Bir gün, rivâyet ettiği bir hadis ile amel edip etmediğinin sorulması üzerine İmam Şâfii titreyip sarsıldı ve ona; “Be adam! Resulullah’tan hadis nakledip de gereğince hükmetmezsem bu yer beni taşır mı, bu gökyüzü beni altında barındırır mı? Elbette onunla amel ediyorum! Onun her sünneti, benim için doyumsuz bir lezzettir, başım gözüm üstünedir!” diye cevap verdi.

Allah yeryüzünden âlimleri hiç bir zaman eksik bırakmamıştır. Bu âlimlerin üstlendikleri en önemli görev, İslam’ın asıllarına riayet ederek toplumun canlı ve diri kalmasını sağlamaktır. Onlar Kur’an, Sünnet ve sahabenin(Allah hepsinden razı olsun) İslam anlayışını toplumlara aktarmış ve toplumlar aydınlanmış, kalpleri diri kalmış ve mutluluk o topluma hakim olmuştur. Bu hakkı insanlara öğretebilmek için önce kendileri hakkı öğrenmiş ve öğrenme uğruna binbir çileler çekmiştir. Kimileri yazacak bir kağıt dahi bulamadığı anda kağıt alabilmek için tek olan elbiselerini satmak durumunda kalmıştır.

İmam Şâfii de ilmin bu çileli yoluna baş koymuş ve ilim uğruna belde belde gezerek İslam’ın hakikatlerini öğrenmek için büyük gayret göstermiştir.
İslam’ın doğrularını anlatan bir çok âlimin başına gelen imtihanlar, İmam Şâfii’nin de hayatında yer almıştır.

Onun hayatını inceleyenler, Sünnet ve hadise olan bağlılığını çok bâriz bir şekilde görecektir. Onun Sünnet’e olan sıkı bağlılığı ve Kur’an’daki “hikmeti” sünnet olarak alması, İslam düşmanı ancak bu düşmanlığını “Sünnet” üzerinden yapanlar tarafından İmam Şafii’nin hedef alınmasına sebep olmuştur. Bu yüzden bir “sünnet muhafızı” olarak İslam aleminde yerini almıştır. Onlar bu vesile ile İmam’ın ve Sünnet’in değerini ne kadar düşürmeye çalışsa da Allah’ın onlar için yazdığı kadere mahkum olmuşlardır. Allah(c.c) kitabında onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Onlar ise bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran, 54) Bu sesi kısmak isteyenlere karşı Allah, onun ismini yeryüzünün her tarafında duyurdu.

Hayatı

İmam Şâfii künyeli Muhammed b. İdris, hicri 150(m.767) yılında Filistin Gazze’de doğdu. İmam Şâfii’nin baba tarafından soyu Resulullah(sallallahu aleyhi vesellem)’e dayanmaktadır.

Dedesinin dedesi Şâfii, Kureyş kabilesinden ve sahabeden olduğu için ‘Şâfii’ adı ile meşhur olmuştur.

2 yaşında babasını kaybeden İmam Şâfii, yetim olarak annesiyle birlikte Mekke’ye yerleşir ve daha çocuk denilebilecek yaşta 7 yaşına geldiğinde Kur’an-ı Kerim’i ezberledi.  Kur’an ezberinin yanında Mekke’de bulunan çeşitli âlimlerin ders ve sohbetlerine de katılmaya başlayan İmam, bu vesile ile hadis öğrenmeye ve ezberlemeye başlar. Gençliğinin ilk yıllarında Mekke’de bulunan tâbiinden Süfyan bin Uyeyne gibi fakih ve muhaddislerden ders alır.

Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: “Kur’an’ı ezberledikten sonra devamlı Mescid-i Haram’a gidip fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kağıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim.”

Bu ilim sürecinin başlangıcından sonra Arapça’yı en fasih şekliyle öğrenmek ve İslam ilimlerini en iyi şekilde anlayabilmek için İmam Şâfii, çölde yaşayan Huzeyl kabilesinin içinde 10 yıl kalarak ilim tahsiline devam etti.
Kendisi o günleri hakkında şöyle der: “Çölde iken himmetim iki şeyde toplanmıştı: ‘Okçuluk ve ilim. Ok atmakta o kadar maharet sahibi idim ki, on ok atsam hepsi hedefe isabet ederdi.’ Bunu söyledikten sonra ilim hususunda bir şey demeden sustu. Yanında bulunan biri: “Vallah sen ilimde, okçulukta olduğundan çok daha üstünsün’”dedi.

Medine’de İmam Mâlik İle Geçen Yıllar

Mekke’de okuduğu ilim yıllarında İmam Mâlik’in ilminin büyüklüğünden haberdar olan İmam Şâfii Medine’ye İmam Mâlik’in yanına gitmeye karar verince, bir tanıdığından İmam Mâlik’in hadis kitabı Muvattâ’yı ödünç alır ve ezberler.
Ardından hocası Müslim b. Hâlid ez-Zencî’nin Mâlik’e ve Mekke valisinin Medine valisiyle Mâlik’e hitaben yazdığı mektupları alarak 20 yaşlarında Medine’ye gitti.

İmam Şâfii, Mâlik’in yanına gittiğinde Muvatta’yı ezberden okur. Kendisindeki ilmi yeteneği farkeden Mâlik, vefat edinceye kadar 9 yıl boyunca İmam Şâfii’ye hocalık yapar(795).

Bu zamanlarda Yemen Valisi Hicaz’a geldiğinde, Kureyş’ten bazıları ona ilminin büyüklüğünden dolayı Şâfii’yi beraberinde Yemen’e götürmesini söyler. Vali de bunu uygun bularak, Şâfii’yi beraberinde götürür.

Şâfii bu hususta diyor ki: “Annemde bana verecek yol parası bile yoktu. Evimizi rehin olarak vererek yol parasını tedarik ettim. Yemen’e varınca vali bana iş verdi.”

Yemen’de Geçen Yıllar

Yemen Necran’da kadılık görevi alıp burada yaklaşık beş yıl kalan Şâfii, Hz. Osman’ın torununun torunu olan Hamdeh(Cemile) ile evlendi.

Yemen’de olduğu yıllarda kadılık görevinin yanında burada bulunan âlimlerden de ilim tahsilinde bulunur ve görevi süresince  İslam ahlakından kaynaklanan üstün adalet anlayışı ve aklı herkesin dikkati çekti. Necran’da yaşatılmak istenen adaletsiz ve çarpık düzene hiçbir şekilde izin vermeyerek, o dönemde uygulanması zor görülen adaleti tam olarak gerçekleştirdi.

Adaletli yönetimi bazı kimseler tarafından rahatsızlık meydana getirince, dönemin yönetimi tarafından bir ayaklanma tertip ettiği suçlamasıyla tutuklanıp Harun Reşid’in huzuruna götürülmek üzere Bağdat’a eli ve ayakları kelepçeli halde götürülür. Bu olay gerçekleştiğinde İmam Şâfii, 34 yaşındadır.

Harun Reşid ayaklanmayı tertip ettiği söylenen diğer arkadaşlarını idam eder ancak İmam Ebu Hanife’nin iki büyük talebesinden İmam Muhammed  künyeli Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni, İmam Şafii’nin ilmini duyması vesilesiyle araya giderek idamdan İmam Şâfii’nin kurtulmasına vesile oldu(m.810).

Çocukları Eğitmede Metod

İmam Şâfii, Harun Reşid’in sarayındayken halifenin çocuklarını eğiten Ebu Abdussamed’e şöyle nasihat eder: “Çocukları terbiye ederken, önce kendi nefsini düzeltmekle işe başla. Çünkü çocuklar adeta senin gözünle görür, senin aklınla düşünürler. Onlar için güzel olan her şey, senin de güzel saydıklarındır. Yapmadıkların da onlar tarafından çirkin sayılır. Onlara Allah’ın Kitabı’nı öğret. Ancak öğretirken çok da zorlama. Çünkü usanıverirler. Tamamen de onları Kur’an’dan uzaklaştırma. Çünkü büsbütün terk ediverirler. Sonra onlara nezih şiir ve kıymetli, veciz sözler öğret. Sakın hâ, bir konuyu iyice öğretmeden diğer bir konuya geçme! Çünkü kulağa, aldığından fazla doldurulan söz anlaşılmaz.”

Bağdat Yılları

Gerçekleşen bu olay sonrası göz hapsinde tutulan İmam Şâfii, İmam Muhammed’in derslerine katılmaya başlar. Bu derslerden oldukça istifade ettiğini bildiren Şâfii, İmam Muhammed için şöyle der: “İmam Muhammed’den öğrendiğim ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım… Ondan daha akıllı, daha yüksek kimse görmedim.”

İmam Şâfii, İmam Muhammed’in hocası İmam Ebu Hanife hakkında da şu mısraları söyler:

“Numan’ı tekrar tekrar anlat
Ki sen anlattıkça
Misk saçarcasına kokular yayılır
Büyük sofralar kurarlar büyükler,
Ziyafet onlarındır
Bize onların artıkları
Ve bir hoş tat kalır”

İmam Muhammed’den aldığı derslerin yanında ilim talebesi de yetiştirmeye gayret gösteren İmam, İmam Ahmed ve İshak b.Harun’a dersler verdi.
Harun Reşid, masum olduğuna kanaat getirerek 4000 dirhem vermesi sonucu İmam Şâfii Bağdat’tan ayrılarak Mekke’ye döner.  

Tekrar Mekke’de

İmam Şâfii, Mekke’ye geldiğinde ilmi çalışmalara devam ederek talebelere ders vermeye devam etti. Mekke’de geçen bu dokuz yılda ayrıca hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi.

811 yılında  dönemin ilim merkezi olan Bağdat’a tekrar giden İmam Şâfii’nin, güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesiri çok güçlü idi. Bu dönemde sonraları büyük imam olacak olan  Ahmed b. Hanbel kendisine talebe olmuştur.

Şâfii’nin ilimdeki üstünlüğü hakkında İmam Ahmed şöyle demiştir: “Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünneti konusunda en fakih kişi Şâfii’dir.”
Yine İmam Ahmed’e; “ Sen 300.000 hadis ezbere bilen bilen büyük bir imam olduğun halde Şâfii’den niye ders alıyorsun?”  denildiğinde, o; “O, bizim ezberlediklerimizin manalarını biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır”  demiştir.

Burada iki yıl kaldıktan sonra Emevi yöneticileri Emin ile Me’mun arasındaki iktidar mücadelesi sebebiyle Bağdat muhasara edilince buradan ayrılır. On beş ay süren muhasara nihayete erdiğinde ortalığın yatıştığını düşünerek  814 yılında tekrar Bağdat’a döner fakat üç ay sonra umduğu ortamı bulamayınca Mısır’a gitmeye karar verir.

Mısır’da Geçen Yıllar

Kaynaklar, İmam Şâfii’nin Mısır’a gidiş sebebini Mısır valisinin kendisini Mısır’a davet etmesi olarak aktarmıştır. 815 yılında Mısır’a gittiğinde İmam Mâlik’in önde gelen talebelerinden Abdullah b. Abdülhakem’in evinde kalır.

Mısır’da kaldığı süre içinde önemli sağlık sorunları yaşamasına rağmen yoğun telif ve öğretim faaliyetleriyle meşgul olan Şâfii, bazı konularda İmam Mâlik’in ictihadları ile çelişen ictihadlarından dolayı İmam Malik’in talebeleri tarafından şiddetli tepki görür ve onu Mısır’dan çıkarmak için valiye baskı yaparlar.

İmam Şâfii ve onu destekleyenler ile vali arasında geçen görüşmelerden sonra  sürgün kararı alınır. İmam Şâfii üç gün süre ister ve ancak üçüncü gün dolmadan vali vefat eder. Valinin vefatıyla beraber ömrünün sonuna kadar Mısır’da kalır.

İlmi Şahsiyeti

Kendisinden önceki seleflerinin yolunu izleyerek düşüncesini vahiy ve Resulullah’ın sünneti merkezi üzerine kuran İmam Şâfii, er-Risâle adlı eserinin başında kaydettiği ayetlerle bir yandan vahye bağlılığı temel ilke edinmenin önemini vurgularken diğer yandan Resulullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in özel konumuna ve sünneti vahyin ayrılmaz parçası sayma gereğine dikkat çeker.

Sünneti hak ettiği konuma yükseltmek, Şâfii’nin fikri mücadelesinin ana mihverini oluşturur.

Daha çok kendi döneminde akılcılığı nassları anlamada yöntem olarak kullanan Mu‘tezile’yi ve temel tezlerini eleştirerek zındıklara, mecusilere ve dini tahrif etmeye çalışanlara karşı da İslam’ın asıllarına uyulmaya dair gayretlerde bulunur.

Dönemin, “Kur’an, mahluktur”  sözünün karşısında nice sıkıntılarla karşılaşsa da böyle olmadığını savunur ve çeşitli eziyetlere maruz kalsa da bu sapık fikri reddeder.

Yemen’de yaptığı dört yıllık kadılık görevi hariç bütün hayatı, ilim tahsili ve fıkıh tedvininde geçen İmam Şâfii’yi talebelerinden Rebî b. Süleyman şöyle anlatır: “Şâfii merhum sabah namazını kıldıktan sonra kürsüsüne oturur, Kur’ân ehline ders vermeye başlardı. Güneş doğunca onlar kalkarlar, hadis ehli gelirdi. Hadis yorumlarını, mânâlarını sorarlardı. Güneş yükselince onlar da kalkarlardı. Ondan sonra ders halkasında müzâkereler ve münazaralar başlardı. Kuşluk vakti olunca dağılırlardı. Arkasından arapça, aruz, nahiv, gür yani edebiyat erbabı gelirdi. Öğleye yakın böylece devam ederdi.”
Kendisinden önceki âlimlerin izinden giden İmam Şâfii geceyi üç kısma ayırır; bir kısmında uyur, bir kısmında kitap okur, bir kısmında da ibadet ederdi.
İmam Şâfii, ilk olarak fıkıh usulünü tedvin edip temellerini atan bir âlimdir. Bu konuda “Er- Risâle” adındaki yazdığı eser, kendi dalında bir ilktir.
Fahreddin Râzi, ‘Menâkıb-ı Şâfii’ eserinde bu kitabın yazılması kıssasını şöyle aktarır: “Rivayete göre Abbasi halifesi Abdurrahman b. Mehdi, Şafii’den daha gençken kendisi için öyle bir kitap yazmasını istemişti ki, onda Kur’ân, Sünnet, icmâ ve kıyasla istidlalin şartlarım bildirsin. Nâsıh ve mensûhu, umûm hususun mertebelerini beyân etsin. Bunun üzerine Şafiî, Kitâbü’r-Risâle’sini yazarak ona gönderdi. Abdurrahman Mehdî, kitabı okuyunca şöyle dedi: “Zannetmem ki, Allah Teâlâ bu adamın bir dengini yaratmamış.”

Onun ilmi seviyesi hakkında talebesi Rebî‘in anlattığına göre Şâfiî, “el-Mebsût” eserini yanında herhangi bir kitap yokken ezberden yazmıştır.
Bir kimse ile münazara yapma durumu meydana gelince şöyle dua ederdi: “ Kiminle münazara ettiysem: `Ya Rabbi, eğer haklı isem, onun gönlüne ve diline hakkı yerleştir ki bana uysun; eğer onun görüşü doğru ise, ben ona uyayım’ diye dua ederim.”

Onun hafızasının kötü olduğu zamanda hocasına söylediği şu soruya verilen cevap, günümüz ilim talebelerinin önünü aydınlatacak bir tavsiyedir.

“Hocam Vekî‘e, hâfızamın kötü olduğundan şikâyet ettim de
bana mâsiyeti(günahları) terk etmemi tavsiye etti.
Çünkü dedi: “İlim, Allah’ın nurudur. Allah’ın nuru bir âsiye bahşolunmaz!”

Gittiği yerlerde bir çok öğrenci yetiştiren Şâfii’nin Mısır öncesi dönemdeki talebeleri arasında Ebu Sevr, Ahmed b. Hanbel gibi alimler öne çıkmıştır.  Sonraki dönemde Mısırlı öğrencilerinden Büveytî, Müzenî ve Rebi‘ b. Süleyman el-Murâdî mezhebinin yayılmasına yardımcı olmuştur. 

Mısır’da ictihadlarına son şeklini veren İmam Şâfii’nin Mısır öncesi dönemi ictihadları için ‘mezheb-i kadim’, sonrası dönemdeki ictihadlarına ‘mezheb-i cedîd’ ifadesini kullanır. Bu konuda Şâfii’nin eski görüşlerinin İmam Mâlik’e uygun olduğu belirtilmiştir. Onun İmam Malik’in görüşlerinden farklı fikirlere sahip olmaya başladığı dönem, Irak’taki fıkıh ekolüyle tanışmasıyla başlamıştır.

Sünnete Bağlılığı

Hadis ve sünnete olan bağlılığı ile ehl-i hadis tarafından“Nâsırü’l-hadis(hadisin yardımcısı)” unvanı verilen İmam Şâfii, kendisinden önceki imamların sünnete ittibâ ile ilgili sözlerini teyit ederek şöyle demiştir: “Her insana Allah Resulu(sallallahu aleyhi ve sellem)’in istisnasız tüm sünneti ulaşmamıştır. Dile getirdiğim görüşlerde ve belirlediğim prensiplerde, Allah Resulü’nün sünnetine aykırı bir durum varsa, uyulacak Resulullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözüdür. O ayrıca benim de sözümdür.”

Bir gün İmam Şâfii’ye bir adam; “Şu hadisle amel ediyor musun?” diye sorunca, ona şu cevabı verir: “Allah Resulu’nden bir hadis duyacağım da onunla amel etmeyeceğim öyle mi! Beni kiliseden zünnarımla çıkarken mi gördün?”

Yine bir başka gün, rivâyet ettiği bir hadis ile amel edip etmediğinin sorulması üzerine İmam Şâfiî titreyip sarsıldı ve ona; “Be adam! Resulullah’tan hadis nakledip de gereğince hükmetmezsem bu yer beni taşır mı, bu gökyüzü beni altında barındırır mı? Elbette onunla amel ediyorum! Onun her sünneti, benim için doyumsuz bir lezzettir, başım gözüm üstünedir!” diye cevap verdi.

Talebelerinden Rebi’ b. Süleyman anlatıyor: “Şâfii’ye bir adam bir mesele sordu. O da, Hz. Peygamber’in bu hususta şöyle şöyle buyurduğu rivayet olunuyor” dedi. Adam ona: “Ey Ebu Abdullah, sen de aynı görüşte misin?” deyince, Şâfii titredi, rengi sarardı, hâli değişti şöyle dedi: “Resulullah’tan bir hadis rivayet olunur da ben, evet öyledir, canım ve başım üstüne, demezsem beni hangi yer üstünde taşır,  hangi gök altında barındırır?”

Yine talebesi Rebi’ b. Süleymân’dan nakledildiğine göre İmam Şâfii şöyle der: “Hüküm verdiğim herhangi bir konuda muhaddisler tarafından benim fetvama aykırı Hz. Peygamber’den sahih bir haber nakledilirse, biliniz ki ben, hem yaşarken hem de öldükten sonra o görüşümden dönmüşümdür.”

İmam Şâfii’ye Göre Sünnet’in Kur’an’a Göre Beş Durumu

1- Sünnet, Kur’an’ın mücmelini(kapalı görülen meselelerinin, tafsilatını) beyan eder.
2- Kur’an’ın murad ettiği genel hükümleri açıklar.
3- Kur’an’ın nassıyle sabit olan bazı farzları Hz.Peygamber, Allah Teala’dan kendisine vâki olan vahy ile o farzlarla ilgisi veya onlar üzerine, müterettip bazı hükümler ziyade etmiştir.
4- Hadis, Kur’an’ın nassında zikrolunmayan bir sünnet bildirir.
5- Sünnetle nâsih ve mensûha istidlal etmek

Dostluğa Dair Tavsiyeleri

“Bir arkadaşının hoşlanmadığın bir şey yaptığına dair bir haber alırsan, sakın ola ki hemen ona karşı düşmanlık besleyip dostluğu kesme. Böyle yaparsan, yakînen bildiğin bir şeyi şüphe sebebiyle terk etmiş olursun.
Böyle bir durum olursa, o arkadaşına, “Senin şöyle şöyle yaptığına dair bana bir haber ulaştı.” de. O haberi sana getireni zikretmen de uygun olur. Eğer inkâr ederse,“Sen ondan daha doğru söyledin ve bu işten uzaksın” de ve daha fazla bir şey söyleme. Eğer itiraf ederse ve o işi yapmakta bir mazeretini bulursan, o mazereti kabul et. Eğer o işi yaptığını reddetmezse, “O işi yapmaktaki amacın neydi?” diye sor.
Eğer bir özür beyan ederse kabul et. Eğer arkadaşın herhangi bir mazeret beyan etmez ve sen de bir çıkış yolu bulamazsan, onun o işi yaptığını kabul et ve onun bir kusur işlediğini düşün. Bundan sonra muhayyersin; dilersen ona, o işin misliyle –fazlasıyla değil– mukabele et; istersen kendisini affet. Affetmek takvaya ve kereme daha uygundur. Çünkü Yüce Allah, “Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Fakat kim affedip ıslah ederse, onun ecri Allah’a aittir.” (Şura, 40) buyurmuştur.

Eğer onun hareketinin misliyle kendisine mukabele etmen gerektiği konusunda nefsin seninle çekişirse, arkadaşının sana karşı önceki iyi ahvalini hatırla. Bu kötülüğü sebebiyle onun son hali, senin nazarında önceki iyiliklerini eksiltmesin. Zira bu, bizzat zulümdür. Salih bir kişi şöyle demiştir: Allah Teala, benim bir kötülüğüme mukabil bana onun daha fazlasıyla mukabele ederek hakkımı eksiltmeyen kimseye rahmet eylesin.

Eğer bir dostun varsa, ona sımsıkı sarıl. Zira dost edinmek zor, dosttan ayrılmak ise kolaydır. O salih kişi, dosttan ayrılmanın kolaylığını şöyle bir benzetmeyle açıklardı: Bir çocuk, büyük bir taşı kuyuya atar. Onu oraya atmak o çocuk için kolaydır. Ama onu oradan çıkarmak, yetişkin insanlar için zordur. Sana tavsiyem budur, vesselam.”

Vefatı

İmam Şâfii şöyle demiştir: “Onaltı seneden beri hiçbir zaman doya doya yemek yemiş değilim. Zira tam bir şekilde doymak bedeni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, zekâyı dumura uğratır, uykuyu celbeder ve sahibini ibadet yapmaktan alıkoyar…’

İşte böyle bir imam olan İmam Şâfii, hayatının son anlarını Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek geçirmiş ve kendisine son anlarında hali sorulduğunda şöyle demiştir: “Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum” buyurdu.

Meşhur talebelerinden İmam Müzeni de hastalığının şiddetlendiği o günlerde yanına girdiğinde, İmam Şâfii şu beyti okumuştur:

“Ey Rabbim! Kalbimin katılaştığı ve gidecek yolların daraldığı vakitte, ümidimi affına merdiven kıldım.
Günahım pek büyük göründü. Fakat affın ile yanaştırdığımızda, affın daha büyük oldu.
Sen günahtan af sahibi olmadan zail olmadın.
Cömertçe vermede, ikram ve ihsan etmede daim oldun.
Eğer senin lütf u hidayetin olmasaydı, hiçbir abid şeytandan selamette kalamazdı.
Nasıl selamette kalır ki, o şeytan mazhar-ı safvetin olan Hz. Âdem’i bile aldattı.”

Aşırı kan kaybından 19 Ocak 820’de  Recep ayının son gecesi 54 yaşında vefat edince, Mısır Karâfe’de Benî Abdülhakem Mezarlığı’na defnedildi. Daha sonra adına burada bir türbe yapıldı. Selahaddin Eyyubi tarafından da türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.

Tarihi kaynaklarımızda vefatıyla alakalı şöyle bir bilgi vardır. Halife Me’mûn, Şâfii’yi Mısır kadısı yapmak isteyince onun, “Allahım! Dinim, dünyam ve akıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al” şeklinde dua ettiği ve üç gün geçmeden vefat ettiği rivayet edilmiştir.

Kaynaklarda Şâfiî’nin iki oğlu ve bir kızının olduğu, oğullarından Ebu’l-Hasan Muhammed’in  845 yılında, babasından ve Ahmed b. Hanbel’den hadis öğrenmiş ve Halep(yahut el-Cezîre) kadılığı yapmış olan, diğer oğlu Ebû Osman Muhammed’in  856 yılında vefat ettiği ve kızı Zeyneb’ten olan torunlarının ilimde yükseldiği  kaydedilmektedir.

————————-

Kaynakça:
1- İmam Şâfiî (rh.a) ve Zühd Hayatı – Ebubekir Sifil, Hikemiyât, s. 232-236
2- İmam Şâfii, Muhammed Ebu Zehra, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
3- TDV Ansiklopedisi İmam Şâfii maddesi, Bilal Aybakan, c.38, s.223-233
4- TDV Ansiklopedisi Şâfii Mezhebi maddesi, Bilal Aybakan, c.38, s.233-247