İnsanları farklı mizaçlarda yaratan ve bütün insanlara hidayet yolunu beyan buyurduktan sonra herkes için seçmiş olduğu yolu kolaylaştıran Allah Azze ve Celle’ye hamdederiz. İfrat ve tefritten uzak olan sırat’ı müstakimde bizlere en güzel örnek olan Hz. Muhammed Mustafa’ya, onun dosdoğru yol üzerinde sebat eden âline, ashabına ve kıyamete kadar bu vasat yolda onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun.
İmdi; insanlık tarihi dinde aşırıya kaçan ifrat ehli ve dini yaşamakta kusurlu davranan tefrit ehli olan gruplarla doludur. Bu gruplardan biri de İslam tarihinde “Hariciler” olarak isimlendirilen taifedir. Biz de bu makalemizde bu taifenin tarihi köklerini ve tarihi süreç içerisinde geçirdiği merhaleleri incelemeye çalışacağız.

1- Özel Bir İnsan Tipi Olarak Hariciler

İlk önce bir insan tipi olarak Harici karakterini inceleyelim: Genel olarak Hariciler, sert bir tabiata sahip yarı bedevi insanlardır. Sert ve katı mizaçları, dini yaşayışlarına olumsuz bir şekilde yansımış; bazı konularda aşırı derecede dindar görünmelerine rağmen diğer birtakım hususlarda dinin gereklerini aynı sertlik ve katılıkla çiğnemekte bir beis görmezler. Hadis-i Şeriflerde belirtildiği üzere nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak, Kur’an tilavet etmek, Allah’ı zikretmek ve benzeri konularda aşırı derecede gayretli olmalarına rağmen; haksız yere Müslümanları tekfir etmek, onların mallarını kendileri için helal kabul etmek ve müşrikleri bırakıp daha çok Müslümanların kanlarına girmek gibi konularda ise gayet rahat ve futursuzca hareket etmektedirler. Nitekim Nehravan’da Haricileri ikna etmek için onların yanına giden Abdullah bin Abbas’ın ifadesiyle “secde izi alınlarında belirmiş ve uzun secdelerden dolayı alınları ve dizleri nasırlaşmış, insanların en zahidleri” olan Hariciler; hiç tereddüt etmeden büyük sahabe Habbab bin Erett’in oğlu Abdullah’ı koyun boğazlar gibi boğazlamış ve hamile olan hanımını öldürerek karnını deşmişlerdir. Yine insanlar arasında en fazla zikredenlerden biri olan Abdurrahman bin Mülcem, gözünü kırpmadan Peygamber Efendimiz’in damadı, Hasan ve Hüseyin’in babası dördüncü raşid halife Hazreti Ali radıyallahu anhuyu şehid etmiştir. Haricilerin bir taraftan aşırı derecede dindar, diğer taraftan dinsiz gibi davrandıklarına dair pek çok örnekler vardır.

Hariciler aşırı derecede özgüven sahibi kimseler olup, kendi görüşlerinin mutlak hak olduğuna inanır ve muhaliflerinin batıl içerisinde bulunduklarına tereddütsüz kanaat ederler. Muhaliflerini eleştirmek ve onları itham etmek hususunda çok keskin ve serttirler. En cüz’i bir meseleden dolayı bile onları tekfir ederek dinden aforoz edebilirler. Uzun süre beraber hareket ettikleri arkadaşlarını bile çok basit ihtilaflardan dolayı dinden çıkmakla suçlayabilirler. Bütün bunların altında yatan asıl neden, kendi görüşlerine aşırı derecede taassub göstermeleri ve görüşlerini bağnaz bir şekilde beğenerek ucub hastalığına yakalanmış olmalarıdır. Bunun neticesinde insanları basite alarak onları küçümser ve onlara karşı kibirlenerek haksızca saldırılarda bulunurlar. İşte helak olmalarının sebebi olan hastalıklar; ucub ve kibir…

Hülasa olarak Hariciler sert ve katı mizaçlı; görüşlerinde tutucu, bağnaz ve mutaasıb; muhaliflerini eleştirmek ve itham etmekte insafsız, cüretkâr ve ölçüsüz; dinin tek temsilcisi olarak kendilerini gören ve bütün muhaliflerini dinden çıkmış kâfirler olarak telakki eden; kendilerini beğenerek muhaliflerini küçümseyen ve dışlayan kimselerdir.

2- Hazreti Peygamber Döneminde Haricilik Var Mıydı?

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde “Hariciler” diye bir grup veya “Haricilik” terimi yoktu. Fakat bu mizaca sahip bazı kimseler az da olsa bulunmaktaydı. Bu kimseler kendi bakış açılarını ve görüşlerini o kadar kutsuyorlardı ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile insafsızca ve zalimce eleştirebiliyorlardı. Kendi görüşlerini, Hazreti Peygamber’in tasarruf ve emrine dahi önceliyorlardı. İşte bu mizaca sahip kimseler, Haricilik akımının ilk tohumlarını oluşturmaktaydılar.

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anhu dedi ki: Ali radıyallahu anhu (Yemen’den) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bir külçe altın gönderdi. O da bu altını şu dört kişi arasında taksim etti: Akra bin Habis el-Hanzali, Uyeyne bin Bedir el-Fezari, Zeydu’l-Hayl et-Tai ve Alkame bin Ulasa el-Amiri…Bunun üzerine Kureyş ve Ensar’(dan olan Müslümanlar) içerlenerek şöyle dediler: “Necid halkının büyüklerine veriyor, bizi ise mahrum bırakıyor!” Peygamber Efendimiz de onlara: “Ben böyle davranarak sadece onların gönüllerini kazanmaya çalışıyorum” buyurdu. Bu sırada gözleri çukurlaşmış, elmacık kemikleri ve alnı çıkıntılı, sakalları sık ve saçları tıraş edilmiş bir kişi çıkageldi ve gelir gelmez: “Allah’tan kork ey Muhammed!” diyerek çıkıştı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Şayet ben Allah’a asi olmuşsam, şu halde ona kim itaat edecek! Bütün yeryüzü halkı için Allah azze ve celle bana güvendiği halde, sizler mi bana güvenmiyorsunuz!?” buyurdu. Bir kişi -zannederim Halid bin Velid- onu öldürmek için izin istediyse de ona izin vermedi. Adam arkasını dönüp gidince şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu kişinin soyundan -ya da onun tabilerinden- öyle bir topluluk ortaya çıkacak ki, Kur’an okuyacaklar; ancak onların hançerelerini geçmeyecektir. Okun hedefini delip geçtiği gibi, bunlar da İslam’dan çıkarlar. Putperestlere dokunmayıp Müslümanları öldürürler. Şayet ben onların çıktığı zamana ulaşacak olursam, onları Ad Kavminin helak edilmesi gibi yok ederdim.”1

3- Hulefa-i Raşidin Döneminde Haricilik

Raşid Halifelerden Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhuma dönemlerinde ciddi bir Haricilik tezahürü olmamıştır. Nadir de olsa fitneci bazı fertler bulunmakla birlikte, bir grup olarak «Haricilik» yoktur. Hz. Osman radıyallahu anhu’nun hilafeti döneminde halifenin yönetim tarzına yapılan eleştiriler olmasına rağmen ilk altı yıl sakin geçti. Toplumun huzurunu bozucu herhangi bir hareketlenme görülmemektedir. Yönetim tarzına yapılan bu eleştiriler ikinci altı yıl içinde daha da artarak her tarafa yayıldı ve artık halifeye ve yönetim tarzına karşı çıkan, halifenin bazı tasarruf ve kararlarını eleştiren bir topluluk oluşmaya ve muhalif bir cephe oluşturmaya başlamıştı. Müslümanlar karşısında mağlup olan Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerden İslam’a girmiş gibi davranarak İslam toplumunu bozmaya çalışan Abdullah b. Sebe gibi birtakım münafık ve zındıkların tesiri ve yönlendirmesiyle de bu muhalifler kendi aralarında teşkilatlanmaya başladılar. Bunların hemen hepsi daha sonra İslam’a girmiş cahil kimselerden oluşmaktaydı. Bunlar, bazı sahabilerin yönetim tarzına yönelttikleri haklı birtakım eleştirileri de suistimal ederek insafsızca ve zalimce İslami yönetimi eleştirmeye ve karalamaya başladılar. Artık adil yönetime karşı çıkan bir Harici vakıa oluşmuştu. Ancak bu fitnecileri bir arada tutan bir liderleri ve etrafında halkalanıp savundukları farklı bir düşünceleri yoktu. Onları bir araya getiren tek şey, halifenin bazı tasarruflarını eleştirmek, özellikle halifenin atamış olduğu Ümeyyeoğullarından bazı valilerin birtakım haksızlıklarına itiraz etmekti. Bu fitnenin sonucunda halife Hz. Osman radıyallahu anhu bu hainlerin eliyle hunharca ve haksız yere öldürülerek şehid edildi. Yine bu muhalif cephenin baskısıyla Hz. Ali radıyallahu anhu halife olarak seçildi. Bu muhalif kanadın bazı unsurları daha sonra Hz. Ali radıyallahu anhu’nun ordusunun içerisine dâhil oldular. Artık itiraz eden, eleştiren, karşı çıkan, isyan eden, haklı haksız sivri tenkit oklarını sert bir şekilde yönetime yönelten bir grup oluşmuştu. Bundan dolayı Hz. Ali radıyallahu anhu’nun hilafet dönemi sürekli iç çalkantılarla ve devamlı olarak peşpeşe ortaya çıkan ictimai huzursuzluk ve sıkıntılarla geçecekti.

Hz. Ali radıyallahu anhu, Hz. Osman’ın katledilmesini ve kısasının alınmasını bahane ederek itaat etmeyen ve halifenin itaat çağrılarına sürekli ipe un sererek savsaklama ve erteleme siyasetiyle karşılık veren Şam valisi Muaviye’yi itaat altına almaya karar verir ve ordusuyla Irak’tan yola çıkarak Şam’a doğru harekete geçer. Muaviye de İslam halifesine itaat edeceğine ona karşı kılıcını çekerek isyan ve bağilik bayrağını açar. Şamlılar da ona itaat edince iki taraf arasında Sıffin mevkiinde savaş başlar. Muaviye’nin tarafı tam yenilmek üzereyken, Arapların zeki dahilerinden birisi olan Amr b. As’ın hilesi ile halife Hz. Ali taraftarlarını Kur’an-ı Kerim’i tahkim (hakem kabul) etmeye davet ederler. Bu hilenin farkında olan halife onların teklifini kabul etmek istemez ve savaşı kesin bir zaferle sonuçlandırmak ister. Ancak ordusunda bulunan münekkid ruhlu kimseler bu teklifi kabul etmeye onu zorlarlar ve o da istemeyerek de olsa bunu kabul eder. Daha sonra meşhur Tahkim Olayı meydana gelir. Bunun akabinde dün halifeyi tahkimi kabul etmeye zorlayan insanlar, bu defa “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek tahkim olayını reddederler. Bunu kabul eden herkesi ve özellikle de halife Hz. Ali’yi tekfir ederler. Halife Hz. Ali radıyllahu anhu ordusuyla Şam üzerine sefere çıkmaya hazırlandığı bir esnada bu zihniyeti taşıyan Hariciler ayrılarak Nehravan’da Harura denilen yerde toplanırlar. Pek çok defa sözlü tahriklerine, fikri saldırılarına ve halife ile ona tabi olan Müslümanları tekfir etmelerine rağmen Hz. Ali onlara karşı harekete geçmez ve onları ikna etmek ve bu saplantıdan kurtarmak için birçok teşebbüste bulunur. Fakat onlar, Müslümanların kanlarını dökerek mallarına el koymaya başlayınca halife, Şam seferi için hazırladığı ordusuyla onların üzerine gider ve Nehrevan’da onların hepsini yok eder. Askeri ve siyasi açıdan öldürücü bir darbe alan Harici hareketi, güç sahibi bir grup olarak dağıtılsa da ruh hali, fikir yapısı ve kindar duygusallığıyla İslam toplumunun içindeki varlığını devam ettirir. Zira Kufe ve Basralı birçok ailenin evlatları halifenin ordusu tarafından Harura mevkisinde öldürülmüşlerdir. Bu ailelerin birçoğunda yas tutulmakta ve halifeye karşı kindar duygular alevlenmektedir. Bu huzursuz ortamın neticesinde Harici üç kafadar bir araya gelerek kendi kıt anlayışlarına göre İslam toplumundaki bu tefrika ve huzursuzluğu sonlandırmak için bir karar alırlar. Bu meşhur karara göre halife Hz. Ali, Muaviye ve Amr b. As’a suikast yapılacaktır. Bu üç kişinin en bedbahtı olan Abdurrahman b. Mülcem, halife Hz. Ali radıyalalhu anhu’yu öldürerek şehid etmeyi başarır ve böylece İslam toplumunun içinde derin bir ayrılık ve tefrika sebebi olan siyasi bir cinayet işleyerek tarihe en şaki kişi olarak kaydedilir.

4- Emeviler ve Abbasiler Döneminde Haricilik

Hz. Ali radıyallahu anhu’nun şehid edilmesinden sonra Müslümanlar, Hz. Hasan’a biat ederek onu halife olarak seçerler. Kısa bir süre halifelik makamında kalan Hz. Hasan, İslam toplumunda meydana gelen bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak amacıyla bu hakkından ferağat ederek Muaviye ile anlaşır. Hilafetin Muaviye’ye geçmesiyle birlikte bütün İslam aleminde bir birlik ve bütünlük meydana gelir. Ancak zamanla Emevi yönetiminin sertliği ve valilerin zalimane tasarrufları tekrar Harici hareketlerin canlanmasına sebep olur. En büyük ve en geniş alanlarda tesiri bulunan Harici hareketler, Emeviler döneminde meydana çıkmışlardır. Emevilerin zalimce davranış ve tutumları Harici davetin hızla yayılmasına zemin teşkil ediyor ve çeşitli yerlerde isyan çıkartmalarını kolaylaştırıyordu. Emevi ordularıyla bir çok defa karşılaşan Hariciler, pek çok savaşta Emevi ordularını yenmeyi başarmış ve geniş alanlarda hâkimiyet kurmaya muvaffak olmuşlarsa da bu kısa sürmüş ve Emevilerin kurnaz siyasetleri karşısında sürekli kaybetmişlerdir. Devlet müesseselerinin iyice oturması neticesinde Haricilerin hareket alanları daralmış ve zaman içerisinde tamamen güçlerini yitirmişlerdir
Abbasiler dönemi Hariciler açısından pek hareketli olmamıştır. Bazı Harici hareketler birtakım isyan olaylarına girişmek istemişlerse de bu devlet tarafından hemen bastırılmıştır.

Tarihi süreç içerisinde pek çok Harici hareket ortaya çıkmıştır. Abdullah b. Vehb er-Rasibi liderliğindeki ilk Hariciler (Haruriyye fırkası), Nafi b. Ezrak’a nisbet edilen Ezarika fırkası, Necde b. Amir el-Hanefi liderliğindeki Necedat hareketi, Abdullah b. İbaz’a nisbet edilen İbaziyye fırkası ve daha pek çok Harici fırkaları ortaya çıkmışlardır. Bunların arasından tarihi bir fırka olarak günümüze kadar ulaşan tek kol, Haricilerin en ılımlıları olan İbaziyye koludur. Bunlar da artık Haricilik vasıflarını kaybetmişlerdir. Bu söylediğimiz husus, tarihten kalma Hariciler için geçerlidir. Yoksa gerçek harici ruh, değişik şekillerde her zaman var olmuş ve varlığını farklı isimler altında sürdürmüştür. Şimdi de bu husus üzerinde biraz duralım.

5- Haricilik Tarihte Kalmış Bir Olgu Mudur?

Haricilik belirli bir zamanda ya da muayyen bir kavmin içinde meydana çıkıp, sonra tarihe karışmış bir hareket değildir. Haricilik, hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere muayyen birtakım özelliklere sahip olan insanlardan oluşan bir bid’at fırkasıdır. Dolayısıyla bu özelliklere sahip olan insanlar nerede ve ne zaman bulunurlarsa, orada Haricilik var demektir. Tarih de şahiddir ki Hariciler farklı toplumlarda, farklı zamanlarda sürekli ortaya çıkmışlardır. Özellikle de İslami yönetimlerin zayıfladığı ve Müslümanlar arasında ihtilaf ve tefrikanın baş gösterdiği zamanlar, Hariciler ve benzeri bid’at fırkalarının zirve yapacağı zamanlardır. İşte İslami yönetim tarzının hemen hemen hiç bulunmadığı bizim zamanımızda, bir taraftan Hariciler diğer taraftan Rafıziler için tam bir fırsat doğmuştur ve her tarafa yayılma imkânı bulmuşlardır. Bu iki bid’at fırkası, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’e mensub olan Müslümanlara zulmetmek, onları öldürmek, mallarını ve ırzlarını kendilerine helal görmek hususunda birbirleri ile adeta yarışmaktadırlar. Uluslararası güçlerle ittifak halinde olan Rafıziler, ifsad konusunda Haricileri fersah fersah geçmiş ve İslam âlemine saplanan küfür mızrağının ucu rolünü ifa etmektedirler.

Son olarak konuyla ilgili bir hadis-i şerif kaydederek makalemizi bitirelim:

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Ümmetimin içinden kötü ameller (işler) yapan bir topluluk çıkacaktır. Onlar Kur’an okuyacaklar fakat onların hançerelerini geçmeyecektir. Sizden biri, onların amellerinin yanında kendi amelini hakir ve az görecektir. Onlar Müslümanları öldüreceklerdir. Bundan dolayı, çıktıkları zaman onları öldürün. Sonra tekrar çıktıklarında onları öldürün. Sonra yine çıktıklarında onları öldürün. Hem onları öldürenlere ve hem de onlar tarafından öldürülenlere müjdeler olsun! Onlardan bir topluluk her çıktığında, Allah azze ve celle onları yok edecektir.” Bu son cümleyi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yirmi defa veya daha fazla -ben işittiğim halde- tekrar edip durdu.”

İbni Mace bu hadisi şu lafızla rivayet etmektedir: “Yaşları genç bir topluluk ortaya çıkacak, Kur’an okuyacaklar fakat onların boğazlarından geçmeyecektir. Onlardan çıkan her bir topluluk, yok olacaktır.” İbn Ömer dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Onlardan çıkan her bir topluluk yok olacaktır” cümlesini yirmi defadan fazla söylediğini işittim. “En sonunda onların bulunduğu tarafta Deccal çıkacaktır.”2
       
———————————

1 Buhari, 4351; Müslim, 1064; Ebu Davud, 4764.
2 İmam Ahmed, Müsned: 5562 (2/84) , İbni Mace: 174 Sahih bir hadistir.