Atalet ve tatil, aynı kökten türemiştir. Yani tatil; boş durma, bir işle meşgul olmama… Türkçe manası tembellik yapma anlamına gelmektedir.

Öyleyse “Müslüman için tatil var mıdır?” sorusunu sormaya gerek bile duymuyoruz. Çünkü Müslüman’ın boş durması, tembellik yapması asla düşünülemez.

“O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.” (İnşirah; 7)

Dünyada yaygınlaşan (açlık ve yokluk çeken ülkeler dışında) tüketim çılgınlığı, virüs gibi Müslümanlar arasında da yaygınlaşmaktadır. Müslüman ülkelerin bir kısmı açlıktan ölürken, ne yazık ki bazı Müslüman ülkelerde tüketim hastalığı ve bu konuda batıyı taklit etme hastalığı hızla yaygınlaşmaktadır. Tüketim hastalığı ile birlikte gelen kültürlerden biri de, tatil yapma kültürüdür. Yani daha fazla yeme, daha fazla içme, daha fazla satın alma, zevk için para harcama, dünyalık işlere hatta ibadetlere dahi bir süreliğine ara verme, haramları hafife alma, üç günden bir şey olmaz deme, “bizim hakkımız yok mu” gibi sebeplere sığınma zamanının adı: tatil yani atalet…

Oysa mümin için rahat demek, hayat demek, hayatın tadı demek; Allah’a en yakın olduğu, O’nu en sık hatırladığı, O’ndan en çok korktuğu, kalbinin en çok titrediği an demektir. Günahlardan uzak durduğu, nefsini terbiye ettiği zaman, en güzel, en kıymetli, en huzurlu zaman demektir.

Ancak bize yerleştirilmeye çalışılan tatil algısı, bunlardan tamamen uzak. Kalbi zayıflatan, “en çok yemek nerede var, en uzun açık büfe masaları hangi otel kuruyor, en çok çeşit hangi tatil bölgesinde var” araştırmaları yaptıran, çıplaklığın meşrulaştığı, normal karşılandığı plajlar, havuzlar sanki yıl içinde ruhumuzu kirleten haramlar yetmiyormuş gibi, bu haramların daha yoğun yaşandığı tatil yerlerini tercih etme anlayışı, müzik, dans, içki gibi bütün haramların gerçekleştirildiği bölgelerde Müslüman’ın kendine bir yer araması… Hatta bazı iç rahatlatan turizm firmaları bu otellere sahabe isimleri vererek İslami bir kimlik kazandırmaya çalışması Müslümanların gözünde olabilirlik kazandırdı. Ve artık Müslüman’ın vakti de cebi de bu kültüre yer verdi. Tıpkı tesettür giyiminde olduğu gibi tatil harcamalarında da sermaye şirketleri kuruldu.

Müslüman’ın anlayışı “Şu yaptığımız iş gavurun kültürü anlayışı olsa da paramız yabancıya gitmiyor” oldu.

Gariptir ki artık tatildeki rahatlığı, ataleti zerresine kadar yaşayan Müslüman, hac ve umre ibadetinde dahi beş yıldızlı otel rahatlığını arar oldu. Umre ibadetinde birçok Müslüman’ın ağzından bu serzenişi duyduğumda, Müslümanların hac ve umreye bakışı seyahat mantığına bürünmüş olduğunu anladım. Hatta bir Alman, bir İngiliz, bir Çinli dahi İstanbul ziyaretlerinde çok iyi şartlarda otel aramadan seyahatini gerçekleştiriyor. Ancak bizler, mübarek topraklara vardığımızda kalbimizin, ruhumuzun konforunu, rahatlığını, huzurunu hissetmeden, bedenî rahatlığımızın derdine düşüyoruz. Bizim bu zaafiyetimizi bilen küfür, kutsal topraklarımıza rahat edip bol bol yiyeceğimiz, alışveriş yapabileceğimiz oteller, rezidanslar, alışveriş merkezleri yapıyor. Öyle ki umre kaydını yaptırırken, kabe manzaralı oda talep edilebilir hale geldi.

Umre ziyaretimde, o topraklara nice zorluklarla, sıkıntılarla gelen Müslümanlar gördüm. Ayaklarının altındaki yarıklar, elbiselerinin eski olması, ellerinde birkaç elbiseden oluşan bavullar kalacak yerlerinin olmadığını ve mescitte kaldıklarını ispatlıyordu. Hatta umumi banyoları kullanmaları gerçekten bin bir türlü zorlukla geldiklerinin şahidiydi. Ancak ibadet ederken namaz ve tavaf esnasında döktükleri gözyaşları, takvaları beni çok etkilemişti. Orada şunu anladım; beş yıldızlı otelde, açık büfe kahvaltı yapıp yüz adım yürüdükten sonra kabeye ulaşmakla, midelerinin dolu olmasının verdiği rehavetten dolayı kılınan namazdan bir şey anlamayan insanın aldığı sevablar da, hissettiği duygular da asla bir değildir.

Ve hayata tatil algısıyla bakan Müslümanlar, yılda bir ay yapacakları tatilin parasını biriktirmek için saatlerce mesai yapan, tatil kredisi çeken, takside bölünmüş tatil aidatını ödeyen Müslümanlar…

Hayata beş yıldızlı otellerin penceresinden, mükellef sofralardan bakınca, tatil dönüşü, Suriye’de açlıktan ölen çocukları bombaların yok ettiği, acı çığlıklarının yükseldiği şehirleri görebilmesi mümkün değildir.

Ahmed bin Hanbel’in oğlu babasının “Zühd” kitabında Malik bin Dinar’ın şu sözünü zikretmiştir:

“Yüce Allah, İsrailoğullarının bir peygamberine şöyle vahyetti:
Kullarıma söyle; düşmanlarımın yollarına girmesinler, düşmanlarımın elbiselerini giymesinler, düşmanlarımın gemisine binmesinler, düşmanlarımın yiyeceklerini yemesinler, sonra onlar gibi düşmanlarım olurlar.”

Anlıyoruz ki hayat anlayışımız, yaşam biçimimiz, tercihlerimiz sadece ve sadece Allah’ın razı olduğu şekilde olmalı.

Allah insanın dinlenmesine, istirahat etmesine razıdır, ancak dinlenmek ve istirahat; atalet, günaha girme, günaha razı olma, haram ortamlarda bulunmak asla değildir. Bunlar kalplerimizin kararmasına, katılaşmasına sebep olur.

İbn Kayyim rahimehullah “Kalbin İlacı” kitabında, kalbin kararması konusuyla ilgili şunu söylüyor:

“Kişi, bunu kalbinde, gözleriyle gecenin zifiri karanlığını hissettiği gibi hakiki olarak hisseder. Gözü için karanlık ne ise, kalbi için günahın karanlığı odur.

Günahlar kalbi ve bedeni zayıflatır. Onun kalbe verdiği zayıflık belli bir husustur. Hatta zayıflatılması onu tamamen öldürene kadar devam eder.

Kul günahları işleye işleye onları basit görmeye, kalbinde küçümsemeye başlar, bu ise helak alametidir. Çünkü günah, kulun gözünde ne kadar küçülürse, Allah nezdinde o kadar büyür.”

Selam ve dua ile…