Sihir yapanlara gitmek dinen haramdır. Bunlara inanmak, inananı günahkâr yapar. Hatta bazen de küfre düşürür. Aşağıda zikredilen naslar bunu ifade etmektedir.

Ebû Musa el-Eş’arî radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üç kimse cennete giremez: İçkiye müptela olan (içki içip alkolik olan), akrabalık bağını koparan ve sihre inanan.” (1)

Yani bunları yapan, tevbe etmeden ölürse cehennemde yanmadan doğrudan cennete giremez. Ancak Allah’ın affetmesi müstesnadır.

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kendisinde beş şeyden biri olan cennete giremez: İçkiye müptela olan (içki içip alkolik olan), sihre inanan, akrabalık bağını koparan, kâhinlik yapan ve yaptığı iyiliği başa kakan.” (2)

Âişe radıyallahu anhâ diyor ki: Bazı insanlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kâhinleri sordular. O da buyurdu ki: “Kâhinlik bir şey değildir…” (3)

Safiyye bint Ebî Ubeyd radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hanımlarının ondan şunu rivayet ettiklerini beyan etmiştir: “Her kim falcıya gider de ondan bir şey sorarsa, onun kırk gece namazı kabul edilmez.” (4)

Nevevî bu hadisin izahında şunları söylemiştir: Bu hadisteki “Falcıya gidip ondan bir şey soranın, kırk gece namazı kabul edilmez” ifadesinden maksat, kıldığı namazlardan sevap alamaz, demektir. Yükümlü olduğu namaz borcunu ifâ edemez, demek değildir. Zira böyle birinin kıldığı namazları iade etmesi gerekmemektedir. Böyle birinin kıldığı namaz, gasp edilen yerin üzerinde kılınan namaz gibidir. Bunlar yükümlü oldukları namaz borçlarını ifâ etmiş olur fakat sevap alamazlar. Çünkü yapılan ibadetlerin iki karşılığı vardır: Yükümlülüğü yerine getirmek ve sevap kazanmak. Bunlar sevap kazanamazlar. (5)

Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Her kim âdet halinde olan bir kadınla cinsî münasebette bulunursa veya bir kadının dübüründen (anüsünden) cinsî temasta bulunursa yahut bir kâhine giderse şüphesiz ki o, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.” (6)

Bu hadisin Ebû Davud ve İbn Mâce’de yer alan rivayetinin sonu şöyledir: “… Şüphesiz ki o, Allah’ın Muhammed’e indirdiğinden berî olur.” (7)

Hadis Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i ile Beyhakî’nin Sünen’inde şöyledir: “Her kim kâhine veya falcıya gider de onun söylediğine inanırsa, şüphesiz ki o, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.” (8)

Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları zikretmiştir: “İlim ehline göre bu hadis sert ifadelerle beyan edilmiştir. Zahirî anlamı kastedilmemektedir. Zirâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ‘Âdet halinde bulunan bir kadınla ilişkide bulunan, bir dinar sadaka versin’ (9) buyurduğu rivayet edilmiştir.

Şayet âdetli olan bir hanıma yaklaşmak küfür olsaydı, keffaret verilmesi emredilmiş olmazdı. Hadisin zahirî manasına göre, bunları yapan gerçekten kâfir olur. Ancak zahirî mananın kastedilmediği, buradaki küfürden maksadın mecazî anlamda küfür olduğu söylenmiş ve bunları yapanların, kâfirlerin amelini yapan ve onlara benzeyenler olduğu belirtilmiştir. Yahut hadis, kâhin ve falcıların gaybı bildiklerine inananları ve haram kılınan ilişkileri helal sayanları beyan etmiştir. Bunlar ise kâfir olurlar.” (10)

Bu hadisi Tirmizî, Ebû Davud, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Dârimî, Hakîm el-Esrem <Ebû Temîme el-Huceymî> Ebû Hureyre isnadı ile rivayet etmişlerdir. Tirmizî, Buhârî’nin bu hadisi, zikredilen senetle zayıf gördüğünü söylemiştir. (11)

Ancak bu hadis güvenilen raviler zinciri ile de rivayet edilmiş ve senetler birbirlerini desteklemiştir. (12)

Bu itibarla Tirmizî’nin değerlendirmesi kendisinin rivayet ettiği isnada göredir.

Abdullah b. Mesud radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim sihir yapana veya kâhine yahut falcıya gider de onun söylediğine inanırsa, şüphesiz ki o, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.” (13)

Abdullah b. Abbas radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sihir yapan ve yaptıran, kâhinlik yapan ve yaptıran, uğursuzluk yapan ve yaptıran bizden değildir.” (14)

Bezzâr bu hadisin benzerini İmrân b. Husayn’dan rivayet etmiştir. Bunun ravileri sika kimselerdir. (15)

Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî radıyallahu anh diyor ki: “… Ey Allah’ın Rasûlü! Ben câhiliyyeden yeni kurtulmuş bir kimseyim. Allah İslâm’ı getirdi fakat bizden öyle adamlar var ki, hâlâ kâhinlere gidiyorlar” dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sen onlara gitme!” buyurdu. “Bizden bazıları da uğursuzluğa inanıyorlar” dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Bu onların içlerinden gelen bir şeydir fakat sakın onları alıkoymasın!” buyurdu. “Bizden bazı adamlar da çizgi çizerek onunla falcılık yapıyorlar” dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Peygamberlerden biri (mucizesi olarak) çizgi çizerdi. Her kim çizgisini, onun çizgisine uygun düşürürse isabet etmiş olur” buyurdu. (16)

Yani mucizeyi taklit edemeyeceğine göre bundan vazgeçsin.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hadisinde bir peygamberin çizgi çizerek hâdiseler hakkında fikir yürütmesinin, onun bir mucizesi olduğunu, diğer insanların böyle bir mucizeye muktedir olmadıklarını beyan etmiş ve bu efsanenin önünü tıkamıştır.

Sihir Yapanın Dinen Hükmü
Bunu iki meseleye ayırarak zikredeceğiz.
Birinci Mesele: Mezhep âlimlerinin görüşleri
Mezhep âlimleri sihir yapanın kâfir mi veya günahkâr mı olacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
Hanefîlere göre, eğer sihirbaz her dilediğini, şeytanların yapacaklarına inanırsa kâfir olur, yoksa olmaz.
İmam Mâlik’e göre, sihir yapan kâfirdir. Sihir yaptığından dolayı öldürülür. Tevbe etmesi istenilmez, etse de kabul edilmez.

Ahmed b. Hanbel’den iki rivayet nakledilmiştir. Fakat bu mezhebin âlimlerine göre tercihe şayan olan görüş, sihirbazın sihri öğrenmesi ve yapmasıyla kâfir olacağı ve öldürüleceği görüşüdür.

Ahmed b. Hanbel’in kardeşinin oğlu Hanbel, ondan şunları rivayet etmiştir: Amcam, falcı, kâhin ve sihirbaz hakkında dedi ki: Benim görüşüm bunların bütün bu fiillerinden tevbe etmeleri istenir. Çünkü bunlar, tevbe etmelerinin istenilmesi hususunda mürted gibidir; eğer tevbe eder ve yaptıklarından vazgeçerlerse serbest bırakılırlar. Hanbel diyor ki: Dedim ki: Tevbe etmezlerse öldürülürler mi? Dedi ki: Hayır, hapsedilirler, umulur ki vazgeçerler. Dedim ki: Niçin öldürmüyorsun? Dedi ki: Namaz kılıyorlarsa umulur ki tevbe eder ve vazgeçerler. (17)

Görüldüğü gibi bu rivayette Ahmed b. Hanbel’in bunları yapanları tekfir etmediği belirtilmiştir.
Şâfiîlerde meşhur olan görüş, sihirbazın kâfir olmadığı, günahkâr olduğu görüşüdür. Yalnız küfrü gerektiren şeyler yaparsa kâfir olur.

Nevevî diyor ki: Sihir bazen küfür, bazen de büyük günah olur. Eğer sihir yapan, küfrü gerektiren bir sözü söyler veya bir işi yaparsa kâfir olur. Yıldızlara ilgi gösterip onlara yaklaşmaya çalışması veya onların, dilediği her şeyi yapacaklarını sanması yahut sihir yapmanın helal olduğuna inanması bu kabildendir, bunlar onu kâfir eder. Şayet küfrü gerektiren bir sözü söylemez veya herhangi bir ameli yapmazsa kâfir olmaz, fâsık olur. Eğer sihir yapan küfre düşerse, öldürülmesi gerekir. Yoksa ona tazir cezası uygulanır. Tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Çünkü Hz. Âişe’ye, ölmesinden sonra hür olacağına karar verdiği cariyesi sihir yapmış, Hz. Âişe onu öldürtmemiş, sahâbîlerin huzurunda başka birine satmıştır. Bu da sihirbazın küfrü icap ettiren bir şey yapmaması halinde kâfir olmayacağını ve öldürülemeyeceğini göstermektedir. (18)

İkinci Mesele: Mezhep âlimlerinin delilleri

Sihir yapanın her halükarda kâfir olacağını söyleyenler delil olarak şunları zikretmişlerdir:
“Onlar (Yahudiler) şeytanların, Süleyman’ın mülkü hakkında (uydurup) okuduklarına tâbi oldular. Oysa Süleyman kâfir olmamıştı. Fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri ve Bâbil’de, Harut ve Marut denen iki kişiye indirilen şeyi öğretiyorlardı. Hâlbuki bu iki kişi ‘Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Sakın kâfir olma’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı…” (19)

Bu ayette “Süleyman kâfir olmadı” ifadesinden maksat “Süleyman sihir yaparak sihirbazlar gibi kâfir olmadı” demektir. Yine bu ayette “Biz ancak bir fitneyiz. Sakın kâfir olma” ifadesinden maksat “Sihri öğrenme! Yoksa onu öğrenerek kâfir olursun” demektir. Bu da sihir yapanın kâfir olacağını gösterir.
Diğer yandan Hz. Ali de sihir yapanın kâfir olduğunu söylemiştir.

Sihir yapanın küfrü gerektiren bir şeyi yapmaması halinde kâfir olmayacağını, günahkâr olacağını söyleyen âlimler ise delil olarak şunları zikretmişlerdir:

Hz. Âişe’ye, ölmesinden sonra hür olacağına karar verdiği cariyesi sihir yapmış, Hz. Âişe onu öldürtmemiş, sahâbîlerin huzurunda başkasına satmıştır. (20)

Eğer cariye sihir yapmasıyla kâfir olsaydı, onun öldürülmesi gerekirdi. Tekrar köle yapılmazdı.
Sihir yapmak insanlara zarar vermektir. Diğer eziyetlerle kâfir olunmadığı gibi bununla da olunmaz. (21)

Sihir Yapanın Dünyadaki Cezası

Sihir yapanın Müslüman veya gayrimüslim olması, bazı mezheplere göre uygulanacak cezanın farklı olmasını gerektirir. Bu nedenle bunlar ayrı ayrı zikredilecektir.

Birinci Mesele: Müslüman olduğu halde sihir yapanın cezası

Buna verilecek ceza hakkında iki görüş vardır:

Cumhur ulemânın görüşü:

Müslüman olduğu halde sihir yapanın cezası öldürülmesidir. Bu görüş Ömer b. el-Hattâb, Osman b. Affân, Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in hanımı Hafsâ, Cundeb b. Abdullah, Cundeb b. Ka‘kaa, Kays b. Sa‘d ve Ömer b. Abdülazîz’den rivayet edilmiştir. İmam Mâlik de bu görüştedir. Ebû Hanife ve Şâfiî de sihirbazın, bazı hallerinde bu görüşü zikretmişlerdir. Ahmed b. Hanbel’in tercih ettiği görüş de budur. Bunların delilleri şunlardır:

Ayet

“Onlar (Yahudiler) şeytanların, Süleyman’ın mülkü hakkında (uydurup) okuduklarına tâbi oldular. Oysa Süleyman kâfir olmamıştı. Fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri ve Bâbil’de, Harut ve Marut denilen iki kişiye indirilen şeyi öğretiyorlardı. Hâlbuki bu iki kişi ‘Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Sakın kâfir olma’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı…” (22)

Bu ayetin zahiri, sihir yapanın kâfir olacağını ifade etmektedir. Küfür ise öldürülmeyi gerektirir. Nitekim dinden dönen böyledir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den de şu hadisler rivayet edilmiştir:
Cundeb radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sihir yapanın cezası, (boynunun) kılıçla vurulmasıdır.” (23)

Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylemiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahâbîlerinden ve diğerlerinden ilim sahibi bazı kişilere göre bu hadisle amel edilir. Mâlik b. Enes de bu görüştedir. Şâfiî ise şöyle demiştir: Eğer sihirbaz, yaptığı sihirle küfre düşerse öldürülür. Bundan daha az bir şey yaparsa biz onun öldürülmesi kanaatinde değiliz. (24)

Becâle b. Abde diyor ki: Ben, Ahnef b. Kays’ın amcası Cez’ b. Muâviye’nin kâtibi idim. (Ona) ölümünden bir yıl önce, Hz. Ömer’in bir mektubu geldi. (Bu mektupta) “Her sihirbazı öldürün, mecusilerden kendisine haram kılınmış olan birisiyle evlenmiş olan her çifti birbirinden ayırın ve onların, (yemeğe başlarken) ağızlarını kapatıp burunlarından ses çıkararak mırıldanmalarını men edin” (yazıyordu.) Bunun üzerine biz, bir günde üç sihirbaz öldürdük ve mecusîlerden Allah’ın Kitabı’na göre kendisine haram olanlarla evli olan her erkeği (eşinden) ayırdık… (25)

Muhammed b. Abdurrahmân b. Sa‘d b. Zurâre’nin rivayet ettiğine göre, ona şu hadis ulaşmıştır: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Hafsâ, kendisine sihir yapan cariyesini öldürtmüştür. Hafsa, ölümünden sonra bu cariyenin hür olmasını söylemişti. Fakat o sihir yapınca emretti ve onu öldürttü. (26)

Aşağıdaki şu rivayet bu hadisteki kıssayı zikretmektedir.

Nâfi‘, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh’tan şunu rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Hafsa radıyallahu anhâ’nın cariyesi ona sihir yaptı ve bunu yaptığını itiraf etti. Hafsa radıyallahu anhâ, Abdurrahmân b. Zeyd’e onu öldürmesini emretti, o da onu öldürdü. Hz. Osman, kendisinin haberi olmadan Hafsâ radıyallahu anhâ’nın bunu yapmasına karşı çıktı. Abdullah b. Ömer, Osman radıyallahu anh’a gitti ve şöyle dedi: O cariye Hafsâ radıyallahu anhâ’ya sihir yaptı ve bunu itiraf etti. Osman radıyallahu anh’ın karşı çıkması, Hafsa radıyallahu anhâ’nın bunu, yöneticinin izni olmadan yapmasından dolayıydı. (27)

Ebû Osman en-Nehdî, Cündeb el-Becelî’nin, Velîd b. ‘Ukbe’nin yanında bulunan bir sihirbazı öldürdüğünü ve şu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir: (28) “Siz görüp dururken sihir mi yapıyorsunuz?” (29)

Ali b. Zeyd, Hasan’ın şunu söylediğini rivayet etmiştir: Osman b. Ebi’l-Âs, Kilâb b. Ümeyye’ye uğradı. O zaman Kilâb, Basra’nın haracını toplama heyetinin başkanı idi. Osman ona dedi ki: “Seni burada oturtan nedir?” O da dedi ki: “Şu Ziyâd b. Ebîhi beni buraya vazifelendirdi.” Osman ona dedi ki: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduğum bir hadisi sana anlatayım mı?” O da “Evet” dedi. Bunun üzerine Osman dedi ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Allah’ın peygamberi Davud -aleyhisselâm’ın – geceleyin belli bir saati vardı. O saatte ailesini uyandırır, onlara şöyle derdi: Ey Davud ailesi! Kalkıp namaz kılın. Çünkü bu öyle bir saattir ki, Allah bunda yapılan duayı kabul eder. Ancak sihir yapanın ve (haksız yere) haraç toplayanınki hariç…” Bunun üzerine Kilâb b. Ümeyye gemisine bindi. Ziyâd’a geldi ve o vazifeden alınmasını istedi, Ziyâd da onu o vazifeden aldı. (30)

Buradaki haraç memurundan maksat, İslâm’ın öngörmediği şekilde vergi toplayandır. İslâm’ın emrettiği şekilde cizye veya öşür yahut haraç toplayanlar buna dahil değildir. Zira bu, İslâm’ın emrini yerine getirmektir. Bunun günah değil sevap olması umulur. Ancak İslâm’ın koyduğu sınırları aşanlar hadisin kapsamı dahilindedir.

Hadiste, sihir yapanın geceleyin yapacağı münacatın dahi reddedileceği vurgulanmıştır.

Şâfiî Mezhebi’nin görüşü: Bu mezhepte meşhur olan görüş, sihir yapanın kâfir olmayacağı, bu itibarla öldürülemeyeceği görüşüdür. Ancak sihir yaparak kasten birini öldürdüğünü ve yaptığı sihrin öldürücü olduğunu itiraf ederse, bu takdirde kısas yapılarak öldürülür. Eğer yaptığı sihrin öldürmesinin muhtemel olduğunu söylerse öldürülmez. Fakat bizzat kendi malından ölenin diyetini öder.

Nevevî diyor ki: Bize göre sihir yapan öldürülmez. Tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Bizim mezhebin âlimleri demişlerdir ki: Eğer sihir yapan sihri ile birini öldürürse ve sihrinin çoğu kez öldürücü olduğunu itiraf ederse, ona kısas yapılması gerekir. Eğer “O benim yaptığım sihirden dolayı öldü ama benim sihrim bazen öldürür, bazen öldürmez” derse, bu durumda ona kısas gerekmez fakat bizzat kendi malından diyetini öder, akrabaları bir şey ödemezler. Bizim mezhebin âlimleri dediler ki: Sihrin öldürdüğü, şahitlerle tespit edilemez. Sihir yapanın itirafı ile tespit edilir. Bu görüş Ahmed b. Hanbel’den nakledilen rivayetlerden biridir. Münzirî de bu görüştedir. (31)

Bunların delilleri şunlardır:

Amra, Hz. Âişe’den şunu nakletmiştir: Bir zaman Âişe radıyallahu anhâ hastalanmış, kardeşinin oğullarından bazıları onun hastalandığını Zudlular’dan (32) birine anlatmıştır. Bu adam onlara şunu söylemiştir: “Herhalde sizler kendisine sihir yapılan bir hanımdan bahsediyorsunuz. Ona cariyesi sihir yapmış. Şu anda cariyenin kucağında, üzerine işeyen bir çocuk var.” Kardeşinin çocukları bunları Âişe radıyallahu anhâ’ye anlattılar. Bunun üzerine Âişe radıyallahu anhâ “Filan cariyeyi bana çağırın” dedi.

“Onun kucağında filan çocuk var, onun kucağında işemiş” dediler. Hz. Âişe “Onu bana getir” dedi. Cariye getirildi. Hz. Âişe ona “Bana büyü yaptın mı?” dedi. Cariye “Evet” dedi. Âişe radıyallahu anhâ “Niçin yaptın?” dedi. Cariye “Azat olmak istedim” dedi. Hz. Âişe, ölmesinden sonra bu cariyenin azat olacağını bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Âişe dedi ki: “Allah’a ahd ediyorum ki, sen ebediyen azat edilemeyeceksin. Sizler Araplardan, sahip olduğu kölelere en kötü davranan birini bulun ve bunu ona satın.” Hz. Âişe bu cariyeden aldığı para ile başka bir cariye aldı ve onu azat etti. (33)

Bu olayda Hz. Âişe’nin, kendisine büyü yapan cariyeyi öldürtmediği beyan edilmiştir. Eğer sihir yapanın öldürülmesi gerekli olsaydı, bunu satmak caiz olmazdı, diğer sahâbîler buna karşı çıkarlardı.

Saîd b. el-Museyyeb diyor ki: Bir kadın Âişe radıyallahu anhâ’nın yanına geldi ve ona “Devemi bağlamamın bir sakıncası var mı?” dedi. Hz. Âişe “Deveni bağla” dedi. Kadın “Bana karşı kocamı bağlayabilir miyim?” dedi. Bunun üzerine Hz. Âişe “Bu sihirbaz kadını benim yanımdan çıkartın” dedi. Orada bulunanlar da onu çıkarttılar. (34)

Bu olayda da sihirbaz öldürülmemiştir.

Hz. Osman diyor ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Bir Müslüman’ın kanı helal olmaz. Ancak şu üç şeyden birini yapanın kanı helal olur: Müslüman olduktan sonra kâfir olan, evlenmiş olduğu halde zina eden ve birini öldürmeyeni öldüren.” (35)

Bu hadisin aynısı Abdullah b. Mesud (36) ile Hz. Âişe’den (37) de rivayet edilmiştir.

Sihir yapandan bu amellerin herhangi biri meydana gelmemiştir. O halde kanı helal olmaz. (38)

İkinci Mesele: Gayrimüslim olan sihirbazın cezası

Eğer sihir yapan Müslüman olmaz, Ehl-i Kitap veya putperest biri olursa bunun cezası hakkında iki görüş vardır:

İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve Şâfiî’ye göre bu kişi büyüsüyle birini öldürürse, kısas olarak öldürülür. Yoksa öldürülmez. Bunların delilleri şunlardır:

Yahudi Lebîd b. el-A‘sam, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e büyü yapmış, Allah Rasûlü onu öldürmemiştir. (39)

İbn Şihâb ez-Zuhrî’ye “Müslümanlarla muahedeli olan Ehl-i Kitap’tan biri sihir yaparsa öldürülür mü?” diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Bize ulaştığına göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle biri bunu yapmış, o bunu yapanı öldürmemiştir. Bunu yapan Ehl-i Kitap’tan biriydi. (40)

Diğer yandan, Allah’a ortak koşmak sihirden daha beterdir. Onunla öldürülmediği gibi sihirle de öldürülemez.

Sihir yapanın öldürüleceğini beyan eden haberler, Müslüman iken sihir yapanlar hakkındadır. Zira bu mürted olur, ölümü hak eder. Diğeri ise aslen kâfirdir.

Ebû Hanife’ye göre ise, gayrimüslim olan biri sihir yaparsa öldürülmeyi hak ettiği takdirde o da öldürülür. Zira sihir yapanın öldürülmesini beyan eden naslar umumîdir, tahsîs edilemez (geneldir, özelleştirilemez). Diğer yandan sihir yapmak bir cinayettir. Bunu yapmak bir Müslümanın öldürülmesini gerektirdiği gibi muahedeli zımmînin de öldürülmesini gerektirir. Bu, birini haksız yere öldürmeye benzer.

Kanaatimize göre tercihe şayan olan birinci görüştür. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e büyü yapan Yahudi’nin öldürülmemesi bunu ifade etmektedir.

————————-

1. Ahmed b. Hanbel, IV, 399; İbn Hibbân, Sahîh, VII, 366, no: 5322 (Bu hadisi Hâkim de Müstedrek’inde rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. Zehebî de ona katılmıştır.)

2. Ahmed b. Hanbel, III, 14. (Bu hadisin ravileri içinde Atıyye el-Avfî bulunmaktadır. Atıyye, hakkında tartışma olan biridir. Ancak bundan önceki Ebû Musa’dan rivayet edilen hadis bunu desteklemektedir.)

3. Buhârî, Tıb 46; Müslim, Selâm 123, no: 2228.

4. Müslim, Selâm 125, no: 2230; Ahmed b. Hanbel, V, 380; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, IX, 157, no: 9172 (Taberânî bunu Hz. Ömer’den ve onun oğlu Abdullah’tan da rivayet etmiştir. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, II, 111, no: 1423-1424)

5. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 227.

6. Tirmizî, Tahâret 102, no: 135; Ebû Davud, Tıb 21, no: 3904; İbn Mâce, Tahâret 123, no: 639; Ahmed b. Hanbel, II, 429; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 233, no: 16497; Dârimî, Vudû’ 114. 

7. Bkz. Ebû Davud, Tıb 21, no: 3904; İbn Mâce, Tahâret 123, no: 639.

8. Bkz. Ahmed b. Hanbel, II, 429; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 233, no: 16496.

9. Tirmizî, Tahâret 103, no: 136.

10. Bkz. adı geçen son kaynak.

11. Bkz. Tirmizî, Tahâret 102, no: 135.

12. Bu hadisi Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah, şu isnadla rivayet etmiştir: Avf, Hilas b. Amr el-Hecerî’den, o da Ebû Hureyre ve Hasan’dan. (Bkz. Ahmed b. Hanbel, II, 429) Bu senette kopukluk yoktur. (Heysemî bu hadisi Bezzâr’ın, Abdullah b. Mes’ûd’dan rivayet ettiğini, ravilerinin Müslim’in Sahîh’inin ravileri olduğunu, keza Taberânî’nin el-Mu‘cemu’l-Kebîr’inde Abdullah b. Mes’ûd’dan rivayet ettiğini, ravilerin güvenilir kimseler olduklarını (Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, X, 76, no: 10005); yine Taberânî’nin el-Mu‘cemu’l-Evsat’ında Abdullah b. Mes’ûd’dan rivayet ettiğini (Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, II, 131, no: 1476); keza Beyhakî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’da Abdullah b. Mes’ûd’dan rivayet ettiğini (Bkz. Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 233, no: 16497) söylemiştir. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 117-118)

13. Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 233, no: 16497; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, X, 76, no: 10005; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, II, 131, no: 1476.

14. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, IV, 490, no: 4262. Heysemî, hadisin ravilerinden Zem’a b. Sâlih’in zayıf olduğunu söylemiştir. (Bkz. Mecmau’z-Zevâid, V, 117)

15. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 117.

16. Müslim, Mesâcid 33, no: 537; Ebû Davud, Tıb 23, no: 3909 (Bu kaynakta hadisin sadece son bölümü mevcuttur.)

17. Bkz. İbn Kudâme, Muğnî, VIII, 151-155.

18. Bkz. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 176, 2189 no’lu hadisin izahı.

19. Bakara 2/102.

20. Ahmed b. Hanbel, VI, 40 (Heysemî bu hadisi Ahmed b. Hanbel’inrivayet ettiğini, ravilerinin Müslim’in Sahîh’inin ravileri olduğunu söylemiştir Bkz. Mecmau’z-Zevâid, IV, 249.)

21. Bkz. İbn Kudâme, Muğnî, VIII, 152.

22. Bakara 2/102.

23. Tirmizî, Hudûd 27, no: 1460; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 234, no: 16500; Hâkim, Müstedrek, IV, 360. (Bu hadisi Dârekutnî de rivayet etmiştir). Tirmizî diyor ki: Eğer hadisin ravilerinden İsmâîl b. Müslim, el-Mekkî ise bu, hadiste zayıf görülen biridir. Şayet İsmâîl b. Müslim, el-Abdî el-Basrî ise Vekî’ bunun güvenilen biri olduğunu söylemiştir. Bu hadis Hasan’dan da rivayet edilmiştir. Sahîh olan Cundeb’den mevkûf olarak rivayet edilendir.

24. Bkz. Tirmizî, Hudûd 27, no: 146.

25. Ebû Davud, İmâre 31, no: 3043; Ahmed b. Hanbel, I, 190, 191; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII,

234, no: 16498.

26. Mâlik, Ukûl 14.

27. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, XXIII, 187, no: 303; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 234, no: 16499.

28. Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 234, no: 16501.

29. Enbiyâ 21/3.

30. Ahmed b. Hanbel, IV, 22, 218.

31. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 176.

32. “Zud”, Hintçe “jut”un Arapçalaştırılmış halidir. Bu isim Hindistan’ın (Pakistan’ın) Sind Eyaleti’nde yaşayan insanların ırk ismidir. Bunların bazıları zaman zaman Arap âlemine göç edip orada yerleşmişlerdir. Özellikle Basra’ya çokça yerleşmişlerdir. (Bkz. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, VII, 308)

33. Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 236, no: 16506.

34. Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 237, no: 16507.

35. Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 8, no: 4023; İbn Mâce, Hudûd 1, no: 2833; Ahmed b. Hanbel, I, 61, 63, 65, 70, 163.

36. Bkz. Buhârî, Diyet 6; Müslim, Kasâme 25-26, no: 1676; Ahmed b. Hanbel, I, 382, 428, 444, 465.

37. Bkz. Ebû Davud, Hudûd 1, no: 4353; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 5, no: 4022; Ahmed b. Hanbel, VI, 181, 214.

38. Bkz. Hasan Karakaya, Akaid Risaleleri, Cin Sihir ve Büyü

39. Bkz. Buhârî, Tıb 50, Bed’u’l-Halk 11, Daavât 57, Edeb 56; Müslim, Selâm 43, no: 2189 ve diğer kaynaklar.

40. Buhârî, Cizye 14.