Hamd, yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi Allahu Teâlâ’yadır. O ki; vaadini yerine getirendir. Salat ve selam, efendimiz, komutamız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ashabına olsun.
    Tarih nedir? Tarih ne değildir ki… Tarih kelimesi, Arapça’ da “erh” kelimesinden gelir. Tarih kelimesinin lügati anlamı ise; bir olayı gün, ay, yıl olarak bildiren rakam ve yazı ile ifade edilen söz ve söz grubudur. Müslümanların tarihi değerlendirmesi noktasındaki öncelikli hedefi; Tarihi anlamadaki hastalıkların tespit edilip ona göre çözümler sunulmasıdır. Konu itibariyle bu sorunları değerlendirip akabinde müminlerin özellikle yakın tarihte gerçekleşen vakaları nasıl görmesi hususunda Allah’ın lütfu ve inayetiyle bizim düşünce dünyamızı karartan kara bulutları az da olsa dağıtmak isterim. Hedefim, Müslümanların bir şeyleri fark etmesini sağlamaktır. Nihayetinde her fark ediş bir dönüm noktası, her dönüm noktası da aranılan bir doğrunun parçasıdır. Yukarıdaki belirttiğimiz hususlara geçmeden önce tarih nedir? Sorusunun içini açmak biraz daha isabetli olacaktır. İbn-i Haldun’a göre tarih; Dünya toplumu ve uygarlığı olan insan toplumundan ve bu toplumun gerçekleri arasında yer alan yabanilik ve barbarlık, medenilik ve uygarlık, asabiyet, bazılarının diğer bazıları üzerine kurduğu değişik hâkimiyetlerle, bu hâkimiyetlerden doğan hükümdarlıklar, devletler ve bunların derecelerinden haber verir. Başka birine göre ise tarih; zaman içerisinde insanların ilmidir. Benim nazarımda tarih; İkra ile başlar, Hz. Âdem’e dayandırılan ve kıyamete kadar devam edecek olan ilim dalıdır.

Tarihi olayları iyi değerlendirmek, cesur olmaya, doğru düşünmeye ve doğru neticelere ulaşmaya yardımcı olur. Hz Âdem’den bu yana gelen süreci, süzgecimizden geçirdiğimizde kaçınılmaz-vazgeçilmez bir gerçeklik olarak göreceğiz ki insanlar Allahu Teâlâ’nın istediği şekilde yaşadığı zaman, huzur, emniyet ve namus güvenliğinde olmuşlardır. İnsanlar sapıttığında, Allahu Teâlâ’nın emir ve yasaklarına uymsâdıklarında, adaletsizlik, zulüm ve güvenlik endişesi toplumların en temel sorunlarını teşkil etmiştir. Toplumları düzeltmek adına peygamberler gönderildi. En son Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile son kitap olan Kur’an-ı Kerim indirilerek insanların yaşam biçimi belirlendi. Bu yaşam biçimine de en çok riayet eden sahabe döneminden bir vakayı aktarmak istiyorum. Ebu Ubeyde radıyallahu anh, Humus’u muhasara altına almış ve Humus halkını cizye verme ya da kılıcı tercih etme konusunda muhayyer bırakmıştı. Bunun üzerine Humus halkı cizye ödemeyi tercih etti. Ebu Ubeyde onlardan cizyelerini aldı. Daha sonra Halid b. Velid radıyallahu anh geldi ve Yermük Gazvesi ‘ne yönelmek için İslam ordusu komutanlarının yanında toplanmalarını emretti. Bu emir gereği Ebu Ubeyde radıyallahu anh Humus’u terk ederek Halid b. Velid’in yanına döndü. Ebu Ubeyde Humus halkından aldığı cizyeyi geri iade etti. Neden cizyeyi bize geri veriyorsun sorusuna ise: “Biz cizyeyi sizi korumak için aldık. Şu anda geri çekiliyoruz. Sizi koruyamayız der ve cizyeyi geri verir.’’ İşte bu örneklik, tarihi bir örnekliktir. Tarih ilminin faydası şudur ki: Bu yaşanmış tecrübe, bize İslam’la olmanın adil olunması gerektiği olgusunu gösterdi.
Tarih ilminin hikmetlerinden biri de şudur ki; Tarihin süreç içerisinde sıklıkla tekerrür etmesi, vakaların neredeyse aynı şekilde cereyan etmesi, olayların aynı; karakterlerin ise farklı olmasıdır. Bundan dolayıdır ki; yaşanmış olaylardan ders çıkarmak, tecrübelerimizi arttırmaktadır. Olayların tekerrür etmesine binaen şimdilik iki örnek vermenin yeterli olacağı kanaatindeyim. Gelin bir kez daha sahabe dönemini düşünelim. Her türlü işkenceye maruz kalan, kızgın çöllerde sürüklenen, üzerine taşlar konan Bilal radıyallahu anh’ı hatırlayın. Bütün bunlara karşılık yalnızca ‘’AHAD AHAD’’ diyordu. Gelin bir de günümüze bakalım: Suriye’de, Irak’ta, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Arakan’da ve diğer birçok İslam beldesindeki Müslümanlara gidin sorun; size niye bu zulmü yapıyorlar, verecekleri cevap şu olacaktır: Sadece ‘’LA İLAHE İLLALLAH’’ dediğimiz için… Bakın izzetli müminler, Tarihimiz çok derin vakalar ile doludur. Bunları iyi kavrayamsâdıkça günümüzdeki meselelere çözüm üretme noktasında ciddi bir sıkıntıya düşeceğiz. Başka bir örnekte ise: Haçlılar 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü işgal etmeleridir. Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde cadde ve sokaklardan geçerken orada ölmüş ve yarı canlı yatan insanları bile soymuşlardı. Masum ve çaresiz müminler, haçlıların çetin zulmüne maruz kaldılar. Haçlılar insanları diri diri yaktılar. İnsanları mızraklar ile çatılardan fırlattı ve bu vahşilikleri Hristiyan dünyası, kendisine şeref kabul etti. Bu günde Kudüs’te aynı zulmü yapanlar, terörist Siyonistlerdir. Aynı şekilde yine haçlılar, zulümlerine o tarihten sonra da devam ettiler. Hatırlayın Vasco Dö Gama’nın sözünü: “İşte şimdi halatı müslümanların boynuna dolsâdık. Artık geriye sadece bu halatı sıkmak ve Müslümanları böylece boğulup ölmesini sağlamaktan başka bir şey kalmadı.”

Tarihi anlamadaki hastalıklar ve çözümler konusunu kısa ve net ifadelerle dilimiz döndüğünce anlatmanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Tarihi idrak etme noktasındaki en büyük zafiyetlerimizden bir tanesi objektif olma sorunumuzdur. Genel olarak olaylara sübjektif yani taraflı bakmamızdır. Müslümanların yaptığı hataları kabul etmeyişimizdir. Sürekli olarak yapılan yanlışlara kulp takıp ‘’O, öyle yaptı ama dinde bu da var aslında o yanlış olmayabilir.’’ gibi yorumlar yapılmaktadır. Bu tabular, doğru sözlü olarak yıkılabilir. Eğitimdeki tarih anlatımı ile birlikte bu ümmetin çocuklarının özellikle son yüzyılda nasıl şuursuz bir yığın haline geldiklerini görmekteyiz.1900’lardan itibaren tarih eğitimine baktığımızda laik seküler ve pragmatik bir nesil oluşturmak istendiğini görmemek için sağır, kör veya aklımızı hiç kullanmıyor olmamız gerekir. Özellikle son dönemde liselerdeki tarih anlatımından birkaç not aktardığımda, sizler de ümmetin çocuklarının nasıl mankurtlaştırılmak istendiğini net bir şekilde anlayacaksınız. Örneğin: 1683 İkinci Viyana Kuşatmasına gelindiğinde, doğal sınırlara ulaştık. “Aslında bu hamle yüzde yüz yanlıştır’’ gibi söylevlerin ve aktarılan bilgide dikkati çeken nokta doğal sınırlardır. Yani biz daha fazla öteye gidemeyiz diye bizlere entegre edilmek istendi.1922 yılında ise, misak-ı milli sınırları diye bir harita bizlere öğretildi. Biz yalnızca buyuz, Türkiye’yiz, bu sınırlar dışındaki gerçekleşen olaylar bizleri enterese etmez düşüncesi bize dikta edildi. Büyük bir çoğunluk da bunu kabul etti. Bu kerteden sonra, harita meselesine değinmek isterim. Tarih anlatılırken haritalarda Müslüman ülkeler sadece bir renkle ifade edildi. İçerde yaşanan zulümler, zorbalıklar hiçbir şekilde ümmetin aziz insanlarına aktarılmadı. Allah’a yeminler olsun ki bizim sınır anlayışımız yoktur. Biz 1916 yılında Sykes Picot anlaşması ile cetvelle çizilen sınırları reddediyoruz. Bizim sınırlarımızı yalnızca Kâbe’nin Rabbi Allahu Teâlâ belirler. Yani İslam her beldeye her eve girecektir. Bizler buna iman ediyoruz. Tarih eğitimi ile alakalı bu kadar örneğin şimdilik yeterli olacağını düşünüyorum. Çözümler nedir diye sorulacak olunursa aslında sorunların içerisinde verildi. Lakin yine birkaç husus aktarayım: Öncelikle ümmetin değerleri iyi bir şekilde anlatılmalıdır. Ümmet vakaları incelerken gayet uyanık ve düşünerek bakmalıdır. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar, gözleri ufuklarda olan ümmete yetmeyecektir. Hulefa-i Raşidin dönemi sadece savaşlarla değerlendirilmesi, tarihi anlatma ve algılama noktasında seviyemizin ne kadar aşağıda olduğunu bize göstermektedir. Hakeza Rasûlullah’ın hayatı da bu kadar kısa anlatılması da, anlatılmak istenen tarihin ne kadar sahtekar, materyalist, seküler ve pragmatik olduğunu bizlere gayet açık bir şekilde ifade etmektedir.

Batı hayranlığını, ihanetini anlatırken de yine bu topraklar üzerinden anlatmak vakayı iyi anlama ve anlatma noktasında isabetli olacaktır. Batı dünyası anladı ki hem bu diyarlarda hem de uzak coğrafyalardaki kardeşlerimizin gelişimi İslami Akide ile oluyor. Her alanda olduğu gibi tarihi alanda da İslami Akide’yi ilga etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar. Bu toprakların nasıl batılılaşmaya başladığını kavramak için 1728 tarihine gitmek gerekir. 1728 Lale Devri ile birlikte batılılaşma harekâtı başladı. Bizler o tarihte yüzümüzü batıya döndük ve bir daha da güneşi görmemek üzere güneşe hasret kaldık.1838 Tanzimat Fermanı ile de batıya atılan adımlar hızlandı. 1856 yılındaki Islahat Fermanıyla da neredeyse batılı gibi olduk. Özellikle ‘’Bundan gayrı gavura gavur denilmeyecek’’ maddesi oldukça gülünçtür. Peki, gavura gavur demeyeceğiz de ne diyeceğiz! 1923 yılında ise, Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte batılı olmanın en büyük adımı atılmış oldu. 1924 Hilafet ‘in ilgası ile de dünyaya artık bu topraklar batılıdır mesajı verildi. Günümüze kadar gelen süreçte de,-şimdiki iktidar da dâhil- sanki bu topraklarda hiç İslam yaşanmamış gibi hareket etti. Kimse şunu unutmasın ki, bizler, bizler gibi yaşamanın haysiyetine talibiz… Cabir radıyallahu anh Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Her kim sultanı (yönetici konumundaki kişiyi), razı etmek için Allah’ın gazabını celb edecek bir şey yaparsa Allah’ın dininden çıkmış olur.” Buradaki özellikle vurgulanmak istenenlerden birisi de Allah’ın gazabını çekmektir. Bu da Kâinatın Sultanı, hükümdarı Allah’ın kanununun, düzeninin, yasasının üzerine-aksine- söz söyleyenleri memnun etme düşüncesidir. Nihayetinde Fukuyama’nın Batı düzeni dünya üzerindeki medeniyetler arasındaki en gelişmiş, en iyi ve en son medeniyettir düşüncesi tarih anlatımı ile bize entegre edilmek istendi. Ayrıca Hümanizm adı altında Grek ve Roma sevgisi bizim beynimize işlenmeye çalışıldı. Lakin biz diyoruz ki: Bizler Batı yapısı üzerinde kurulan bir düzen istemezük… Tarih anlatımındaki kurguyu ve hastalığı anlatmaya çalıştık. Şimdi de çözümleri vermeye çalışalım. Özellikle tarih anlatımındaki bu sıkıntıları göz önünde bulundurarak tarihe yaklaşmalı ve doğruları kavramalıyız. Bizler ışığımızı İslam ile yaktık… Hz Peygamber ile Hz. Ömer, Selahaddin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed’ler ile yaktık. Bunları asla unutmamız gerek. Bizim tarihimizi bize unutturarak bizim Allah’a ve Rasûlüne olan yakınlığımızı silmeye çalışıyorlar, içimizdeki şehadet aşkını sökmeye çalışıyorlar. İslam akidesini oturtmamız gerekir. Nihayetinde niyetimiz bizim kendimize gelmek olmalıdır. Bu ümmetin aziz insanları, tarihi vakaları iyi bir şekilde idrak etmeden geleceğe yönelik hedeflenen planları algılayamayız. Bundan mütevellit, tarihi iyi idrak etmek zorundayız. Tarihi anlama noktasında son merhalemiz ise, yakın dönemlerde gerçekleşen olaylardır. 1941 Pearl Harboul Baskını ile birlikte başlayan Pax(!) -Americano dönemi, hatta 1990 çöl fırtınası operasyonu ile oluşturulmak istenen yenidünya düzenini anlayıp ona göre hareket etmek, bizim üzerimizdeki en ağır sorumluluklardan biridir. Yenidünya düzeninin (New World Order) ne demek olduğunu bir İslam bilgini bize çok iyi bir şekilde ifade etmektedir: “İşgallerin ve saldırıların hedefinde bir uçtan öbür uca kadar bir ümmet vardır. Temel amaç ise bu ümmeti, dört bir yana nam salan yenidünya düzeni ile kendisine boyun eğdirmektir. Yani, gayet yalın bir ifade ile Ümmeti Amerika’nın başkanlığındaki haçlı siyonist iradeye ram etmektir.” Son dönemde Amerika’nın önderliğinde İslamiyet’e yapılan saldırılara şahitlik ediyoruz. Son iki yüzyılda özellikle 1960’tan sonra her savaşta onlar girer, katliam yapar, tecavüz eder, lakin yine de suçlu olan İslam ümmetidir. Bu da ABD ve yenidünya düzeninin uşaklığını yapmaya hâlihazırda olan uşakların-kölelerin-satılık kalemlerin- propaganda yoluyla gerçekleşir. İslam ümmetinin bazı fertleri, sizleri sadece biraz akletmeye davet ediyorum ve paranın önüne kalbinizi, kalbinizin önüne de imanınızı koymak istiyorum…

Müminler, tarihi vakaları iyi bilip değerlendirmediği sürece haini kahraman, kahramanları da hain olarak bilecektir. Ey ABD, siyonist haçlı ideolojisi ve onun yaltakçıları şunu iyi bilin ki: “Bu ümmetin her bir grubunu mankurtlaştırılmış ve aptallaştırılmış bir güruh haline getiremeyeceksiniz. Allah’a yemin ederim ki bu ümmet uyanacak, ayağa kalkacak, ilerleyecek ve İslamiyet, Kanada’dan Arjantin’e, Arjantin’den Yeni Zelanda’ya oradan Rusya’ya, Rusya’dan Orta Doğu’ya yani tüm Dünya’ya tüm beldelere ve tüm evlere hâkim olacaktır…”