Hamd, Kuran’ı Kerim’de sahabelerden bahsederken “Allah onlardan razı olmuştur. Onlarda Allah’tan razı olmuşlardır…” (1) şeklinde buyuran Allah’a,

Salat ve Selâm ise; “En hayırlınız benim asrımda yaşayanlarınızdır…” buyuran efendimiz, önderimiz ve rehberimiz olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine,
Allahu Teâlâ’nın rahmet ve mağfireti ise; sahabelerin yeryüzünün en hayırlıları olduğuna iman eden ve onların yolunu kendine yol edinen, müminlerin üzerine olsun.

Sahabe-i Kirâma bakış açısında Ehl-i Sünnet ile Şia arasında temel bir takım farklılıklar vardır. Bu farklılıklar bu fırkanın Ehli Sünnete mensubiyetini mümkün kılmamaktadır. Zaten onlarında bu meselede böyle bir istek ve temennileri de bulunmamaktadır.

Tarihi süreç içinde daima ehli sünnete karşı bir tavır sergileyen Şia geçmişte olduğu gibi günümüzde de maalesef şer odaklarının yanında sırf kendi mezhepsel ve devletsel çıkarları uğruna yer almıştır. Nitekim bunu günümüzde Suriye meselesindeki duruşlarında görmemek mümkün değildir.

Geçmişteki atalarının yolunu bugünde devam ettiren Şiiler,  bizler için adalet mercii olarak kabul edilen ve her birinin adil olduğuna inandığımız ashabı kiram’a ne yazık ki bizim gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı göstermemişlerdir. Ne yazık ki Şia, bütün bunlarla da kalmamış, Sahabe-i Kirâmın önde gelenlerine de dil uzatmayı ve lânet etmeyi kendilerine meslek edinmiştir.

Onlar, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem den sonra imamet hakkının Hz. Ali radıyallahu anh’e ait olduğunu iddia etmiş ve bu imameti tanımayan sahabe-i kiramı da irtidatla (dinden çıkmakla) itham etmişlerdir. Çünkü Şii inancına göre Hz. Ali’ye halifelik vahiy yoluyla verilmiştir. Bu nedenle de seçimle gelen diğer halifeleri kabul etmezler. Böyle bir şeyi yapanları da zalim olarak görürler. Bu şekilde ki bir düşünceye sahip oldukları için de sahabelerin hadislerine inanmazlar. Çünkü onları Hz. Ali’nin karşısında olmakla suçlarlar.

Onlar ilk üç halifenin hilâfetini bâtıl saymakla yetinmemiş, onlara ağır itham ve iftiralarda da bulunmuşlardır. Bu ithamlar, onlara lânet okuma, sövme ve tekfir etmeye kadar ileri gitmiştir. (2)

Bütün bu sebeplerden ötürü de özellikle Fars kültüründe Hz Ömer radıyallahu anh’e karşı ciddi bir nefret ortaya çıkmış, tarihi süreç içerisinde her cuma Hz Ömer’e, Hz Osman’a ve Hz Ebubekir radıyallahu anhum’a açıktan açığa lanet okumuşlardır.

İmamiye Şiası’nı diğer İslâmi fırkalardan ayıran temel hususun hilafet meselesi ve Hz. Ali sevgisi değil, bilâkis Raşit Halifelere karşı sahip oldukları düşmanlık hissi olduğu ifade edilmiştir.
Özellikle Hz. Ömer radıyallahu anh’e olan düşmanlığı Şia’nın alâmet-i farikalarından birisi hâline gelmiştir. Uzun süre İran’da kalan ve İran tarihi üzerine derin araştırmalar yapan müsteşrik Browne, İranlıların Hz. Ömer’e olan düşmanlıklarının dinî ve mezhebî sebeplerden değil, bilakis Hz. Ömer’in Acem ülkesini fethetmesi ve Sasani iktidarına son vermesinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Yani Hz. Ömer’in hilafeti zamanında fethedilen, birliği bozulan ve gücü kırılan Persler, kaybettikleri iktidarlarını tekrar ele geçirmek için Hz. Ömer ve onun dostlarından intikam alma cihetine gitmişlerdir. Browne göre, İran’ın fethedilmesinden sonra Hz. Hüseyin’in İran melikinin kızı ile evlenmesi de, İranlıların onların evlâtlarına bağlanarak teselli ve itminan bulmalarını sağlamıştır. (3)

Özellikle Şiîlerin yaşadığı bölgelerde Rasulullah aleyhisselâm’ın tertemiz zevceleri arasında yer alan Hz. Âişe ve Hz. Hafsa annelerimiz ile ilk üç halife olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman radıyallahu anhum’un isimlerine neredeyse hiç rastlanmaması da, bu düşmanlığın somut bir göstergesi olmuştur. (4)

Konuya bir başka açıdan bakacak olursak Şia; sahabe arasında fasık, münafık ve irtidat edenlerin bulunduğunu, onların bir kısmının savaştan kaçıp büyük günah işlediğini ve Hz. Ali ile savaşan sahabelerin küfre düştüğünü söylemiştir. Bunların yanında Şia, Hz. Âişe radıyallahu anha başta olmak üzere Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in zevceleri hakkında ağır ithamlarda bulunmuşlardır. (5) Hattâ onlar sahabeye dil uzatma noktasında çok daha ileri giderek Mikdad b. el-Esved, Selman el-Farisi ve Ebû Zer el-Gıfârî dışında geri kalan sahabenin tamamının irtidat ettiğini ifade etmişlerdir. (6) Şia’nın Raşit Halifelere ve diğer sahabeye bu kadar ağır ithamlarda bulunmasının temel sebebi ise, imamet mevzuunda Hz. Ali’ye haksızlık edildiğini iddia etmeleridir. (7)

Şia’nın sahabeye karşı takınmış olduğu bu sert ve haksız tutuma karşılık Ehl-i Sünnet ise Hulefa-i Raşidin’i ve diğer sahabeleri sevmenin yanında Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e karşı da derin bir muhabbet ve hürmet beslemiş ve bütün namazlarında onlar için dua etmiştir.

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Hz. Ali’nin biraz geç de olsa Hz. Ebû Bekir’e biat etmesi, aynı şekilde ondan sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın da hilafetini kabul etmesi ve bu üç halifenin sürekli kendisine danıştığı bir kimse olması, hilâfet ve imametle ilgili Şiîlerin iddialarına en büyük cevap teşkil etmektedir. Ayrıca imamlıkla ilgili onların iddia ettikleri gibi ilâhî bir emir vaki olsaydı, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem bunu açık bir şekilde tebliğ eder, ilk üç halife bu emre karşı gelmez, Hz. Ali de ilk üç halifenin hilafetine asla boyun eğmez ve kendisinden sonra bir halife tayin ederdi.

Bunların yanında Hz. Ali’ye ölüm döşeğindeyken halefi olacak kişi sorulduğunda, “Allah Rasûlü, sizi nasıl bıraktıysa ben de öyle bırakıyorum.” şeklinde cevap vermesi ve Hz. Hasan’ın Muaviye ile anlaşarak hilâfet makamını ona bırakması da, bu konuda ilâhî bir nass olmadığını göstermesi adına yeterli bir delil olarak kabul edilmiştir. (8)

Bu anlattıklarımızın dışında daha birçok husus vardır ki meseleye derinlemesine vakıf olmak isteyen kardeşlerimiz için bunlar bir mukaddime niteliğindedir. Bu meselede İslâm’i duruşumuz Sahabeleri karşımıza almakla değil bilakis onları başımızın tacı edinerek onlar gibi Ensar olabilmek ve onları daima desteklemek, onlar gibi Muhacir olup İslâm dışı her şeyden ve herkesten hicret edebilmek ve uzak durmakla mümkün olacaktır. Her ne kadar günahtan masum olmasalarda Allahu Teâlâ’nın ve Rasûlü Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın övdüğü sahabeleri sevmemek ve onlara buğzetmek bizler için asla mümkün bir davranış olamaz. Bilakis bugün dahi geçmişin intikamını almak için çabalayan, geçmişi bugüne taşıyıp kendinden olmayan tüm İslami gruplara düşman ve öteki gözüyle bakan, kinci ve Müslümanca bir duruştan uzak bulunan böyle güruhlardan uzak durmak imanımızın bekası ve Allah’ın rızası için bizlerden beklenen bir davranış olacaktır.

Rabbimizden duamız; ayağımızı dini üzere sabit kılması ve bizleri Sıratı Müstakîm üzere yaşatıp bu hal üzere canımızı almasıdır. Bizleri katında peygamberlerle, SIDDIK’larla, hak ve batılı ayıran FARUK’larla, şehidlerle haşredip, onlara arkadaş kılmasıdır. Allahumme Amin.

Selam ve Dua ile.

————————-

1. Tevbe, 100
2. Meclisî, Bihâru’l-envâr, 8/301-302; 27/58; 28/157; 30/145; 31/601-607; Küleynî, el-Kâfî, 1/620-621.
3. İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 48-49. Ayrıca bk. Şahin Ahmedov, Sâsâni Kültürünün Şia›nın Teşekkülündeki Rolü, s. 73-77.
4. İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 25-44; Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 13, 64.
5. Meclisî, “Bâbu ahvâli Âişe ve Hafsa” adıyla açtığı bölümde, Allah Resûlü’nün bu iki mübarek zevcesi hakkında zem, lânet ve tekfir ifade eden on yedi rivayet zikretmiştir. (Meclisî, Bihâru’l-envâr, 22/227-246)
6. Meclisî, Bihâru’l-envâr, 22/345, 351-352; Küleynî, el-Kâfî, 8/200; 2/347; Âmilî, Tafsîlu vesâili’ş-Şîa, 6/462.
7. Kıfârî, Usûlü’l-mezhebi’ş-Şîa, s. 728-729; Cemal Sofuoğlu, “Şia’nın Sahabiler Hakkındaki Bazı Görüşleri”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 24, s. 530-538.
8. Bk. Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 41-60.