Hamd, ölçü ve tartının Müslüman bir toplum için ne kadar mühim bir husus olduğunu Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sûre olan Mutaffifin sûresi ile bizlere bildiren Allah’a,

Salât ve selâm “Bizi aldatan bizden değildir” buyuran Rasûlullah aleyhisselâm efendimize,

Allah’ın sonsuz rahmeti, affı ve keremi; alırken ve satarken ilahi düsturlara uygun hareket eden ve Müslümanlara karşı müsamahakâr davranan müminlerin üzerine olsun.

Toplumları ayakta tutan, onlara değer kazandıran, aralarındaki birlik ve beraberlik duygularını güçlendiren, onları birbirleri ile kaynaştıran bazı değerler vardır. Bu değerlere riayet etmek kardeşliği, sevgi ve saygıyı, her şeyden öte adalet duygusunu geliştirir. İşte bunlardan en önemli görülen hususlardan birisi de ölçü ve tartıda adaletli davranmaktır. Çok basit bir amelmiş gibi görünen bazı hususlar kardeşliğin temelini atma da bir tohum misali önemli görülen ve asla küçümsenmemesi gereken değerlerdir. Tohum da değersiz ve çok küçük bir şeydir fakat koca koca ağaçları ve birbirinden lezzetli meyveleri oluşturan da yine o tohumdur. Tohumun önemi oluşacak meyvenin kalitesiyle doğru orantılıdır. Bu sebeple gerek fert gerekse de toplum planında çok önemsiz gibi görünen bir meselenin ileriki safhaları kocaman bir dağ misali İslâm’ın önünde set olarak durabilmektedir. Çünkü İslâm’ın bahsettiği her mesele çok önemlidir. Dini hususların basiti ve önemsizi olmaz.

Bir gün devlet ricallerinden birisinin suali üzerine İmam Malik rahimehullah: “Bilmiyorum” cevabını verince soruyu soran kişi: “Bu öyle zor ve ağır bir mesele değil ki” dedi. Bunun üzerine İmam Malik hiddetlenip şöyle dedi: “İlmin hiçbir meselesi hafif ve basit değildir. Sen Allahu Teâlâ’nın nebisine: “Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (1) dediğini bilmiyor musun?

Bu sebeple belki insanların nazarında çok basit bir hususmuş gibi gözüken fakat hakikatte o toplumu dünyada helake ve ahirette de şiddetli bir azaba uğramakla karşı karşıya getiren bu meselenin iyice idrak edilmesi gerekmektedir.

İbni Ömer radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kavim ölçü ve tartıyı eksik yaptığı zaman; Allah onları kıtlık, şiddetli geçim sıkıntısı, zalim idareci ile imtihan eder, cezalandırır. Yine bir kavim mallarının zekâtını vermekten imtina ettiği zaman; eğer hayvanlar olmasaydı Allah, gökten yağmuru onların üzerlerine yağdırmazdı.” (2)

Bu hadisten de anlaşılacağı üzere insanların kıtlık içinde yaşamalarının, şiddetli geçim sıkıntısı çekmelerinin ve zalim idareciler ile imtihan edilmelerinin temelinde ölçü ve tartıya riayet etmemeleri vardır.

Kur’an’ı Kerim ibret sahneleri ile doludur. Daha önceki kavimlerden ölçü ve tartıya riayet etmeyenlerin akıbetlerinin ne kadar da kötü olduğunu bizlere bildirerek bu helake vesile olan hasletlerden uzak kalınması gerektiğini bildirmektedir.

Daha önceki kavimlerden olan Medyen kavmi de ticaretle uğraşıyor, yaptıkları alışverişte hep hileler yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp stok yapıyorlar, pahalanınca fahiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçü kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsanların yollarını kesiyorlar onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup, bilhassa yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli hilelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sahip oldukları pek çok nimetin şükrünü yapmayıp nankörlük ediyorlardı. Allahu Teâlâ onları doğru olan yola davet etmek için Şuayb aleyhisselam’ı peygamber olarak gönderdi. Şuayb aleyhisselâm onlara nasihatte bulunup yaptıkları bu kötü alışkanlıkları terk etmelerini söyledi. Aksi takdirde azaba uğrayacaklarını, eğer vazgeçecek olurlarsa da mükâfata kavuşacaklarını anlattı. Bütün bunlara rağmen onlar Şuayb aleyhisselâm’ı dinlemeyip ona karşı çıktılar ona inanan herkesi tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalarına rağmen Medyenlileri doğruya davet etmeye devam etti. İbret olarak isyanları sebebiyle helak edilen Nuh kavmi, Hud ve Lut kavminin başlarına gelen azabı ve helak edilmelerini anlattı. Fakat civar bölgelerden gelen kimseler iman etmelerine rağmen onlar iman etmediler. Ona gelenlere de mani olmaya çalıştılar. Şuayb aleyhisselâm’ı ve ona iman edenleri kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm artık onların iman etmelerinden ümidini kesince onları Allah’a havale etti. “(Andolsun ki), Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali müstesna geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (3) diye dua etti. Neticede Allahu Teâlâ onlara azap gönderdi. Bir sayha ve zelzeleyle onların hepsini helak etti. Hepsi helak oldular. Sanki o beldede yaşamamışlardı.

“Derken o (müthiş) sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu’ayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç şenlik tutmamış gibi oldular. Şu’ayb’ı yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.” (4)

Şuayb aleyhisselâm ve ona inananlar kurtulup Medyen’e yakın bir yerde, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke’ye gittiler. Şuayb aleyhiselâm oradaki insanlara tebliğde bulundu. Medyen halkına benzer yönleri olan Eykeliler parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra tane ile verirlerdi. Alışverişlerinde muhakkak sûrette karşı tarafa zarar verir ve onları aldatırlardı. Alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahalı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar ve putlara taparlardı. Şuayb aleyhisselâm’a iman etmek için gelenleri vazgeçirmek için çalışırlardı. Şuayb aleyhisselâm’a yalancı diyorlar, istekleri olmazsa tehditte bulunup eziyet ediyorlardı. Şuayb aleyhisselâm Eyke halkını imana davet etti. Fakat ikaz ve uyarılar, nasihatler fayda vermiyordu. Şuayb aleyhisselâm son bir defa daha onları ikaz ederek Allah’a iman etmelerini ölçü ve tartıda adil olmalarını her türlü zulümden vazgeçmelerini söylediyse de fayda vermedi. İnkâr edip inanmadılar. Alay ettiler onun yalancı ve sihirbaz biri olduğunu ileri sürdüler. İman etmeyeceklerini açıkça söylediler.

“Onlar şöyle dediler: “Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver.” (5) dediler. Şuayb aleyhisselâm bu azgın kavmi Allah’a havale etti. Allahu Teâlâ da onlara şiddetli bir azab gönderip hepsini helak etti. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular. Sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar, sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çaresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir taraftan diğer tarafa koşuşturuyorlardı. Bu hal yedi gün boyunca devam etti. Sekinzinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altında toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı. Hepsi ateş altında helak olup gittiler. Eykelilerin helak edildikleri güne Kur’an’da “Yevmu’z-Zulle” (gölge günü) denilmekte ve mealen şöyle buyurulmaktadır.

“Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!” (6)

“Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.” (7)

“İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (8)

Görüldüğü üzere Allah’ın geçmiş kavimler hakkındaki sünnetullah’ı hep aynı olmuştur. Ne zaman ki haddi aşmışlar ve nasihatler fayda vermemiş, işte o zaman azab dört bir yandan onları kuşatıvermişti. Bütün bu ibretlik kıssalardan faydalanmayan ve kendini düzeltmeyenlerinde akıbeti ne acıdır ki bundan farklı olmayacaktır.

“Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (9)

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.” (10)

Meselenin ehemmiyetine binaen Yüce Rabbimiz tartı ve ölçüde eksik davranmanın nehyi ile alakalı olarak Mutaffifin sûresini indirmiş ve aynı hastalığa yakalanmış olan Mekkelilere de şöyle buyurmuştur:

“Eksik ölçüp noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! Onlar insanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar.”  (11)

Muhtevasından da anlaşılacağı gibi, bu sûre Mekke’nin ilk dönemlerinde nâzil olmuştur. O dönemlerde Mekkeliler’in zihinlerine ahiret düşüncesinin yerleştirilebilmesi için, peyderpey bu gibi sûreler nâzil oluyordu. Bu sûrenin nâzil olduğu o dönemlerde, Mekkeliler çarşılarda, yollarda, meclislerde ve Müslümanları nerede görürlerse, onlara sataşıyor ve onlarla alay ediyorlardı. Tıpkı daha önceden seleflerini yaptığı gibi… O zaman müslümanlara yönelik fiilî saldırı ve zulüm devri henüz başlamamıştı.

Bazı müfessirler bu sûrenin medenî olduğunu iddia etmişlerdir. Bu yanlış anlamaya İbn Abbas’tan gelen bir rivayet neden olmuştur. Şöyle ki, “Rasûlullah aleyhisselam Medine’ye geldiğinde, orada ölçü-tartıda hile yapma âdeti çok yaygın idi. Fakat Mutaffifin Sûresi nâzil olduktan sonra, Medineliler bu adetten vazgeçtiler. Tartıda dürüst davranmaya ve tam tartmaya başladılar.” (12)

Yani Rasûlullah aleyhisselâm Medine’ye geldikten sonra, bu sûreyi Medinelilere tebliğ etmiş ve onlar da ölçü-tartıda ve alışverişte hile yapmaktan vazgeçerek, dürüst davranmaya başlamışlardır. Buradan bu sûrenin Medine’de nâzil olduğu anlamı çıkmaz.

Sûre Allah’ın ölçüde ve tartıda hainlik yapanlara karşı savaş ilan etmesi ile başlıyor. Ayet-i kerime de geçen “veyl” kavramı yıkım, helak demektir. Bu amacın olmuş bitmiş bir olayın dile getirilmesi veya bir beddua olması arasında fark yoktur. Her iki halde de durum aynıdır. Çünkü Allah’ın istemesi, duası ve kesin hükmü demektir. Ardından gelen iki ayet mutaffifin kavramının anlamını açıklamaktadır. Bunlar alıcı oldukları zaman alacakları şeyi tam alırlar. Satıcı olduklarında ise mallarını insanlara eksik verirler. Ardından gelen üçüncü ayet mutaffifin diye hitab edilen bu insanların yaptıkları işe hayret etmektedir. Çünkü bunlar, dünya hayatında kazandıklarından hiçbir zaman hesaba çekilmeyeceklermiş gibi davranıyorlar. Allah’ın huzurunda sanki hiç kimse toplanmayacak ve orada âlemlerin Rabbinin önünde hesaba çekilme ve ona göre karşılık alma gerçekleşmeyecekmiş gibi hareket etmektedirler.

“Onlar tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? Büyük bir gün. İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda durdukları gün.” (13)

Mekke’de inen bu sûrede Mutaffifin denilen böyle bir kesimin tutumuna değinilmesi dikkat çekicidir. Oysa ölçüde ve tartıda hainlik yapma gibi somut ahlâki sorunlara ve -genel anlamıyla- sosyal ilişkilerin belirlenmesine değinmek genel olarak Medine’de inen ayetler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu ilkeler Medine’de İslâm devletinin gölgesinde hayatın tümünü kuşatan İslâm sistemine uygun biçimde, sosyal hayatın düzenlenmesi sırasında ortaya konulmuştur.

Bu nedenle bu olayın, Mekki sûrede doğrudan ele alınışı haklı olarak dikkatleri çekmektedir. Bu istisnai olay, kısacık ayetlerin ardında gizli olan, değişik birkaç olguya da işaret etmektedir.

Bu her şeyden önce gösteriyor ki İslâm Mekke ortamında hemen hemen bir tekelleşmeyi andıracak o denli büyük bir ticaret ağını yönlendiren seçkin insanların işlediği bu hainliği apaçık bir şekilde ortaya koymuş ve onun karşısında yer almıştı. Bu sosyetik tüccarların ellerinde büyük servetler ve yığınlarca mal dolaşıyordu. Yemen’e ve Şam’a yapılan kış ve yaz yolculuklarında kervanlar ile ticaret yapıyor ve büyük kazançlar elde ediyorlardı. Hac mevsiminde açılan Ukaz panayırı gibi mevsimlik panayırları da işletiyorlardı. Bu panayırlarda büyük ticaretlerin yanında şiir yarışmaları da yapılıyordu.

Buradaki Kur’an ayetlerinin kastettiği insanlar yüce Allah’ın yıkımla tehdit ettiği ve kendilerine bu savaşı ilan ettiği hainler, düzenbazlar, nüfuz sahibi olan ve insanları diledikleri şekilde yönlendirme gücüne sahip olan toplumun seçkin tabakasının mensupları idi.

Bunlar insanlardan herhangi bir şey satın alırken tam ve eksiksiz alıyorlardı. Sanki herhangi bir sebeple insanlar üzerinde bir otoriteleri varmış gibi istedikleri her şeyi zorla alıyorlardı, ölçüyü ve tartıyı tam tutuyorlardı. Tabi ki burada üzerinde durulan onların kendi haklarını tam almaları değildir. Çünkü burada kendilerine harb açılmayı gerektiren bir sebep yoktur. Burada anlatılmak istenen, onların zorla haklarından fazlasını almaları ve kuvvet kullanarak istediklerini ele geçirmeleridir. İnsanlara bir şeyi ölçerken veya tartarken haklarını eksik verip güçlerini kullanıyorlardı. Hâlbuki insanlar onlara karşı haklarını alma ve adaletin ölçülerinden yararlanma imkânına sahip değillerdi.

Bu adaletsizlik ve dengesizliğin liderlik otoritesi ve kabile ününden kaynaklanması ile servetin gücünden kaynaklanması arasında fark yoktur. Çünkü her iki halde de insanlar bu mallara muhtaç olmaları sebebiyle, onların tekeller kurarak oluşturdukları zulme boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Bu uygulama bugüne kadar kaldırılabilmiş değildir. Demek ki o ortamda çok açık bir hainlik ve düzenbazlık vardı ki bu erken uyarının yapılmasını zorunlu kıldı.

Mekke ortamındaki bu erken uyarı İslâm dininin karakterini, sistemini ve yaşanan hayat ile sosyal olayları düzenleyen karakterini de ortaya koymaktadır. İslâm sosyal hayatın dizginini ele geçirerek kendi görüşüne uygun bir sistemi yerleştirmeye başlamadan önce bile bu apaçık zulme ve ilişkilerdeki bu ahlaki sapıklığa karşı rahatsızlığını açıkça ortaya koymuştur. Hain ve düzenbaz olan bu gruba karşı ciddi yankılar uyandıran savaş ve tehdit çağrısını yapmıştır. Bunlar o gün Mekke’nin efendileri idi. Otorite sahipleri idi. Putperest inanç sistemi yolu ile insanların ruhları ve duyguları üzerinde hâkimiyet kurdukları gibi onların ekonomik ve ticari hayatları üzerinde de bir hegemonya kurmuşlardı.

İslâm aldatmaya karşı ve insanların hayatına egemen kılınan çirkin uygulamalara karşı sesini yükseltti. Malın ve rızkın tüccarlığını yapan faizci ve tekelci liderler (lobiler) tarafından sömürülen halk kitlelerinin yanında yer aldı. Bütün bu imkânları ile birlikte halkları aynı zamanda sözde dini kuruntularla kendilerine boyun eğdirmeye çalışanların karşısında yer aldı. İslâm kendi özünden ve ilahi olan sisteminden kaynaklanan bu haykırışı ile sömürülen kitleler için bir uyarıcı oldu. Onlar için hiçbir zaman uyuşturan bir afyon olmadı. Mekke’de her türlü malı, mevkii ve sözde dini otoriteyi ellerine geçirerek topluma egemen olan bu zorba ve azgın insanların baskısı ve kuşatması altında iken dahi bu karakteri değişmedi.

İşte buradan, Kureyş seçkinlerinin İslâm çağrısı karşısında neden bu kadar inatçı ve katı bir şekilde durduklarının gerçek sebeplerinden bir kısmını anlıyoruz. Onlar hiç şüphesiz Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- çağırdığı bu yeni dinin, gönüllerde gizli kalan yalın bir inançtan ibaret olmadığını çok iyi kavrıyorlardı. Onlar anlıyorlardı ki, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın elçisidir, peygamberidir” şeklinde ifade edilen kelime-i tevhid ile putsuz ve heykelsiz bir biçimde Allah’a namaz kılmakla yetinmeyecekti. Asla… İş sadece bununla bitmiyordu.

Onlar bu inanç sisteminin cahiliyenin tüm ilkelerini ezip geçen bir sistem olduğunu anlıyorlardı. Çünkü kendilerinin bütün çıkarları bütün makamları bütün sistemleri bu cahiliyeye dayanıyordu. Onlar İslâm’ın öngördüğü sistemin karakteri gereği çifte standardı kabul etmediğini, gökyüzü menşeli ilkelerinden kaynaklanmayan dünya ilkeleri ile uyuşmadığını ve cahiliyenin üzerinde kurulduğu tüm değersiz yeryüzü ilkelerini tehdit ettiğini fark ediyorlardı. İşte bu nedenle ona karşı amansız bir saldırıya ve savaşlara girişmişlerdi. Ne hicretten önce ne de sonra O’na karşı takındıkları tavırlardan vazgeçmiyorlardı. Onlar bu savaşla sırf inançlarını ve düşüncelerini savunmuyorlardı. İslâm sisteminin karşısında bütünü ile kendi sistemlerini savunuyorlardı.

İslâmi sistemin hayata egemen kılınmasına karşı savaşan herkes hangi kuşakta ve hangi toprak üzerinde olursa olsun bu gerçeğin farkındadır. Hem de çok açık bir biçimde… Onlar çürük sistemlerini, gasb ilkesine dayanan çıkarlarını ve güçsüz yapılarını, sapık olan yaşayışlarını çok iyi bilirler. İşte değerli ve köklü İslâm sisteminin tehdit ettiği, haksız temellere dayanan bu yapılardır.

Hangi şekilde ve nasıl olursa olsun mal konusunda veya diğer hak ve görevlerde hainlik yapanlar herkesten daha çok bu tertemiz adil düzenin hâkim kılınmasından korkmaktadırlar! Çünkü bu düzen yağcılığı, düzenbazlığı ve uzlaşmayı kabul etmez!

Evs ve Hazreç kabilelerinin seçkin temsilcileri hicretten önce gerçekleşen ikinci akabe beyatında Hz. Peygamberle biatlaşırken bu gerçeği anlamışlardı.

İbni İshak der ki: Asım İbni Ömer İbni Katade bana şu haberi aktardı: Bunlar Hz. Peygamber ile ahitleşmek için toplandıklarında Beni Salim İbni Avf’ın kardeşi olan Abbas İbni Ubade İbni Nadle el-Ensari şöyle dedi: “Ey Hazrecliler! Bu adamla neyin üzerinde beyatlaştığımızı biliyor musunuz?” “Evet” dediler. Abbas “Siz insanların siyah derilisine kızıl derilisine karşı savaşmak üzere onunla beyatlaşıyorsunuz. Eğer siz mallarınızın ellerinizden çıktığını ve büyüklerinizin öldürülmeye başlandığını gördüğünüzde onu düşmanlarına teslim edecekseniz, şimdiden teslim edin! Allah’a yemin ederim ki böyle bir şey yapmanız hem dünya hem de ahirette hüsrana uğramanızdır. Yok, eğer siz mallarınızın yitirilmesi ve büyüklerinizin öldürülmelerine rağmen onun sizi kendisine çağırdığı ilkelere bağlı kalacaksınız o zaman böyle bir yükümlülük altına girin. Allah’a yemin ederim ki bu hem dünyanın hem de ahiretin en hayırlı işidir.” Onlar dediler ki; “Biz mallarımızı yitirsek de büyüklerimizi öldürüldüğünü görsek te O’na bağlı kalacağız” ve Hz. Peygamber’e “Eğer biz sözümüzde durursak bize ne vardır ey Allah’ın elçisi?” diye sordular. Peygamber aleyhisselâm “Cennet” buyurdu. Onlar “Elini uzat” dediler. Peygamber aleyhisselâm’da elini uzattı ve onlar kendisine biat ettiler.

Daha önce Kureyş’in ileri gelenlerinin bu dinin karakterini anlsâdıkları gibi bunlarda onun yapısını anlamışlardı. Bu dinin adalet ve insaf noktasında keskin bir kılıç gibi olduğunu ve insanların hayatını bu ilke üzerine kurduğunu anlamışlardı. Bu nedenle İslâm hiçbir zorbanın azgınlığını, hiçbir asinin isyanını ve hiçbir büyüklük taslayanın böbürlenmesini kabul etmez. İnsanların birbirlerini aldatmalarını, birbirlerini horlamalarını, aşağılamalarını ve sömürmelerini kabul edemez. İşte bu nedenle her azgın, isyankâr, büyüklük taslayan ve sömürücü olan ona karşı savaş açıyor, O’nun mesajına ve davetçilerine karşı fırsat kolluyor. (14)

Bir toplum, en küçüğünden en büyüğüne kadar ahiret gününde hesaba çekileceğine inanmıyorsa eğer, kötülüğün giderilmesi ve dürüst olunması mümkün değildir. Cahiliye toplumlarında dahi toplum içinde sayısız kötülükler olmasına rağmen kimse ölçü-tartıda hile yapmayı hoş karşılamazdı. İşte buna dayanarak Cenab-ı Allah, bu kötülüğün öbür dünyaya inanmamanın ve ahiretten gafletin bir sonucu olduğunu bu ayetlerde beyan etmiştir.

Bir kimse ne kadar dürüst olmaya çalışırsa çalışsın ticaretini yaptığı şeyin meblağı büyüdüğünde, pekâlâ bu dürüstlükten vazgeçebilir. Çünkü dürüstlük onun için müstakil bir değer değil sadece bir prensiptir. Ancak bir kimse, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa işte o zaman o kimse dürüstlüğü müstakil bir değer olarak kabul ettiği gibi, doğruluğu da üstüne bir görev olarak telakki eder. Bu kimse dürüst davrandığı zaman çıkarını ve zararını düşünmez. Zira onun dürüstlük anlayışı daha üst değerlere, yani Allah’a ve ahiret günü inancına dayanır.

Tüm bu anlattıklarımız neticesinde bizlere ders olması gereken husus atasözünde de belirtildiği üzere “Satarken alıcı ol, alırken satıcı ol.” prensibidir. Kendimize reva görmediğimiz hususları başkalarının üzerinde tatbik etmemeli, kendimize gösterilmesini istediğimiz muameleyi başkalarına yaparak örnek bir nesil olmanın mücadelesini vermeliyiz. Toplumların düzelebilmesinin yegâne esaslarından biri Peygamber aleyhisselâm’ın yaptığı gibi neye mal olacak olursa olsun hak ve hakikati haykırmak ve toplumu ıslah edici atılması gereken ilk adımı herkesten önce atabilmektir.  Bu hususta hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan sadece Allah’ın rızası gözetilerek hareket edilmeli, her şeyin karşılığını eksiksiz olarak verecek olan Yüce yaratıcıya tevekkül ederek O’na sığınmalı ve O’nu razı edecek amelleri işlemeliyiz. Toplumların ıslahı için gönüllü ıslahatçılar olmalı, İslâm’ı gönüllere yerleştirmek için atılması gereken adımları süratle atmalıyız. Yol uzun, zaman kısa, mücadele çaba ve sabrı gerektiriyor. Bu amaçla gayret gösterecek ölçülü ve fedakâr Müslüman fertlere ihtiyaç var. Onlardan olmaya var mısın?

Selam ve dua ile

 

————————-

 

  1. Müzzemmil, 5.
  2. İbni Mace
  3. A’raf, 89.
  4. A’raf,91-92.
  5. Şuara,185-187.
  6. Şuara, 189.
  7. Şuara,190.
  8. En’am,129
  9. Ahzab, 62.
  10. İsra, 16.
  11. Mutaffifin,1-3.
  12. Neseî, İbn Mace, İbn Merdûye, İbn Cerir, Beyhâkî.
  13. Mutaffifin, 4-6.
  14. Fizilâl, Mutaffifin sûresi tefsiri.