Devrim.. Bir şeyleri yıkıp yerine yeni olanı getirmek demektir. Adem aleyhisselam ile yeryüzüne yerleştirilen ilahi düzen asıl olduğuna göre devrim aslı yıkıp yeni ve kaynağı vahiy olmayanı ortaya çıkarmak anlamına gelir. O halde İslami bir hareket devrim kelimesi ile tasvir edilmemelidir. Müslümanın devrimi olmaz. Müslüman bu dünyada yenilik getirmek için değil, asıl olanı hatırlatmak ve uygulamak için çabalamaktadır. Zira Allah Kurandaki bir çok ayetinde hatırlamak, hatırlatmak ve akletmek kelimelerini kullanmaktadır. Müslümanın görevi yıkıp yenisini yapmak değil yıkık olanı tamir etmektir.
Yıkık bir binayı tamir etmek yeni bir bina yapmaktan daha zordur. Çünkü insan hiçbir zaman yıkımın mahiyetini tam anlamıyla anlayamaz. Oysa yeni bir bina yaparken kendi yaptığı/ürettiği bir şeydeki eksikliği hemen kavrar. Var olan binayı tamir etmekten korkanlar, yeni bir şey var etmek için var olanı yıkarlar. Ancak kapasitelerinin üzerinde olan bir yenilik için atılan adımlar hüsranla sonuçlanır. Zira insan zayıf yaratılmıştır. Zayıf fikirlerine ve zayıf bedenlerine bakmadan Allah’ın var ettiği hareketin üzerinde bir devrim gerçekleştirmeye çalışanlar, tutuşturdukları devrim ateşinin alevleri arasında aydınlanmaya çalışır. Oysa gerçek aydınlık yakıcı değildir. Devrim ateş gibidir. Devrim ateşiyle aydınlananlar yanmaya mahkumdur.
Dinde reform adı altında getirilen yenilikler Allah’ın binasında fesad çıkarmak, Allah’a meydan okumaktır. ‘’Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.’’ İşte devrim ateşiyle Allah’ın binasını yıkmaya çalışanlar, üfleyerek güneşi söndürmeye çalışan ahmaklar gibidir. Üflemekle güneş sönmeyeceği gibi devrim kelimesi ile süsledikleri hareketleri vahiy hareketini sarsamayacak, Allah’ın binasının temelleri asla yıkılmayacaktır. Müslümana düşen (ci/cı/cu) Müslüman olarak değil, sadece Müslüman olarak ayağa kalkmak ve asla yıkılmayacak olan Allah’ın binasını unutmuş zihinlere hatırlatmaktır.
Ya da ‘’Dev’’ ve ‘’Rim’’ hecelerinden oluşan bu kelime, büyük çember manasına gelmektedir. Zira sözlükten araştırdığımızda ‘’rim’’ Türkçeye çember olarak tercüme edilmektedir. Dev ise büyük cisim manasına geldiğine göre ‘’dev rim’’ büyük çember demektir. Gerçekten devrim ile ayağa kalkmış hiçbir hareket özgürlüğü temsil edememiştir. Çünkü çemberin büyüklüğü, sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Sınırlı olan bir hareket ise sonsuzluğun yolcularına yenilik getirecek bir güce sahip değildir.
Eskiden bu kelimeyi duyduğumda heyecanlanır ve bu kelimeyle birlikte Ümitle kucaklardım Ümmeti. Ancak bu kelime üzerinden oynanan oyunları ve kaybedilen ümitleri öğrendikçe kayboldu heyecanım. Ve ‘’dev rim’’ kelimesinin aslında bizi özümüzden uzaklaştırdığını farkettim. Kaynağı vahiy olmayan, ilahi olmayan her hareket bir çemberin içinde sıkışmıştır ve sıkıştığı bu çemberin içinde yok olmaya mahkumdur. Zira devrimle başlayan her hareket tekerrürü yaşatmaktadır. İslami bir hareket devrim kelimesi ile isimlendirildiğinde kısıtlanmış ve belirli bir kesime hitap eder hale gelmiş olur. Üstelik Allah’ın Müslüman’a layık görmediği isimleri kullanmak, özümüzdeki İslam’dan ve Müslüman’dan heyecan alamadığımız iddiasını doğurur.
Devrimci Müslüman diye bir şey yoktur. Sadece Müslüman vardır. Zira eğer değişimse devrimin adı, dünyayı değiştiren tek kapsamlı ve uzun ömürlü hatta ebediyete uzanan devrimin ve devrimcinin adıdır Müslüman. Müslümanın yanına eklenen her sıfat fazlalıktır bana göre. Aynı soyadları çıkarıldığında sıfırlanan insanlara benziyor Müslüman sıfatının yanına ekler ve isimler getirenler. İslama göre değil üzerine ekledikleri sıfata göre şekil alıyor hayatları. Böylece ortaya İslamsız Müslüman çıkıyor. Oysa İslam kayıtsız şartsız Allah’a teslim olmanın adıdır. İslamını yitirmiş, teslimiyetini kaybetmiş ruhlar büyük çemberlerin içinde savrulmayı hakeder.
Cı/ci/cu/ ekleri ya da kullanılan her vahiysiz İsim, “Sizin babanız İbrahim’dir ve O sizi Müslüman olarak isimlendirdi’’ ayetini hiçe saymak ve Allah’ın verdiği ismi beğenmemektir. Gerçek devrimciler devrimlerini uydurma kelimelerle değil, kalplerinde sakladıkları ve imanlarından aldıkları kelimeleri ile yaparlar. Zira gerçek değişim bu dünyaya ait olmayan kelimeler ve hedefler üzerinden gerçekleştirilebilir. Bu dünyaya ait olan zaten bu dünya ile bütünleşmiştir ve onun üzerinden değişim yapmak odadaki eşyaların yerini değiştirmek gibidir. Zira odada zaten var olan eşyaların yerini değiştirmek o odayı değiştirmek olarak düşünülemez. Gerçek değişim, odadaki eşyaların yerine orada var olmayanı yerleştirmektir.
Bu dünya odasının içerisinde bulunan şeyler üzerinden yapılan devrimler de büyük bir çemberin içerisinde sıkışmış olduğuna göre çemberin dışında olanı çembere yerleştirenler gerçek bir değişime adım atmış demektir. Ve öyle bir şey olmalıdır ki değişime neden olan; ötelere uzanmalı ve çemberin sınırlarını yok etmelidir. İşte Müslüman kelimesinin içinde gizli özgürlük tam da bu noktada ortaya çıkar. Zira vahiyle şekil alan insan artık eşyanın ve maddenin üzerinde bir anlayışa sahiptir. Ötelere uzanan bir bakış çemberlerle sınırlandırılamaz.
Hayal gibidir iman, hayallerin sınırı olmaz. İstediğin bir dünyayı hayallerinde kurup orada yaşayabilirsin. Çünkü insanın bakışına göre şekil alır dünyası. Ancak iman ile hayal arasında bir fark vardır ki; O da İman gerçek olandır hayal ise sunidir. İmanın kazandırdığı bakışla gördüklerine ulaşabilirsin. Ve bu bakış kalbe getirir öteleri. Müslüman için kaybetmek diye bir şey yoktur. Ve sınırlar yoktur onun dünyasında. Bu yüzden parmaklıklar sınırlayamamış, aksine bir medrese olup kanatlandırmıştır Yusuf el Uyeyri’leri. Kalbe gelenler hissedilir ve asla etkisini kaybetmez. Oysa zihne gelen hayaller anlıktır. Hayal balonu patlayanlar en baştan yeniden kurmak zorundadır hayallerini. Ancak iman ile kalbe gelenler, gerçekleşse de gerçekleşmese de hislidir, etkilidir. İz bırakır geride ve yeniden açılır kalp kapıları gelecek olana. Sonsuz bir umudun, imkansız bir imkanın evidir İman..
Devrimimiz yoktur bizim. İmanımız ve bu imanla ayağa kalkan ruhlarımız vardır. Biz gökyüzüne adım atarız, yerde yürüdüğümüz gibi. İmanımızla beslediğimiz hareketimizin simgesi kanlı ellerimiz değil, şefkatle sildiğimiz gözyaşları ve bir mazlum daha ölmesin diye döktüğümüz kanlarımızdır. Biz kan dökmeyiz. Kanlar dökülmesin, mazlumlar bu kan denizinde boğulmasın ve mazlumları taşıyacak gemiler yol alsın diye kanlarımızdan denizler yaparız.
Bizim her kelimemiz anlamlıdır. Öylesine kurulmuş kelimeleri ve cümleleri yoktur Müslüman’ın. Ölüm, bizde anlamlıdır. Hayat, bizde anlamlıdır. “Bizler sizin yaşamayı sevdiğinizden daha çok ölmeyi severiz” sözünde gizlidir her şey. Ölmeyi diyorum öldürmeyi değil. Biz öldürmeyi değil, ölmeyi severiz. Başka hiçbir din, millet, ırk vs. de var olmayan ölüm sevdası bizde vardır. Çünkü bir anlamı vardır bizde ölmenin. Biz, öldüğümüzde yok olmaz, aksine ilk defa yaşamaya başlarız.. Onlar öldürerek yaşar. Biz ise öldüğümüzde hayat buluruz. İnsafsızca Müslümanlara leke getirmeye, İslamı kan dökmeye çağıran bir din olarak göstermeye çalışanlar, asıl öldürmenin öldüğünde hayat bulamayacak olana yakıştığını unutanlardır. Hiçbir bilgiye sahip olmaksızın sadece bu inanç üzerinden düşünenler dahi gerçeği farkedebilir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Allah’ın kalbini mühürlediği kimselerden anlayış beklemek, Deve’nin iğnenin deliğinden geçmesini beklemek gibidir.
Zulmün otorite haline gelmiş şekli olan tağutlar, ellerindeki kanı Müslümanların yürüdüğü sokaklara, tuttukları duvarlara, çocukların hayallerine bulaştırmakta.. Ve bulaşan her kan, bulaştıranı değil, bulaşanı lekelemekte.. Herkes yalancı şahitlerin peşinde, şahitlik yaptıkları tek kelimeyi bırakarak yol alırken gözlerine çektikleri menfaat perdesi önlerini görmelerine engel olduğu için yaralanmakta imanlar..
Küfrü hoş, Müslümanı hor görmenin bu kadar yaygınlaştığı bir dünyada, çok ama boş konuşanları dinlemekten paslandı kulaklarım. Ve bir buğu kapladı ayetlere konu olmuş gözlerimi..
Şimşeğin ışığı gibi her şey, bir an aydınlanıyor dünya..
Sonra tekrar bırakıyor kendini karanlığın koynuna..
Mesele karanlıkta da hak ışığıyla yürümeyi becerebilmek..
Zulmü kanın bulaştığı yere değil, kanı bulaştırana yüklemek..
Ve teslim olmamak, kasırga gibi etrafımızda dolanan fitne rüzgarına.