile mümkün değildir.

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfirciliğin duygu ve düşünce haritasını çizmek istersek karşımıza nasıl bir tablo çıkmaktadır.
Zafer Mert: Tekfircilerin genel özelliklerini ve düşüncelerini özetlemek babından kendilerinden başkalarının görüşlerini dikkate almayan, bütün ümmeti ve ilim ehlini kabul etmeyen, dinde aşırıya kaçan, agresif bir tutum içinde olduklarını söylemek mümkündür. Tekfirciler diyaloğa kapalı, monolog halinde konuşan ve sonuç itibari ile de muhatabını kendi görüşlerine uymayan noktalarda İslam dışı gören kişilerden oluşmaktadırlar.
Tekfircileri tanıma hususunda Şeyh Makdisi’nin beyanında değinmiş olduğu bazı hususlara burada yer vermek istiyorum. Makdisi ve ona katılan ilim ehli, tekfircileri ve zihniyeti ifade ederken şöyle demektedirler:
Onlardan bazıları; “Bugün Müslüman beldelerde yaşan insanlarda (itibar edilecek) aslın, kafir yöneticilerin hâkim olması sebebiyle, küfür olduğuna” inanmaktadırlar.Bazıları; “İnsanlardaki aslın tevakkuf etmek olduğuna” inanmaktadırlar.
Onlardan bir grup; “İnsanların hakkında hüküm verme açısından, onların yanında Zerka’nın Paris’ten hiçbir farkının olmadığını; Onların yanında Müslümanların asli kâfirler gibi olduğunu; bu insanların şehadet getirmeleri, namaz kılmaları, oruç tutmaları, zekât vermeleri, haccetmeleri ve bunun gibi İslam’ın şiarlarını yapmaları, onların Müslüman olduklarına şahitlik etmediğini,” açık bir şekilde söylerler.
Bir kısmı Vizaratu’l-Evkaf’abağlı bütün imamları kâfir olarak görürler. Hatta bazıları beş seneden beri bazıları ise on seneden beri cami imamlarının arkasında namaz kılmamakla övünürler. Bir kısmı ise umumen (genel) imamları kâfir olarak görmez, fakat o imamların  arkasında namaz kılmaya cevaz vermezler.
Bazıları, kâfir hükümetlerde görev alan herkesi, tağuttan kaçınmadıklarını iddia ederek kâfir olarak görürler. Çünkü onların yanında, terk edenin kâfir olacağı kaçınma yöntemi için tanımlı ve bilinen bir sınır yoktur.
Onların büyük bir kısmı muvahhit kardeşlerimizi kötüleme hususunda birleşirler. Öyle ki bazen, kardeşlerin bazılarını cihattan alıkoymak ile mücahitleri karalamak ile cihat sahalarından kaçmak ile mücahitleri harici ve tekfirciler olarak isimlendirmek ile mücahitler hakkında yalan söylemek ve iftira atmak ile itham ederler. Bunların tamamı kendileri için hiçbir delil bulunmayan yalan iddialardan başka bir şey değildir.

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfir olgusunu bir Nassı anlama sorunu olarak görüyor musunuz? Örneklerle açıklayabilir misiniz?
Zafer Mert: Tekfir zihniyetinin çıkış noktasına baktığımızda işin temelinin nassları doğru anlamamak, parçacı yaklaşımlar olduğunu görmek mümkündür. Tekfirciler birçok nassı olduğu mecrasından çıkarıp, ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye isimlendirdiğimiz ilim ehlinin kabul etmiş olduğu izahlardan farklı bir şekilde ele alıp değerlendirmişlerdir. Bunun sonucunda ise Müslümanları tekfir etme illetine yakalanmışlardır. Bununla ile ilgili birçok ayet ve hadis örnek olarak gösterilebilir. Konu itibari ile en önemlisine değinmek istiyorum.
Bunların en önemlilerinden birincisi kişinin Müslüman olduğunun ne ile ispatlanacağı meselesidir. Tekfirciler kelime-i şehadet getirmenin İslam’a giriş için yeterli olmadığını ifade etmektedirler. Onlara göre kişinin kelime-i şehadet getirmesi, namaz kılması, oruç tutması… kişinin Müslüman olduğunun anlaşılması için yeterli değildir. Müslüman olduğunun anlaşılmasının yolu hepsinin imtihandan geçirilip kelime-i şehadeti onlar gibi anlamayıp anlamadıkları hususunda onları imtihan etmektir. Bu hususta da delili, HudeybiyeSulhu’ndan sonra Mekke’den Medine’ye hicret eden muhâcir kadınların kıssasıdır. Şöyle ki: Allahu Teâlâ Peygamberi’ne, bunları imtihan etmesini, Allah ve Rasûlü için mi hicret ettiklerini yoksa kâfir olarak mı hicret ettiklerini öğrenmesini emretmiştir. Bu da şunu ifade eder ki, hicret eden kadınların durumu meçhuldü. Her hicret eden kadının gerçek durumu imtihan edildikten sonra belli oldu. Bu da günümüz toplumlarında yaşayanların dinleri hakkında hüküm vermede geri durmamızı, gerçek durumları açığa çıkarılmadan kesin karar vermememizi gerektirir.Ayeti kerime’de; “Ey Îmân edenler! Mü’min kadınlar size muhacir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin.Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Mü’min olduklarını öğrendiğiniz zaman da, onları kâfirlere iade etmeyin. Çünkü ne mümin kadınlar kâfirlere helâldir, ne de kâfir erkekler mümin kadınlara helâldir…” (Mümtehine 60/10.) Bu, genel bir kuraldır. Bir kadını bağlar, diğerini bağlamaz veya kadınları bağlar erkekleri bağlamaz mahiyetinde özel bir karar değildir. Bilakis aklın ve şer’in gerektirdiği “imtihan yolu ile hükmü ortaya çıkmayan kişi hakkında karar vermekten geri durulmalıdır” esasını tescildir. Dolayısıyla tekfircilere göre kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak bir kişinin Müslüman olduğunu göstermez, durumunun öğrenilmesi için imtihan edilmesi gerekir.
Halbuki Müslüman olduğunu gösteren kişinin durumunu, Mekke’denMedine’ye hicret eden kadınların durumuna benzetmek farklı şeyleri birbirinebenzetmektir. Çünkü hicret eden kadınların, Müslüman oldukları için mi yoksabaşka bir sebepten mi hicret ettikleri belli değildi. Zira onlar müşrikliği kesinolan bir ülkeden gelmişlerdi. Bu nedenle imtihana tabi tutulmuşlardı. Buna karşılıkMüslüman olduğunu gösteren veya kelime-i şehâdet getiren kimsede asıl olan Müslüman olmasıdır. Çünkü onda Müslümanlığını gösteren alamet vardır.Namaz kılıp oruç tuttuktan sonra ona “gayrimüslim” dememiz ne kadar doğruolabilir? Ancak açıkça küfrünü gösteren bir sözü bilinçli bir şekilde söyleyerekveya bir işi kasıtlı olarak yaparak imanını bozduğu ortaya çıkarsa, o zaman kâfirderiz. İkinci olarak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hicret eden kadınların dış görünüşleriyle yetiniyor, bey’at ayetindeki şartları kabul edenlerle bey’at ediyordu. Bunları araştırmaya girişmiyordu. Üçüncü olarak, imtihan ayeti belli bir hüküm için inmiştir. Bunu her meseleiçin genelleştirmek yanlıştır. Şöyle ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hudeybiye’de Kureyşlilerle genel bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmanın gereği,müşrikler tarafından gelen herkesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geri iade etme zorunluluğu vardı. Velev ki gelen Müslüman olsa dahi… Sonra bugenel anlaşmaya özel bir kayıt getiren imtihan ayeti indi ve göç eden mü’min kadınları iade edilmekten istisna etti. Çünkü bunlar, artık müşrik olan kocalarınahelal değillerdi. Aralarındaki evlilik bağı bitmişti. Bu nedenle, hicret edenkadınlardan, Müslüman olanı olmayandan ayırmak gerekiyordu. Ta ki evlilik bağınındevam edip etmeyeceğine karar verilsin. Bu nedenle ayet özel bir hükümiçermektedir. Bunu her ferdin Müslüman olup olmadığını imtihan için genelleştirmekisabetli olmaz.
İkinci olarak tekfirciler cehaletin özür olmadığı konusunda, ikrahın kapsamı konusunda kendilerine özel tarifler getirerek bu konuda mezhep imamları ve ilim ehlini hatalı görürler.
Üçüncü olarak Maide suresi 44, 45 ve 47. âyetlerin izahı hususunda ve büyük günah işleyen kimseler ile alakalı olarak Nisa suresi 93. ayetleri delil getirerek bu fiilleri yapanları kafir kabul ederler.Tekfirciler Maide suresinde geçen ayetleri İslam nizamını uygulamayan yöneticilere uyguladıkları gibi cahil olan veya bu ayetleri tevil eden bütün halk kesimlerine de uygulayarak her kesimi kâfir saymaktadırlar.
Nebevi Hayat Dergisi: Tekfir olgusunun ümmete dün ve bugün itibariyle düşünsel ve pratik maliyetleri hakkında neler söylenebilir.
Zafer Mert: Fikri planda ümmet arasında bidatçi bir fırka daha zuhur etmiş zaten bölük pörçük olmuş ümmet bir yara daha almıştır. Kavram kargaşası biraz daha artmış, Müslümanlar arasındaki ihtilaflar daha bir derinleşmiştir. Tekfirci fırkaların da kendi aralarındaki ihtilafları Müslüman halk arasında daha bir kafa karışıklığına yol açmış, Müslümanların geneli özellikle tevhid ehli Müslümanlar da bu zandan paylarını almışlardır.
Tekfirin ümmete maliyeti ise oldukça büyük olmuştur. Hz. Ali’yi şehid eden zihniyetin yansımaları Suriye’deki Müslümanlara namlularını çevirmiş Müslümanların kanlarını akıtmışlardır. IŞİD aynasında pratiğe dökülen tekfir zihniyeti eline güç geçirdiğinde neler yapabileceğini bir kere daha göstermiştir. Tarihten ders almayan ümmet aynı acı tecrübeyi Cezayir’den sonra bir kere daha Suriye’de de maalesef yaşamaktadır. Bu dengesiz kişiler yüzünden ümmet enerjisini içine harcamaya başlamış, kâfirler ise Müslümanların ensesinde boza pişirmeye devam etmektedirler. IŞİD Müslümanlara saldırırken katil Esed ve çetesi zulümlerine zulüm katmakta ve bir yandan da bu basiretsiz kişiler yüzünden ellerini ovuşturmaktadırlar.
Daha acısı Tekfirciler yüzünden Allah’ın dini en yüce olsun, mazlumların ahı dinsin diye canlarını, mallarını Allah için ortaya koyan mücahitler karalanmaya başlanmıştır. Kartel medyası marjinal tekfircileri vitrine koyarak sanki gerçek mücahitler bunlarmış gibi lanse edip Müslüman halkları Suriye cihadından soğutmaya çalışmaktadırlar. Rabbim ümmeti şerlerinden korusun.

Nebevi Hayat Dergisi: Hassaten Müslüman gençlere iş bu hastalık/fitne bağlamında ne gibi nasihatleriniz olabilir?
Zafer Mert: Kardeşlerime tavsiyem bir Müslümanı küfre nisbet etmenin ağır sorumluluğu bilinci ile bu hassas konulara yaklaşmalarıdır. Hz. Peygamber Müslümana kâfir diye hitap eden kimsenin kendisinin küfre gireceğini haber vermiştir. Müslümanlar arasındaki ihtilaflı konularda tekfir kuralının işletilmeyeceğini bilerek hareket etmeli ve dillerimizi hata etmekten muhafaza etmeliyiz.
Müslümanlar Hz. Peygamberin “Aşırı gidenler helak olmuşlardır.”(Müslim, Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel) “Dinde aşırı gitmekten kaçının. Zira sizden öncekileri dinde aşırı gitmek helak etmiştir.”(Nesâî, İbn Mâce, ) hadislerini kendilerine şiar edinerek aşırılıklardan kaçınmalıdırlar. Ayrıca Müslümana yakışan “Müslüman Müslümanların elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir”(Buhârî) hadisi gereğince dillerini Müslümanlara uzatmamalarıdır.
Tekfir virüsü ümmet içinden temizlenmelidir. Bu görüşün paylaşılmasına, yayılmasına, ümmet içinde fitne oluşturmasına izin verilmemeli ve mümkün mertebe gündeme taşınmamalıdır.
Suriye cihadı ile ilgili olarak da tekfircilerin ortalığı bulandırması Müslümanların zihinlerini bulandırmamalıdır. Allahu Teala’nın“Ve eğer mü’minlerden iki grup savaşırlarsa, o zaman ikisinin arasını düzeltin. Fakat, eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o taktirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın…” (Hucurat, 9) ayeti ışığında meseleler değerlendirilmelidir. Hz. Ali’ye kılıç çekildiğinde nasıl ashap Hz. Ali radıyallahuanhu’yu yalnız bırakmadıysa bugün de ümmet haklı müminleri yalnız bırakmamalıdır.
Son olarak genç kardeşlerime tavsiyem küfrün dünyanın dört bir yanında Müslüman kardeşlerimize zulmettiği, katlettiği bir ortamda enerjimizi içimize harcamak değil, mazlum kardeşlerimize nasıl destek olacağımızı düşünmek olmalıdır.
Rabbim amellerimizde mutedil ve ihlâslı olmayı, insanların ihtilaf ettikleri noktalarda hakka ulaşmayı hepimize nasip eylesin.