Hâricî, “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek” anlamındaki hurûc kökünden “ayrılan, isyan eden” mânasında bir sıfat olan hâric kelimesine nisbet ekinin ilâve edilmesiyle meydana gelmiş bir terim olup topluluk ismi için hâriciyye ve havâric kullanılır. Fırkanın adı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kendilerine karşı isyan ettikleri yöneticilerle fırkanın muhalifleri Havâric ismini “insanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” anlamında kullanmışlardır. Meselâ Şehristânî’ye göre hâricî, ümmetin ittifak ettiği meşrû bir halifeye başkaldıran herhangi bir kimsedir (el-Milel, I, 114). Bu baş kaldırı Hulefâ-yi Râşidîn’e veya daha sonraki devlet başkanlarına karşı olabilir. Yine muhalifleri tarafından Hâricîler hakkında kullanılmış diğer bir isim de “dinden çıkmış” anlamında mârikadır. Kendileri ise Havâric ismini, “kâfirlerin arasından çıkarak Allah’a ve peygamberine hicret edenler” (krş. en-Nisâ 4/100), “kâfirlerle her türlü bağı koparanlar” anlamında kullanırlar. Hâricîler’in beğendikleri ve kendilerini ifade için kullandıkları başka bir isim de “Allah yolunda savaşıp O’nun rızâsı için canlarını ve mallarını satan ve Allah’ın da bunları cennete karşılık satın aldığı kimseler” anlamındaki (krş. et-Tevbe 9/111) şurâttır. Hâricîler’e, aralarında bazı gruplara ayrılmadan önceki dönemde, Sıffîn olayının ardından taraflarca benimsenen hakemlere rızâ göstermeyi reddetmelerinden dolayı muhakkime, Hz. Ali’den ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle Harûriyye ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er-Râsibî’ye izâfeten Vehbiyye adları da verilmiştir.
Hâricîler’in doğuşu, hemen hemen bütün tarihçiler tarafından Sıffîn Savaşı’nda hakem meselesinin ortaya çıkışına bağlanmıştır. Buna göre Havâric, hakem tayinini (tahkîm) kabul etmesinden dolayı Ali b. Ebû Tâlib’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır.1

Hâricîler’in Görüşleri

Dinde Aşırıya Kaçmak

Muhakkak ki, Hâricîler itaat ve ibadet ehlidir. Nitekim onlar dine tutunmaya, dinin hükümlerini tatbik etmeye ve İslam’ın bütün yasaklarından uzaklaşmaya son derece düşkün idiler. Ayrıca İslam’la çelişen herhangi bir günah veya suça düşmekten son derece sakınırlar idi. Hatta bu düşkünlük ve sakınma bu taifede bulunan; hiç kimsenin bu konuda kendilerine yetişemediği açık bir tipik özellik idi. Onların bu özelliğini, Rasulullah (s.a.v)’in şu sözünden daha iyi hiç bir şey ifade edemez: “Onlar Kur’an okurlar, sizin Kur’an okumanız onların Kur’an okumalarına göre bir şey değildir, sizin oruçlarınız onların oruçlarına göre bir şey değildir.”2

İbn Abbâs radıyallahu anhu onlarla münazaraya gittiğinde onlarda gördüğü bazı nitelikleri şöyle açıklıyor: “Daha önce kendilerinden daha şiddetli ibadete gayret göstereni görmediğim bir topluluğun yanına gittim, alınları çok secde yaptıklarından yaralıydı, elleri deve dizi gibi (nasırlı) idi (çok ibadetten iz yapmıştı), üzerlerinde yıkanmış (temiz) elbiseler vardı, yüzleri uykusuzluktan solmuştu.”3

Hâricîler oruç tutar, namaz kılar ve Kur’an okurlardı. Ancak onlar itidal sınırını aşıp aşırılık ve katılık derecesine geçmişlerdi. Bu katılık da onları; akıllarının kendilerine dikta ettikleriyle İslam’ın kurallarına muhalefet etmeye sevk etti.

Dini Bilmemek

Şüphesiz ki, Hâricîler Kur’an ve Sünneti bilmemeleri, yanlış anlamaları, düşünme ve kavrayışlarının az oluşu ve delilleri (âyet ve hadisleri) doğru konumlarına konumlandırmamaları, onların en büyük bazı ziyanlarından bir kaçıdır. İbn Ömer onları yaratıkların en kötüsü olarak görüp onlar hakkında şöyle dedi: “Onlar kâfirler hakkında inen bir kısım ayetleri; müminler hakkında inmiş sayarak o şekilde yorumladılar.” İbn Ömer’den Harûriyye tâifesi sorulduğunda şöyle derdi: “Onlar Müslümanları tekfir ederler, kanlarını ve mallarını helal görürler, kadınları iddet dönemlerindeyken kendilerine nikâhlarlardı. Esir aldıkları kadının kocası varken onlardan biri kendine nikâhlardı. Onlardan daha fazla öldürmeye layık kimseyi bilmiyorum.”4
Hâricîlerin; arabulucuk yapmak üzere hakem kabul etmeyi küfrü gerektiren bir günah olarak görmeleri de cehaletlerinin bir yansımasıdır.

Hâricilerin İmamet Hakkındaki Görüşleri

Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in hilâfetlerinin tamamını, Osman’ın ilk altı yılını ve Ali’nin tahkîme kadarki halifeliğini meşrû sayıp Hz. Osman’ın ikinci altı yıllık halifelik döneminden itibaren vuku bulan olayları, siyasî ve idarî karışıklıkları ve Osman’ın bu dönemdeki icraatını adaletsizlik şeklinde değerlendirmeleri hemen bütün Hâricîler’in ittifak ettiği hususlardır. Bu anlamda Hâricîler devlet adamlarının yetkilerini, hüküm verme salâhiyetlerini reddederek devlet kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir. Bir başka deyişle Hâricîler fiilî hayatta insanları ve toplulukları, şeriatı bilen ve uygulayan ile şeriatı bilmeyen veya uygulamayanlar şeklinde ikiye ayırmışlardır. Dolayısıyla onlara göre doğru yoldan sapan ve Allah’ın hükmünü uygulamayan imamı sırf bundan dolayı gayri meşrû ilân edip ona karşı çıkmak gerekir. Bu esasa dayalı olarak Allah’a itaat eden ve kendisi de itaata lâyık olan ilim ve zühd sahibi her mümin, siyahî bir köle de olsa cemaatin seçimi ve bunun vazgeçilmez şartı olan biatla imam olabilir.5

Büyük Günah İşleyenleri Tekfir Etmeleri

Akîde ve amelden oluşan dinin emirlerini yerine getirmeyen ve yasaklarından kaçınmayan kimseler Hâricîler’e göre kâfir kabul edilir. Öyle anlaşılıyor ki Hâricîler, kabile zihniyetinin tesiriyle İslâm’ın getirdiği ferdî sorumluluğu anlayamamış ve günahla küfür arasındaki farkı tesbit edememiştir. Hâricîler’ce imanla İslâm ayrılmaz bir bütün olarak eş anlamda kullanılmış, Ehl-i sünnet’in aksine amellerin ihmal edilmesinden dolayı imandan çıkılacağı görüşü benimsenmiştir. Aslında Hâricîler, büyük günah işleyenin imandan çıkması ve İslâm topluluğunun dışına atılması konusunu doğrudan doğruya “lâ hükme illâ lillâh” ilkesine bağlamaktadırlar. Çünkü onlara göre büyük günah işleyen kişi, bu tutumuyla Allah’ın yasak kıldığı şeyi helâl saydığından mümin değildir ve cehennemde ebedî kalacaktır. Hatta bu anlayışı daha da ileri götürerek Hâricî olmayan herkesi düşman ve kâfir kabul etmişler, buna bağlı olarak kendilerinin dışındaki Müslümanların kadınlarını ve çocuklarını da esir almış veya öldürmüşlerdir. “İsti‘râz” adı verilen bu öldürme zihniyeti, muhtelif Hâricî kolları tarafından sonraki devirlerde oldukça yumuşatılmıştır.6

Müslümanlara Karşı Kaba ve Şiddetli Davranmaları

Haricilerin özelliklerinden biri de haşin, kaba ve sert karakterli olmalarıdır. Habbab b. Eret’in oğlu Abdullah b. Habbab’ı katleden harici zihniyet tarih boyunca da Müslümanlara karşı kaba ve sert tavır takınmıştır. Her zaman Müslümanlara karşı aşırı derecede acımasız ve kaba olmuşlardır. Günümüzde Suriye’de hortlayan hâricî zihniyetin Müslümanlara yapmış oldukları da bu şiddet ve kabalığın en son örneklerinden birisidir.

Bazı Sahabilere Dil Uzatmaları

Hâricîler ilk iki halifeye karşı olan bu inancında doğru ve isabetli bir karara vardılar. Onlar bu hususta başarılı oldular fakat onlardan sonraki halifeler hakkındaki inançlarında helak oldular. Zira şeytan onlara rehberlik yaptı, Hz. Osman radıyallahu anhu hakkındaki inançları konusunda onları haktan ve doğrudan uzaklaştırdı. Şüphesiz şeytan onları düşmanlarının kendisine karşı kin güttüğü bir zamanda Hz. Osman’ın hilafetini inkar etmeye sevk etti. Ayrıca tahkim olayından sonra Hz. Ali radıyallahu anhu’nun hilafetini de inkar ettiler. Bunların ötesinde onların kötü inançları, onları Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Amr b. As, Ebu Musa el-Eşari, Abdullah b. Abbas, Cemel ve Sıffın’e katılanları (Yüce Allah hepsinden razı olsun) kafir olmakla suçladırlar.

Hâricîler bu bahtiyar sahabelere hepsini kapsayacak şekilde genel bir karalama yönelttiler. Ayrıca bazı belli sahabelere özel olacak şekilde bir karalama yönelttiler.7

Hâricilerin Hükmü

Başlangıçtan beri düşüncelerini tarafsız şekilde ortaya koyan âlimlere göre aşırı grupları bir yana Hâricîler dalâlette kalmış, fakat küfre girmemiş bir topluluktur. Nitekim Hz. Ali, mensuplarına kendisinden sonra Hâricîler’le savaşmamalarını, zira hakkı arayıp bulmak isterken ona ulaşamayanların bâtılı arayıp buna ulaşanlar gibi olmadığını söylemiştir (Ahmed Emîn, s. 263). Bu ifadenin ilk kısmında Hâricîler, ikincisinde ise Muâviye b. Ebû Süfyân ve taraftarları kastedilmiştir. Hâricîler’in aşırı (gālî) grupları ise bu hükmün dışında mütalaa edilmiş ve her aşırı fırka iddiasına göre değerlendirilmiştir. Meselâ Yûsuf sûresini bir aşk hikâyesi olduğu gerekçesiyle Kur’ân-ı Kerîm’den saymayan Acâride’nin bir grubu, Allah’ın Acemler’den Hz. Muhammed’in şeriatını iptal edecek bir nebî göndereceğini iddia eden Yezîdiyye, kız torunlarla erkek ve kız kardeşlerin torunlarının haramlığının Kur’an’da yer almadığını ileri sürerek bunlarla evlenmeyi helâl sayan Meymûniyye gibi fırkalar gāliyyeden olmaları sebebiyle (DİA, XIII, 336) İslâm dışı fırkalar olarak kabul edilmiştir.8

Allahu Teâlâ ümmeti haricilik fitnesinden ve onun uzantıları olan tekfir guruplarının şerrinden muhafaza eylesin. Bizleri itidal üzere yaşayan ve ölen mümin kullarından eylesin.

——————————–

1 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C: 16, s. 169.
2 Müslim, Kitabu’z-Zekât, Şerhu’n-Nevevî, 7/171.
3 SALLÂBİ Ali Muhammed, Doğuşundan Günümüze Hâricîler, Ravza Yayınları, İstanbul, 2015, s. 77-78.
4 Age, s. 80.
5 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C: 16, s. 169.
6 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C: 16, s. 169.
7 Ali Muhammed Sallabi, age, s. 113.
8 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C: 16, s. 169.