Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin güzel ve temiz olanlarından nasibinizi alın ve şeytanın peşinden gitmeyin, zira o kendi gizli olsa da sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 168)

İnsanların birçoğu kendi yaratanının öğütlerini dinlememeleri sebebiyle yolundan sapmış ve şeytanın izince bir yol almışlardır. Yeryüzünde kendi nasiplerini elde etmek için çalışmış ancak doymayarak başkalarının da nasiplerine tecavüze yeltenmişlerdir. Hatta insan haklarından çok insanın kendisine sahip olmaya kalkarak büyüklenmişler ve işi kendilerini ilahlaştırmaya kadar götürmüşlerdir. Bu sahte ilahlar kendi otoriteleri karşısında zayıf olan toplumların inançlarını, kültürlerini, siyasetlerini, iktisatlarını ve hatta bedenlerini sömürerek insana hayvan muamelelerinde bulunmuşlardır. Bu tip sahte egemen güçler tarihin tozlu sayfalarında oldukça fazladır. Firavun bu sömürgeci anlayışın bir örneği olarak karşımıza çıkmakta ve İsrail oğullarını sömürerek köleleştirmekteydi. Ta ki Allah, bu azgının karşısına elçisi Hz. Musa’yı (aleyhisselam) dikene dek. Musa (aleyhisselam) firavunun ihtişamlı saltanatı karşısında Allah’ın yüce adaletini haykırıyor ve bu zalimliğe bir son vermesini istiyordu. Firavun ise, bu davete zalimlere yakışır bir tarzda yaklaşarak sömürgeci anlayışında direterek şöyle diyordu: ‘Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?’ (Zuhruf, 51-52)

Allah’ın imtihan için vermiş olduğu mülkü sahiplenerek, insanlara zulmeden, köleleştiren, bir meta gibi gören anlayış firavundan sonrada devam etmiş ve günümüzde de devam etmektedir. O zaman firavunun karşısında durabilen, karşı çıkabilen ve saltanatına son veren bir sistem olarak nasıl İslam var idi ise, aynı şekilde günümüz firavunların karşısında durabilen tek sistem yine İslam’dır. İslamdan başka hiçbir sistem gerçekten bir zalimin karşısına dikilemez çünkü İslam kaynağı zalimlerin kaynak havuzlarının dışındadır. İslam her çağda, şaşan bir beşerin uydurduğu zihin ürünlerinin ötesindedir. Firavunların, Nemrutların, Hamanların, Karunların karşısında İslam dururken nasıl komünizm diye bir şey yok idi ise, bugünde komünist ve kapitalist sömürgeci zalimlerin gerçek mahiyette karşısında durabilecek tek güç yine Allah’ın dini İslam’dır. İslam kapitalist, komünist, oryantalist, reformist, zalimleri birbirinden ayırmadan ret etmektedir. Bu durum gerçek olduğu için haçlı sömürgeciler ve Siyonist Yahudiler yüzyıllar boyunca bu ilahi sistemin karşısında durmuşlar, engellemeye kalkışmışlardır.

Sömürgeciler dünya tarihi boyunca İslam’a ve Allah’ın peygamberlerine karşı savaş açmışlar ve günümüze kadarda bu savaşı sürdürmektedirler. Bütün bu süreç sadece insanların onların boyunduruğundan kurtulup Allaha kul olduklarından dolayıdır. Sadece tek rab olarak Allah’ı tanıdıklarından dolayı da Müslümanlar çeşitli işkence ve eziyetlere maruz kalmışlar ve kalmaktadırlar. Dünyada Müslümanlar egemen güç olduklarında insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmektedir. Kabul edenleri kardeş olarak görmekte, kabul etmeyenleri ise cizyeye bağlayıp kendi yaşamlarına terk etmektedirler. Ancak aynı medeni tavrı Hristiyan ve Yahudilerden ya da Mecusilerden görmek mümkün değildir. Onların egemenlikleri gözyaşı, kan, zulüm, yağma, tecavüz, cinayet, ahlakların ifsadı, ruhların kirletilmesi, kalplerin karartılmasıyla sonuçlanmıştır. Kendilerinden başka insanlara yaşam hakkı ya da insan olma hakkı tanımadıklarından dolayı insanların mallarını, kültürlerini, dinlerini ve hatta bedenlerini yağmalamışlardır. Sömürgeci güçler coğrafi keşifler yalanları adı altında Afrika’nın topraklarını işgal etmiş ve yer altı zenginliklerini çalarak kendi ülkelerine götürmüşlerdir. Bugün Avrupa’nın şatafatlı zenginliğine hayran olan ahmaklar, bu zenginliğin temelindeki insan iskeletlerini görmemektedirler. Sömürgecilerin asli bir dini yoktur ve Afrika insanlarını daha iyi sömürmek için onlara din olarak putperest, ruhban anlayışa sahip Hristiyanlığı götürmüşlerdir. Çünkü onların uydurduğu matta incilinde ‘kötülük yapana karşı koyma; sağ yanağına vurana, öbür yanağını da çevir’ anlayışına sahip olunduğundan Hristiyanlık sömürgeciler için vazgeçilmez bir doktrindir. Ancak İslam zalime karşı her zaman karşı koyan aktif bir dindir. Bu yüzdendir ki tarih boyunca Hristiyanlar İslam’a karşı kılıçla savaş açmışlar ama Allah her zaman kâfirlere karşı bir Selahaddin çıkararak dininin izzetini ve varlığını korumuştur. Kılıçla zafer elde edemeyeceğini bilen sömürgeci kâfirler farklı bir metot ile farklı cepheler açmıştırlar. Sömürgeciler İslam’a karşı oryantalizm, reformizm ve Masonluk olmak üzere üç cephede savaşmaktadırlar.

Birinci Cephe: Reformizm

Halifeliğin ilgasından sonra Müslümanlar dünyanın siyasi sahnesinden çekilmiştir. Müslümanların bir daha eski konumuna gelmemesi adına sömürgeciler bele indirici darbeyi vurmak adına İslam dünyası içerindeki belli ajanlarını devreye sokarak onları kendi oryantalist yazarların eserleriyle zehirli bir eğitim kampına alarak eğitmişlerdir. Eğitimlerini tamamlayan reformist ajanlar ülke sınırları içlerine sızarak kafa karıştıran ilginç fikirleri İslam kamuoyunun içine yaymayı planlamışlardır. Bu planlanan hareketin adı reformist hareketlerdir.

Reformist fikirler, 1970’li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitap tercümeleriyle daha bir ivme kazanmış, bugün ise iyice çığırdan çıkmıştır. Reformist düşünceler İslam dünyası içinden Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman üzerinden yürütülmüştür. Bu şahısların ortaya attığı şeriatin temeline aykırı fikirler, günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ehlisünnet âlimlerince yazılan eserlerle bu fikirler çürütülmektedir. Reformist çevreler şeriatin dört delilinden olan icma ve kıyas’ı kabul etmediklerini her fırsatta söylemekle birlikte, Kur’an için aynı cesaretle konuşamamak da dolaylı yollarla batıl teviller yaparak kafalarda şüphe bırakmayı amaçlayanlarla birlikte, Sünneti ve sahih hadisleri ret edenler, mucizeleri batıl bir şekilde çarpıtanlar Hz. Âdem’e (aleyhisselam) baba bulanlar, cenneti sınırlandıranlar da bulunmaktadır.

Reformist hareketin baş fikir babaları masondurlar. Cemaleddin Afgani denilen şahıs İranlıdır ve Paris’te eğitim almıştır. İskoç Mason Locası’na üyeliği olmuş daha sonra Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur. Taraftarlarınca Afgani’nin masonluğu, davası uğruna yaptığı bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan eleştirilerle bunun bir aldatmaca olduğu ortaya konmuştur. II. Abdulhamid Han’ın hatıra defterinde Afgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakmak yerinde olacaktır: “Hilafetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngiliz ile Cemaleddin Afgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti… Cemaleddin Afgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund ile iş birliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım… Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.” (Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73)

Muhammed Abduh da onun öğrencisidir ve hocası Afgani’nin yolundan gitmiştir. İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer onu şu şekilde takdir etmiştir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.” ( M.Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “Şeyh Muhammed Abduh’a isnat olunan yeniliğe gelince aslı şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz dinamiğinden Ezher’i sarsıp ayırmış, mensuplarını bu suretle dinsizliğe doğru geniş adımlarla yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir adım bile attıramamıştır. Üstadı Afgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e sokanda odur.”  (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28)

Görülmektedir ki öncelikli amaçları çamur at izi kalsın deyimiyle yola çıkarak çevre edinilmesi ve daha sonra Masonluk faaliyetleriyle İslam’a ve kurumlarına sızmaya bu şahıslar vasıtasıyla kalkışılmaktadır. Günümüzdeki reformistler ehli sünnet âlimlerini küstahça eleştirmektedir. Daha çok bu densizliği destekleyen kesim ise cahilane bir hayattan gelen ve kaynak olarak kuran meali okuduktan sonra bu reformistler ve çıraklarının fikirlerinden etkilenen şaşkın insanlar topluluğu oluşturmaktadır. Bunlar sosyal medyada kuranı yeniden konumlandırmaya ve okumaya yöneltmekle sözde hakkı haykırdıklarını düşünmektedirler. 1400 yıldır elimizde biriken âlimlerin eserleri bir çırpıda heva ve heveslere kurban edilir. Zaten asıl amaç bu kadim kaynakların itibarsızlaştırılarak ortadan kaldırılmasıdır. Hadis kaynakları onların nazarında söylentilerden, haşa dedikodulardan ibarettir. Sömürgeci güçler kuranı ortadan kaldıramadıklarından dolayı sünnete saldırmakta ve bu oryantalist çırakları olan reformistleri kullanmaktadırlar. Bilinir ki sünnet ortadan kalkarsa kuran her gönül ve her dil tarafından farklı yorumlanmak suretiyle tahrif edilecektir.

İkinci Cephe: Oryantalizm

Haçlı Siyonist sömürgecilerin askeri, siyasi ve ekonomik sahadaki tek düşmanları İslam’dır. Bu sömürgeciler çok iyi bilmektedirler ki Müslümanları bağları olan İslam’dan ayırmadıkları sürece ne askeri ne siyasi ve nede ekonomi alanında galip gelmeleri mümkün olacaktır. Durumun farkında olan İngiliz başbakanı Gladston 1882 yılında İngilizlerin Mısırı işgalinden sonra İngiliz meclisinde kuran mushafını elinde tutarak şu sözleri sarf etmiştir: “Mısırlılar bu kitaba bağlı bulundukları sürece bizim o topraklarda rahat ve huzurlu kalmamıza asla imkân olamayacaktır” demiş ve askeri, siyasi ve ekonomi alanlarındaki gizli ve açık, resmi ve gayri resmi asker ve ajanlarını seferber ederek İslam üzerinde şüphe düşürme yollarını araştırmaya, İslami kaynakları incelemeye ve hatta İslam tarihi bile yazmaya kalkarak İslam’ı Müslümanların hayatlarından çalmak arzusuyla Müslümanları ve ülkelerini incelemeye almışlardır. Bu inceleme öğrenme ve öğretme amaçlı değil, İslam’ı kendi silahıyla zehirleme adına masaya yatırma planıdır.

İngiltere parlamentosunda yüksek meclis adıyla bilinen lordlar kamarasında Lord Curzon, 27 Eylül 1909’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Doğu insanının yalnız dillerine değil, törelerine, hissiyatına, geleneklerine, tarihine, dinine de aşina olmamız, Doğu ruhu diyebileceğimiz şeyi anlama maharetimiz, kazanmış olduğumuz mevkii gelecekte de koruyabilmemizi sağlayacak tek dayanaktır.” Bu söz gerçekten oryantalizmin manifestosu sayılabilecek bir sözdür. Buradaki sömürgeci lordun anlatmak istediği konu da gayet açıktır. Bizler sömürgeciler olarak insanların yalnız dillerini sömürmekle kalmayıp (İngilizcenin tüm dünyaya dayatılması gibi) törelerini de, hissiyatlarını da, geleneklerini de, tarihini de, dinini de sömürmeden doğu halklarına ve sahip oldukları hazinelere temelli olarak sahip olamayız demek istemiştir. İşte bu cihette Müslümanların sahip oldukları manevi hazinelerine oryantalistler (sözüm ona doğu bilimciler) bilim kisvesi adı altında sömürgeci güçlerin akademik kanadını oluşturmaktadır. Sömürgecilerin başlatacağı saldırıları haklı çıkarmak ya da bilimsel keşifler demek suretiyle çarpıtmak bunların görevleridir. Nitekim coğrafi ilmi keşifler denen sömürgecilik faaliyetlerinde sözde kâşiflerin ortaya koydukları çaba İslam’ı ortadan kaldırma çabalarıdır. Muhammed Kutup çağdaş konumumuz adlı eserinde oryantalist Vasco de Gamayı şöyle tarif etmiştir. Vasco de Gama, ibni Macid denilen Müslüman bir denizcinin yardımıyla Afrika turunu tamamladıktan sonra şu sözleri sarf etmiştir: “İşte şimdi İslam’ın boynuna ipi dolamış olduk. Artık yapılacak tek şey, bu ipi çekip boğmak ve ölmesini beklemektir”. Bunun yanı sıra Macellan sadece bilim adına bizim topraklarımızı keşfetmek için mi çıkmıştır? Burnumuzun ucunda olan toprakları göremedik de Macellan mı bize gösterdi? Macellan ve onun gibi oryantalistler; kardeşlik bağlarını tesis etmek, etrafa barış tohumları saçmak, insani değerleri yeşertmek gayesiyle yolculuklara çıkmamışlardır. Onların amaçları hem teorik hem de pratik olarak, halkların köleleştirilmesine, ülkelerin sömürgeleştirilmesine hizmet etmiştir. Bugün dahi insani amaçlar kisvesi altında işgaller yapılmakta, insanlar kendi topraklarında katledilmektedir; Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Arakan’da, Filistin’de olan da budur. Ancak rabbimiz bunların şerlerinden sakınmamız adına bizi uyarmıştır: Onlara «yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın» denildiği vakit «Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz» derler. (Bakara, 11)

Bu yapıcı ve düzeltici hareketlerine kendilerince coğrafi keşifler demişlerdir. Bizce de keşiftir ama doğu topraklarının nasıl sömürüleceğinin planlanması adına yapılan keşiflerdir. İşte oryantalistler, hem aktif olarak sahada işgalci güçlere kılavuzluk yaparak yolarını açmışlar hem de bu işgal planlarını dünya ya ilmi keşifler adına yutturmak için akademik kadrolarını devreye geçirmişlerdir.

Doğu topraklarını sömüren güçler buradaki akademik kadroları vasıtasıyla doğu halklarını öncelikle Hristiyanlaştırmak isteyerek misyonerlik çabalarıyla bazı toplum ve ülkelerde başarıyı yakalamışlarsa da istedikleri sonuçlara ulaşamamışlardır. Misyonerlik çabaları yetersiz kalınca papaz Samuel Marinus Zwemerin nasihatiyle Müslümanlardan geriye kalanlarının hayatlarındaki İslami hassasiyetlerini yok etmek amacıyla akademisyenler adı altında bilimsel araştırma yalanlarının gölgesinde oryantalist yaklaşımlarını ortaya koymuşlardır. Amaçlarını İslam’ı tümden yok etmekten çok, İslam’ı aktif bir hayat dini olmaktan çıkarmaya yönelmiştir. Kimileri sözde İslam tarihi yazarak tarihi bilgileri çarpıtmışlar, kimileri peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) hayatını konu alan kitaplar yazarak peygamberimizin hayatındaki olayları kendi karanlık kalplerine göre yorumlamışlar, kimileri daha ileriye giderek kuran tefsirleri çıkararak ayetleri batıl tevillerle çarpıtmak suretiyle gerçek İslam’ın üstünü örtmek adına üstün bir çaba göstermişlerdir.

Dün Afrika’ya medeniyet götürme adına insanları öldüren, mallarını yağmalayan ve köleleştiren sömürgeci güçler, günümüzde de Asya toplumlarına demokrasi götürme adına ellerindeki yönetim gücünü alarak köleleştirmektedirler. Sömürgeci güçlerin elinde tuttuğu bilim adamları ve akademisyenler çağlar boyunca hep aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu akademisyen ve bilim insanları sömürdüğü insanlarının sevgisini kazanma adına bir çaba içerisindedirler. Oryantalistler sivil değillerdir. Askeri bir ordunun akademik tugayını oluşturmaktadırlar. Örneğin, Napolyon Mısır’ı işgal ettiğinde yanındaki bilim adamı ve akademisyen topluluğuyla İskenderiye’ye girmiş, hizmetinde yer alan oryantalistlere ilk Mısır Enstitüsü’nü kurdurmuş, Mısır’ın Tasviri’ni yayınlatmış ve bu tasvirde de Mısır’ın fethedilmediği, “kurtarıldığı”nın yazıyor olması oryantalistlerin çalışmalarının ürünüdür.

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde sömürgeci güçler, oryantalistlerin doğu temsilleri diye uydurdukları bilgilere dayanıyorlardı. İngiliz İmparatorluğu’nun önemli isimlerinden Balfour, 1910’da Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, “Doğu’daki Şarklıların tüm tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. Tüm önemli yüzyılları zorbalık altında, mutlakiyetçi yönetimler altında geçti” diyerek sanki Müslümanların haline üzülüyormuşçasına şeytani bir imaj çizmiş ve kurtarılma reçetesi olarak kendilerini göstermiştir. İngiliz savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını amaçlayan balfour deklarasyonunu yayınlayan kişidir.

Oryantalizm, sömürge yönetimlerini haklı göstererek, onların ortaya çıkmasında önemli rol üstlenmiştir. Oryantalistler, sömürgeci güçlere, gidecekleri uzak ülkelerin dosyalarını ayaklarının önüne sermiş ve önlerini açarak onların akademik, ilmi kanadını oluşturmuştur. İçimizdeki sözde aydın kesimler ise oryantalistlerin yolundan giderek onların doğuyla alakalı uydurdukları bilgileri benimseyerek zihinlerinin sömürülmesine izin vermişlerdir.

Üçüncü Cephe: Masonluk

Masonluk, başlangıcını Hz. Süleyman (aleyhisselam) zamanında mimar olan Hiram usta denilen zata bağlamış mistik bir inançtır. Efsaneye göre Hiram usta Süleyman mabedinin mimarıydı ve yanında 20 bin işçi çalışıyordu. Bu çalışanları çırak, kalfa ve usta olarak derecelendirme yapmış ve her dereceye mimarlığın gizli sırlarını vermiş. Ustalara verilen gizli kelimeleri söylemeyen Hiram, gizli kelimeleri öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından mabed de öldürülmüş. Hiramın 9 ustası ise Hiramın cesedi üzerine yemin ederek yaptıkları her mimariye Hiramı sonsuza kadar yaşatmak adına semboller dikeceklerine yemin ederek ayrı yollara dağılmışlar. İşte bu dokuz mimar ustasından masonluğun yayıldığı iddia edilir.

Masonluk kimi zaman kendini yardım sever bir kuruluş olarak tanıtmakta, kimi zaman bilime önem veren akademik bir yapı olarak tanıtmakta, kimi zamanda dünya barışına yardımcı olmak için toplanan kalabalık bir yapı olduğunu izhar etmektedir. Aslında olan ise çok tanrılı doğaya tapan (paganist) bir yapıdır. Eski putperest Yunan felsefesinin bir devamı niteliğindedir. Kendi aralarında haberleşmeleri ve mesajlaşmaları genellikle gizlilik esasına dayanarak semboller üzerinden gerçekleşir.

Masonlar, şeytanların yeryüzünde gezen insan versiyonlarıdır ve büyüleri çokça kullanarak şeytanlardan direktif alarak hareket etmektedirler. Allahualem Hiram usta efsanesindeki mabed ustaları Hz. Süleyman (Aleyhisselam) tarafından çalıştırılan ifrit ve şeytanlarla bir bağ içerisinde hareket etmektedirler ya da bu ustalar cinlerin ta kendileridirler çünkü yüce Allah kuranda şöyle buyurmaktadır: Bu cinler, Süleyman’ın isteğine göre mabedler veya kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar, sağlam yerinden kalkmaz kazanlar yaparlardı. (Sebe, 13)

Hiramı sonsuza kadar yaşatma gayesi içinde dünyadaki mimari yapılara semboller koyacaklarına yemin eden masonların yemini iblisin yapmış olduğu yemine ne kadarda çok benzemektedir: (İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. (Hicr, 39) .Allah’ın yasakladığı her haramı dünyada yayan, çoğaltmak için uğraşanlar, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olanlar, gerçekleştirdikleri gereksiz savaşlarla, insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm edenler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmak isteyenler, siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı satanist ayinlerle gizli şeytani bir yapılanmadır. İblis İslam inancını hedef alarak materyalizm ve buna benzer dünyevi ideolojileri masonlar vasıtasıyla yaymaktadır. Tapınak şövalyeleri ile devam eden bu inanç önce Hz. İsa’nın (Aleyhisselam) getirdiği hak tevhid dinini bozarak putperest bir Hristiyanlığa çevirmiş ardından ise İslam’a düşman kesilmiştir. İslam’ın kolay lokma olmadığını bildiklerinden farklı bir strateji izleyerek oryantalistlerle İslam’ı kötü gösterme çabası içerisine sürüklemişlerdir. Çünkü İslam bu sapkınlıklara müsaade etmeyen tek sistemdir. İslam doğaya tapınmayı ret ederken, Masonluk ise doğaya tapınmayı amaçlayan çok tanrılı mistik bir inancı pompalamaktadır. Bu inancı pompalamaktaki amaçları dünyaperest bir toplum inşaa ederek koydukları kurallara insanları boyun eğdirmektir.

Masonların küresel amaçları öncelikle hayat ve ölüm üzerinde düşünen, varlığını sorgulayan nesillerin yuvası olan aile hayatını dağıtmak, şahsi mülkiyeti kendi kontrolünde sınırlandırarak tanımak, nesillerin bozulmasını engelleyen evlilik kurumunu propagandalar ile itibarsızlaştırmak, Hollywood endüstrisini, müzik endüstrisini kullanarak genel ahlakı yerle bir etmek, eşitlik çığırtkanlığı yaparak fitneyi yaymak ve böylelikle ilahi adaletin uygulanmasına engel olmak ,mazlumların çığlıklarına ses veren birey, kurum ve kuruluşları çeşitli etiketlerle yaftalayarak hedef göstermek, para akan muslukların kendi havuzlarına akmasını sağlamak, kendilerine karşı duran devlet otoriterlerine darbe planlamak ve uygulatmak, kendine destek veren diktatörlere ve zalimlere açıktan ve gizliden destek vermek, emperyalist sömürgeci bir anlayışın hakim olduğu otoriteyi elinde bulunması için mücadele etmiştir diye sıralayabiliriz. Siyonizm ve Masonluk aynı şeydir ama insanların çoğu bunları fark etmemektedir. İslam’ın muhalif olduğu her öğretiyi olabilecek en cazip şekilde, geniş kitlelere empoze etmek için gelişmiş kitle iletişim araçlarını kullanırlar. Dünyaca ünlü şarkıcı ve film oyuncuları bunların üyesidirler. Bu üyeleri vasıtasıyla sempatizanları toplamaktalar hatta insanların gerçek kahramanları taklit etmemesi adına yapay kahraman olarak da insanların karşısına rol model olarak çıkarılırlar.

Sanıyoruz ki, Madonna milyon dolarlar harcanan bir konserini insanları eğlendirmek adına yapmıyordur ve sanıyoruz ki Steven Spilberg’ün yapmış olduğu milyon dolarlık bütçeli filmler insanları eğlenceli vakit geçirmesi adına yapılmıyordur. Neden hep Müslümanlar eziyet çekiyor ve neden hep Müslüman ülkeleri işgale uğruyor. Neden Müslüman ülkeleri teknolojide ve ilimde geri bırakılmak isteniyor. Birkaç cahiller topluluğu dışında kimse bütün suçun Müslümanlarda olduğunu iddaa edemez. Çünkü gerçek tarih Müslümanların eliyle şu dünyada yazılmıştır. Gerçek adalet Müslümanların eliyle şu dünya hayatında mazlumların yüzünü güldürmüştür. Gerçek ilim ve bilim Müslümanların eliyle yeryüzünü aydınlatmışken kimse Müslümanların uçakları olmadığı için yenildikleri ya da sadece ihtilafları yüzünden geri kaldıkları yalanına başvurmamaları gerekir çünkü bu insaflı bir eleştiriden uzaktır. Batı dünyasında gelişen fikri akımların ve siyasi hareketlerin perde arkasında, işte masonluğun bu dünya çapında stratejileri ve gizli planları yatmaktadır. İnsanların ideoloji önderleri diye arkalarında yürüdükleri liderlerin çoğu masondur. Önlerine aldıkları liderlerin fikirlerine tapınmaları aslında o şahısla birlikte şeytana tapınma durumudur çünkü esasen zehirli fikirleri şeytanlar bu insanlara fısıldamakta ve aldatmaktadırlar. Aslında şeytanlara tapındıklarının farkında değillerdir. Allah kuranda şöyle buyurmaktadır: Allah, onların hepsini toplayacağı gün, meleklere:

‘Şunlar size mi tapıyordu?’ diyecek. Meleklerde,  ‘Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz, koruyucumuz, işlerimizi havale edeceğimiz hâmimiz, emirlerini dinlediğimiz otorite sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı.’ diyecekler. (Sebe, 40-41)

Osmanlı İslam devletinin yıkılışından sonra, yeryüzünün küresel en büyük sömürgeci ve emperyalist imparatorluğu olan Masonluk tüm devletleri ele geçirerek sistemlerinde değişikliğe gitmişlerdir. Eğitim sistemindeki karma (komünal) sistemi çıkararak gerçek ilim erbaplarının yetişmesine engel olunmuş ve sürekli karşı cinsi arzulayan şehvet düşkünü statülü bireyler üretmişlerdir. Hukukta İslam dışı Roma cahiliye hukukunu ölçü kabul ederek kendi canlarının istediği kişi ve kurumları cezalandırmışlardır. Siyasette iradeyi Allahtan alıp halka vererek İslam’ın otoritesini yok saymış ve kendi çizdikleri sınırlar içerisinde muhalefet kanadı üretmişlerdir. Ekonomi deki zenginlerin kodamanlaşması, fakirlerin mazlumlaşmasına izin vererek köleliği tekrar tarihin tozlu sayfalarından günümüze taşımışlardır. Askeri sistemdeki ümmetçiliği, milliyetçiliğe kaydırarak karşılarında cılız bir güç bulunmasına izin vermişlerdir. Hatta insanlara o kadar çok milliyetçilik pompalanmıştır ki, İslam’ın kardeşlik müessesini parçalayarak, düşmanlığı, kutuplaştırmayı yaygınlaştırmışlardır. Eğitim, hukuk, ekonomi, askeri ve sosyal kurumlarda masonların sembollerine sıklıkla rastlanır.

*bu Masonik sembolleri yakından incelemek adına dul kadının oğulları kitabını okuyabilirsiniz.

Sonuç olarak sömürgeci güçler elindeki güçleri yüz ya da bin yıllık planlar doğrultusunda dünyadaki nurun sönmesi için çalışmaktadır. Ancak Allah, nurunu tamamlayacağının sözünü bize vermektedir. Muhakkak ki Allah vaadinden dönmez. Nurun yeryüzünde tamamlanacağı kesin ise nurun tamamlanması meleklerin kanatları ile değil imtihan sahasında olan biz insanların eliyle Allah’ın izni ile olacaktır. Tabi ki kahhar olan Allah melekleri ya da başka ordularını bize yardıma gönderebilir. Peki biz çalışmadan meleklerin gelmesini mi bekleyeceğiz yoksa bedenimizi, malımızı, canımızı, mesaimizi ve nice fedakar davranışlarımızı arz ederek Allahtan yardım mı bekleyeceğiz. Kafirler dünyayı arzuladıkları halde bu şekilde çalışmaktalar. Biz cenneti arzulamaktaysak ne kadar çalışmamız gerekmektedir. Nurun yayılması için mücadele veren çemberin içinde mi dışında mı olacağız bunu kendi seçimimiz belirleyecek.
Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap da görmeyeceğiz ha? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar. (Saffat, 58-61)