Hamd, Müminleri, tehlikeli olup kendilerine zarar gelmesi mümkün olacak hususlardan nehyeden ve onları hayr yollarına sevk eden Allah’a, Salât ve selâm, sihrin tehlikesini, sihir yapan kişilerin dünyevi ve uhrevi hükümlerini beyan edip bu hususlarda ikazda bulunan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allahu Teâlâ’nın affı ve keremi ve o sonsuz mağfireti sihirden ve sihirbazlardan uzak durup takvalı ve itaat eden kulların safında yer alan mümin ve müminatın üzerine olsun.

Sihir kelimesinin Arapça’da birbirine yakın birçok manası vardır. Bunların en meşhurları şunlardır: Kandırmak, aldatmak, yanıltmak, hile yapmak, göz boyamak, oyalamak, avutmak, yalanı doğru göstermek, gizemli davranmak, tesir altına almak, cezbetmek, iradeyi bağlamak, aciz düşürmek vb…

Istılahî manasına gelince: Sihir büyü yapanın bazı sözler söyleyerek veya bazı maddeleri birbirlerine karıştırarak yahut görülmeyen şer güçlerle yardımlaşarak olağanüstü bir durum meydana gelmesine sebep olmasıdır.

Her ne kadar Mutezile Fırkası ve Ehl-i Sünnet’ten bazı âlimlere göre sihir sadece aldatmadan ibaret ise de Ehl-i Sünnet’in cumhuruna göre büyünün aldatıcı türleri olduğu gibi gerçekten etkileyici türlerinin de olduğu muhakkaktır. Cumhur, bunun etkileyici olduğunu ifade eden ayetleri ve hadisleri zikretmişler ve ümmetin bu hususta ittifak ettiğini bildirmişlerdir.

Konu ile ilgili ayetlere gelince şunları zikredebiliriz: “Onlar şeytanların, Süleymân’ın mülkü hakkında (uydurup) okuduklarına tâbi oldular. Oysa Süleymân kâfir olmamıştı. Fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri ve Bâbil’de, Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Hâlbuki bu iki melek ‘Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Sakın kâfir olma’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat insanlar bu meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Hâlbuki Allah’ın izni olmadıkça onlar, bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı…” (1)

Eğer sihrin gerçekten etkisi olmasaydı, onu öğrenmek fitne olmazdı ve Allahu Teâlâ bunu insanlara öğrettiklerini haber vermezdi.

Yine bu ayette “Onlar kendilerine zarar verecek şeyleri öğreniyorlardı” buyrulmaktadır. Bu da sihrin gerçekten zarar verdiğini göstermektedir. Keza bu ayette “İnsanlar sihir öğreten bu iki zattan kişi ile karısını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı…” buyrulmaktadır. Bu da sihir vasıtasıyla karı kocanın arasının açılacağını beyan etmektedir. Bu ise sihrin bir gerçek olduğunu ve etkisinin kesin olduğunu ortaya koymaktadır.

“Mûsâ ‘Önce siz koyun” dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Böylece büyük bir sihir göstermiş oldular.” (2)

Bu ayette Firavun’un sihirbazlarının büyük bir sihir yaptıkları beyan edilmiştir. Şayet sihrin gerçekten etkisi olmasaydı Allahu Teâlâ onu büyüklükle vasıflandırmazdı.

“De ki: ‘Sığınırım karanlığı yaranın rabbine (Allah’a) … düğümlere üfleyen kadınların şerrinden…” (3)

Bu ayette düğümlere üfleyerek sihir yapan kadınların şerrinden Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Eğer sihrin etkisi olmasaydı onun şerrinden Allah’a sığınılması emredilmezdi.

Sihrin gerçek olduğunu ve etkisinin bulunduğunu ifade eden hadislerden bazıları şunlardır:

Hz. Âişe diyor ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e sihir yapılmıştı. Öyle ki Ona, bazı şeyleri yapmadığı halde yaptığı hayâli verilirdi. Nihayet günün birinde benim yanımda iken Allah’a tekrar tekrar duâ etti. Sonra bana “Ey Âişe! Farkına vardın mı? Allah bana, fetva istediğim şey hakkında fetva verdi” buyurdu. Ben “Ey Allah’ın Rasûlü! O nedir?” dedim. O şöyle buyurdu: “Bana iki zat geldi. Bunlardan birincisi başucumda, diğeri de ayakucumda oturdu. Sonra bunların birincisi arkadaşına ‘Bu adamın hastalığı nedir?’ diye sordu. Diğeri ‘Buna sihir yapılmıştır’ diye cevap verdi. Birincisi yine ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ dedi. Diğeri ‘Zuraykoğulları’ndan Yahudî Lebîd b. el-A`sam’ diye cevâb verdi. Sonra birincisi ‘Bu sihir neye yapılmıştır?’ diye sordu. Diğeri ‘Bir tarağa, saç döküntüsüne ve hurma çiçeğinin kurumuş erkek kapçığına yapılmıştır’ diye cevap verdi. Bunun üzerine birincisi ‘Bu sihir nerededir?’ dedi. İkincisi ‘Zû Ervân Kuyusu›nun içindedir’ dedi” Râvî dedi ki: Bunun üzerine Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem sahâbîlerinden bir kısım insanlarla birlikte kuyuya gitti. Ona baktı. Kuyunun üzerinde hurma ağacı vardı. Sonra Âişe radıyallahu anha’ya döndü de şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Allah’a yemin ederim ki, kuyunun suyu kına suyu gibi kırmızımtırak, üzerindeki hurma ağacı ise şeytanların başları gibidır.” Ben “Ey Allah’ın Rasûlü! O büyü yapılan şeyi çıkarttın mı?” dedim. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellemHayır, çıkartmadım. Benim açımdan, Allah bana afiyet ve şifâ verdi. Sihir yapılan malzemelere gelince, onları çıkarırsam insanlar arasında şerri yayacağımdan korktum” buyurdu. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem kuyunun doldurulup kapatılmasını emretti, kuyu da doldurulup kapatıldı.

En güvenilir hadis kitaplarında zikredilen bu hadis, açıkça ifade ediyor ki bizzat Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e sihir yapılmış ve Onun vücudunu etkilemiştir. Onun her zaman alışageldiği erkeklik gücü azalmış, hanımlarıyla ilişkisinde değişme olmuş. Öyle ki Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem devamlı süregelen hal üzere olduğunu sanıyormuş. Hâlbuki o halde değilmiş.

Hadisin diğer bir rivayeti, bu hadisi açıklamaktadır. Hz. Âişe radıyallahu anha demiştir ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e sihir yapılmıştı. Öyle ki, hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunmadığı halde onlarla ilişkiye geçtiği kanaatine varıyordu. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle dedi: “Ey Âişe! Farkına vardın mı? Allah bana, hakkında fetva istediğim şey hususunda fetva verdi. Şöyle ki, bana iki zat geldi. Bunlardan biri başımın yanına, diğeri de ayaklarımın yanına oturdu. Başımın yanındaki diğerine ‘Bu adama ne olmuş?’ dedi. Diğeri ‘Buna sihir yapılmış’ dedi. ‘Kim sihir yapmış?’ dedi. ‘Benû Zurayk’tan, Yahudîler’in yeminli dostu olan Lebîd b. el-A`sam yapmıştır. O bir münafıktır’ dedi. ‘Ne içinde sihir yapmış?’ dedi. ‘Tarak ve saç döküntüsüyle sihir yapmış?’ dedi. ‘Nerede yapmış?’ dedi. ‘Zû Ervân Kuyusu içinde ağır bir taşın altında, erkek hurma çiçeğinin kurumuş erkek kapçığında’ dedi” Âişe dedi ki: Sonra Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem kuyuya gitti de onu çıkardı ve “İşte bana gösterilmiş olan kuyu budur. Onun suyu sanki kına suyu gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurma ağacının başları da şeytanların başları gibidır.” buyurdu. “Kuyudan çıkarıldı” diye ilâve etti. Âişe radıyallahu anha dedi ki: Ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e “Sana tutukluğunu (bağlanmanı) çözecek ilaç verilmedi mi?” diye sordum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Yeminle söylüyorum ki, Allah bana şifâ vermiştir. Ben insanlardan hiçbir kimseye karşı kötü bir şey yapmak istemiyorum. (Bu işi teşhîr ederek, münafıkları cesaretlendirip Müslümanlara zarar vermelerini istemiyorum.)” buyurdu. (5)

Görüldüğü gibi hadisin bu rivayetinde Hz. Aişe radıyallahu anha, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem büyülendiği zaman yaptığını sandığı, aslında yapmadığı şeyin ne olduğunu açıklamıştır. O da Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarına yaklaşmadığı (onlarla ilişkiye geçmediği) halde, onlara yaklaştığını zannetmesidir. Birinci rivayeti açıklayan bu ikinci rivayet gösteriyor ki, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e yapılan büyü, sadece Onun belli bir süre hanımlarına yaklaşmasına engel olmuştur. Bugünkü ifadeyle Onu cinsel yönden bağlamıştır. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in inancını, düşüncelerini, aklını, kalbini ve diğer tavır ve hareketlerini asla etkilememiştir ve Onun masumiyetine gölge düşürmemiştir. Bu itibarla sahîh hadis kitaplarında zikredilen bu hadisi, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in masumiyetine ters düştüğü gerekçesiyle reddetmenin tutarlı bir tarafı yoktur.

Zeyd b. Erkam diyor ki: Yahudîlerden bir adam Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e sihir yaptı. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem bundan dolayı birkaç gün rahatsız oldu. Bunun üzerine Ona Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: “Şüphesiz ki Yahudîlerden bir adam sana sihir yaptı. Sihir malzemelerini birbirine bağlayarak filan kuyuya attı” Akabinden Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem birilerini gönderdi. Onu çıkardılar ve Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e getirdiler. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem ipten boşanmış gibi zinde bir şekilde ayağa kalktı. Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem bu olayı ne o Yahudî’ye anlattı ne de onun yüzünü gördü. (6)

Görüldüğü gibi bu hadisin bazı rivayetlerinde Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in, kendisine yapılan sihirde kullanılan malzemeleri kuyudan çıkarttırmadığı, diğer rivayetlerinde ise çıkarttığı zikredilmiştir. İmam Ahmed’in Müsnedi’nde Hz. Ali’ye emredip onları çıkarttırdığı beyan edilmiştir. (7) Bu iki rivayet şöyle bağdaştırılmıştır: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem onları çıkarttırdı. Ne olduklarını gördü. Sonra onları tekrar kuyuya attı. Tâ ki münafıklar onları görüp cesaret alarak, Müslümanlara aynı şeyi yapmasınlar.

Sihrin gerçekten etkileyici olduğu ümmet arasında bilinen ve sahabîler, tabiîn, onlardan sonra gelen âlimler tarafından kabul edilen; az bir güruh hariç kimse tarafından reddedilmeyen bir meseledir.

Nevevî, Kâdı `Iyâd’ın da konuyla ilgili olarak şunları söylediğini nakletmiştir: “Rasûlullâh’a sallallahu aleyhi ve sellem büyü yapıldığını beyan eden hadisin çeşitli rivayetleri Rasûlullâh’a sallallahu aleyhi ve sellem yapılan büyünün, Onun vücudunu, organlarının zahirini etkilediğini; Onun aklını, kalbini ve inancını asla etkilemediğini beyan etmişlerdir. Hadiste geçen ‘O hanımlarına yaklaşmadığı halde onlara yaklaştığını zannediyordu’ ifadesinden maksat şudur: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem kendinde her zaman hissettiği gücü ve alışageldiği âdeti üzere hanımlarına yaklaşacağını tahmin ediyordu. Fakat onların yanına varınca diğer insanlarda olduğu gibi büyü Onu bağlıyor ve onlarla ilişkiye giremiyordu. Bunda peygamberliğe şüphe sokacak ve sapıkların dil uzatmalarına vesile olacak hiçbir şey yoktur.” (8)

Sihir Yapanlara Gitmenin ve Onlara İnanmanın Hükmü

Sihir yapanlara gitmek dînen haramdır. Bunlara inanmak, inananı günahkâr yapar. Hatta bazen de küfre düşürür. Aşağıda zikredeceğimiz naslar bunu ifade etmektedir.

Ebû Mûsâ el-Eş`arî radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üç kimse cennete giremez: İçkiye müptela olan (içki içip alkolik olan), akrabalık bağını koparan ve sihre inanan.” (9)

Yani bunları yapan, tevbe etmeden ölürse evvelâ cehennemde yanmadan direkt cennete giremez. Ancak Allah’ın affetmesi müstesnadır.

Ebû Sa`îd el-Hudrî radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kendisinde beş şeyden biri olan cennete giremez: İçkiye müptela olan (içki içip alkolik olan), sihre inanan, akrabalık bağını koparan, kâhinlik yapan ve yaptığı iyiliği başa kakan.” (10)

Abdullah b. Mesûd radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Her kim sihir yapana veya kâhine yahut falcıya gider de onun söylediğine inanırsa şüphesiz ki o, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.” (11)

Abdullâh b. Abbâs radıyallahu anh Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sihir yapan ve yaptıran, kâhinlik yapan ve yaptıran, uğursuzluk yapan ve yaptıran bizden değildir.” (12)

Sihir Yapanın Dinen Hükmü

Bu konuyu iki meseleye ayırarak zikredeceğiz.

Birinci Mesele: Mezhep âlimlerinin görüşleri

Mezhep âlimleri sihir yapanın kâfir mi veya günahkâr mı olacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:

  1. Hanefiler’e göre: Eğer sihirbaz her dilediğini, şeytanların yapacaklarına inanırsa kâfir olur, yoksa olmaz.
  2. İmam Mâlik’e göre: Sihir yapan kâfirdir. Sihir yaptığından dolayı öldürülür. Tevbe etmesi istenilmez, etse de kabul edilmez.
  3. İmam Ahmed’den iki rivayet nakledilmiştir. Fakat bu mezhebin âlimlerine göre tercihe şayan olan görüş sihirbazın sihri öğrenmesi ve yapmasıyla kâfir olacağı ve öldürüleceği görüşüdür.

İmam Ahmed’in kardeşinin oğlu Hanbel, Ondan şunları rivayet etmiştir: Amcam falcı, kâhin ve sihirbaz hakkında dedi ki: Benim görüşüm bunların bütün bu fiillerinden tevbe etmeleri istenir. Çünkü bunlar tevbe etmeleri istenilmesi hususunda mürted gibidirler. Eğer tevbe eder ve yaptıklarından vazgeçerlerse serbest bırakılırlar. Hanbel diyor ki: Dedim ki: Tevbe etmezlerse öldürülürler mi? Dedi ki: Hayır, hapsedilirler. Umulur ki vazgeçerler. Dedim ki: Niçin öldürmüyorsun? Dedi ki: Namaz kılıyorsa umulur ki tevbe eder ve vazgeçer. (13)

Görüldüğü gibi bu rivayette İmam Ahmed’in bunları yapanları tekfir etmediği nakledilmiştir.

  1. Şâfiilerde meşhur olan görüş, sihirbazın kâfir olmadığı, günahkâr olduğu görüşüdür. Yalnız küfrü gerektiren şeyler yaparsa kâfir olur.

İmam Nevevî diyor ki: Sihir, bazen küfür bazen de büyük günah olur. Eğer sihir yapan, küfrü gerektiren bir sözü söyler veya bir işi yaparsa kâfir olur. Yıldızlara ilgi gösterip onlara yaklaşmaya çalışması veya onların, dilediği her şeyi yapacaklarını sanması yahut sihir yapmanın helal olduğuna inanması bu kabildendir, bunlar onu kâfir ederler. Şayet küfrü gerektiren bir sözü söylemez veya herhangi bir ameli yapmazsa kâfir olmaz, fâsık olur. Eğer sihir yapan küfre düşerse, öldürülmesi gerekir. Yoksa ona tazir cezası uygulanır. Tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Çünkü Hz. Âişe radıyallahu anha’ya, ölmesinden sonra hür olacağına karar verdiği cariyesi sihir yapmış, Hz. Âişe radıyallahu anha onu öldürtmemiş, sahâbîlerin huzurunda başka birine satmıştır. Bu da sihirbazın küfrü icap ettiren bir şey yapmaması halinde kâfir olmayacağını ve öldürülemeyeceğini göstermektedir. (14)

İkinci Mesele: Mezhep âlimlerinin delilleri

  1. Sihir yapanın her halükarda kâfir olacağını söyleyenler delil olarak şunları zikretmişlerdir:

“Onlar (Yahudiler) şeytanların, Süleymân’ın mülkü hakkında (uydurup) okuduklarına tâbi oldular. Oysa Süleymân kâfir olmamıştı. Fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri ve Bâbil’de, Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Hâlbuki bu ikisi: ‘Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Sakın kâfir olma’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı…” (15)

Bu ayette “Süleymân kâfir olmadı” ifadesinden maksat “Süleymân sihir yaparak sihirbazlar gibi kâfir olmadı” demektir. Yine bu ayette “Biz ancak bir fitneyiz. Sakın kâfir olma” ifadesinden maksat “Sihri öğrenme! Yoksa onu öğrenerek kâfir olursun” demektir. Bu da sihir yapanın kâfir olacağını gösterir.

Diğer yandan Hz. Ali de sihir yapanın kâfir olduğunu söylemiştir.

  1. Sihir yapanın küfrü gerektiren bir şeyi yapmaması halinde kâfir olmayacağını, günahkâr olacağını söyleyen âlimler ise delil olarak şunları zikretmişlerdir:
  2. Hz. Âişe radıyallahu anha’ya, ölmesinden sonra hür olacağına karar verdiği cariyesi sihir yapmış, Hz. Âişe radıyallahu anha onu öldürtmemiş, sahâbîlerin huzurunda başkasına satmıştır. (16)

Eğer cariye sihir yapmasıyla kâfir olsaydı, onun öldürülmesi gerekirdi. Tekrar köle yapılmazdı.

  1. Sihir yapmak insanlara zarar vermektir. Diğer eziyetlerle kâfir olunmadığı gibi bununla da olunmaz. (17)

Sihir Yapanın Dünyadaki Cezası

Sihir yapanın Müslüman veya gayrimüslim olması, bazı mezheplere göre uygulanacak cezanın farklı olmasını gerektirir. Bu nedenle bunlar ayrı ayrı zikredileceklerdir.

Birinci Mesele: Müslüman olduğu halde sihir yapanın cezası

Buna verilecek ceza hakkında iki görüş vardır:

  1. Cumhur ulemânın görüşü: Müslüman olduğu halde sihir yapanın cezası öldürülmesidir. Bu görüş Ömer b. el-Hattâb’dan, Osman b. Affân’dan, Abdullâh b. Ömer’den, Rasûlullâh’ın sallallahu aleyhi ve sellem hanımı Hafsâ’dan, Cundeb b. Abdillâh’tan, Cundeb b. Ka`ka`a’dan, Keys b. Sa`d’dan, Ömer b. Abdilazîz’den rivayet edilmiştir. İmam Mâlik de bu görüştedir. İmam Ebû Hanîfe ve Şâfi`î de sihirbazın, bazı hallerinde bu görüşü zikretmişlerdir. İmam Ahmed’in tercih ettiği görüş de budur. Bunların delilleri şunlardır:

“Onlar (Yahudiler) şeytanların, Süleymân’ın mülkü hakkında (uydurup) okuduklarına tâbi oldular. Oysa Süleymân kâfir olmamıştı. Fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri ve Bâbil’de, Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Hâlbuki bu ikisi: ‘Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Sakın kâfir olma’ demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı…” (18)

Bu ayetin zahiri, sihir yapanın kâfir olacağını ifade etmektedir. Küfür ise öldürmeyi gerektirir. Nitekim dinden dönen böyledir.

Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’den de şu hadisler rivayet edilmiştir:

Cundeb diyor ki: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Sihir yapanın cezası, (boynunun) kılıçla vurulmasıdır.” (19)

Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylemiştir: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in sahâbîlerinden ve diğerlerinden ilim sahibi bazı zatlara göre bu hadisle amel edilir. Mâlik b. Enes de bu görüştedir. Şâfi`î ise şöyle demiştir: Eğer sihirbaz, yaptığı sihirle küfre düşerse öldürülür. Bundan daha az bir şey yaparsa biz onun öldürülmesi kanaatinde değiliz. (20)

Becâle b. `Abde diyor ki: Ben, Ahnef b. Kays’ın amcası Cez’ b. Mu`âviye’ nin kâtibi idim. (Ona) ölümünden bir yıl önce, Hz. Ömer’in bir mektubu geldi. (Bu mektupta) “Her sihirbazı öldürünüz, mecusilerden kendisine haram kılınmış olan birisiyle evlenmiş olan her çifti birbirinden ayırınız ve onların, (yemeğe başlarken) ağızlarını kapatıp burunlarından ses çıkararak mırıldanmalarını men ediniz” (diye yazılıydı.) Bunun üzerine biz, bir günde üç sihirbaz öldürdük ve mecusîlerden Allah’ın Kitabı’na göre kendisine haram olanlarla evli olan her erkeği (eşinden) ayırdık… (21)

Muhammed b. Abdirrahmân b. Sa`d b. Zurâre’nin rivayet ettiğine göre, ona şu hadis ulaşmış: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Hafsâ, ona sihir yapan cariyesini öldürtmüştür. Hafsa, ölümünden sonra bu cariyenin hür olmasını söylemişti. Fakat o sihir yapınca emretti ve onu öldürttü. (22)

Aşağıdaki şu rivayet bu hadisteki kıssayı zikretmektedir.

Nâfi`, Abdullâh b. Ömer radıyallahu anh’den şunu rivayet etmiştir: Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Hafsa’nın câriyesi ona sihir yaptı ve bunu yaptığını itiraf etti. Hafsa, Abdurrahmân b. Zeyd’e onu öldürmesini emretti, o da onu öldürdü. Hz. Osman radıyallahu anh, kendisinin haberi olmadan Hafsâ’nın bunu yapmasına karşı çıktı. Abdullâh b. Ömer radıyallahu anh, Osman radıyallahu anh’a gitti ve şöyle dedi: O cariye Hafsâ’ya sihir yaptı ve bunu itiraf etti. Osman’ın karşı çıkması, Hafsa’nın bunu, yöneticinin izni olmadan yapmasındandı. (23)

Ebû Osman en-Nehdî, Cündeb el-Becelî’nin, Velîd b. `Ukbe’nin yanında bulunan bir sihirbazı öldürdüğünü ve şu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir: (24) “Siz görüp dururken sihir mi yapıyorsunuz?” (25)

Ali b. Zeyd, Hasan’ın şunu söylediğini rivayet etmiştir: Osman b. Ebi’l-`Âs, Kilâb b. Umeyye’ye uğradı. O zaman Kilâb, Basra’nın haracını toplama heyetinin başkanı idi. Osman Ona dedi ki: Seni burada oturtan nedir? O da dedi ki: Şu Ziyâd b. Ebîhi beni buraya vazifelendirdi. Osman Ona dedi ki: Ben Rasûlullâh’tan sallallahu aleyhi ve sellem duyduğum bir hadisi sana anlatayım mı? O da evet, dedi. Bunun üzerine Osman dedi ki: Ben Rasûlullâh’ın sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ın peygamberi Dâvûd’un –aleyhisselâm- geceleyin belli bir saati vardı. O saatte ailesini uyandırır, onlara şöyle derdi: Ey Dâvûd Ailesi! Kalkıp namaz kılın. Çünkü bu öyle bir saattir ki, Allah bunda yapılan duayı kabul eder. Ancak sihir yapanın ve (haksız yere) haraç toplayanın ki hariç…” Bunun üzerine Kilâb b. Umeyye gemisine bindi. Ziyâd’a geldi ve o vazifeden alınmasını istedi. Ziyâd da Onu o vazifeden aldı. (26)

Hadiste sihir yapanın geceleyin yapacağı münacatın dahi reddedileceği vurgulanmıştır.

  1. Şâfii Mezhebi’nin görüşü: Bu mezhepte meşhur olan görüş, sihir yapanın kâfir olmayacağı, bu itibarla öldürülemeyeceği görüşüdür. Ancak sihir yaparak kasten birini öldürdüğünü ve yaptığı sihrin öldürücü olduğunu itiraf ederse bu takdirde kısas yapılarak öldürülür. Eğer yaptığı sihrin öldürmesinin muhtemel olduğunu söylerse öldürülmez. Fakat bizzat kendi malından ölenin diyetini öder.

Nevevî diyor ki: Bize göre sihir yapan öldürülmez. Tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Bizim mezhebin âlimleri demişlerdir ki: Eğer sihir yapan sihri ile birini öldürürse ve sihrinin çoğu kez öldürücü olduğunu itiraf ederse, ona kısas yapılması gerekir. Eğer derse ki: “O benim yaptığım sihirden dolayı öldü ama benim sihrim bazen öldürür, bazen öldürmez”, bu durumda ona kısas gerekmez fakat bizzat kendi malından diyetini öder, akrabaları bir şey ödemezler. Bizim mezhebin âlimleri dediler ki: Sihrin öldürdüğü, şahitlerle tespit edilemez. Sihir yapanın itirafı ile tespit edilir. Bu görüş İmam Ahmed’den nakledilen rivayetlerden biridir. Münzirî de bu görüştedir. (27)

Bunların delilleri şunlardır:

`Amra, Hz. Âişe radıyallahu anha’den şunu nakletmiştir: Bir zaman Hz. Âişe radıyallahu anha hastalanmış, kardeşinin oğullarından bazıları onun hastalandığını Zudlular’dan (28) birine anlatmıştır. Bu adam onlara şunu söylemiştir: “Herhalde sizler kendisine sihir yapılan bir hanımdan bahsediyorsunuz. Ona cariyesi sihir yapmış. Şu anda câriyenin kucağında, üzerine sidik işeyen bir çocuk var.” Kardeşinin çocukları bunları Âişe radıyallahu anha’ya anlattılar. Bunun üzerine Âişe radıyallahu anha filan câriyeyi bana çağırın, dedi. Dediler ki: Onun kucağında filan çocuk var. O onun kucağında üzerine sidik işemiş. Hz. Âişe radıyallahu anha dedi ki: Onu bana getir. Cariye getirildi. Hz. Âişe radıyallahu anha ona: Bana büyü yaptın mı, dedi. Cariye evet, dedi. Âişe radıyallahu anha: Niçin yaptın, dedi. Câriye: Azat olmak istedim, dedi. Hz. Âişe radıyallahu anha, ölmesinden sonra bu cariyenin azat olacağını bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Âişe radıyallahu anha dedi ki: Allah’a ahd ediyorum ki, sen ebediyyen azat edilemeyeceksin. Sizler Araplar’dan, sahip olduğu kölelere en kötü davranan birini bulun ve bunu ona satın. Hz. Âişe radıyallahu anha bu cariyeden aldığı para ile başka bir cariye aldı ve onu azat etti. (29)

Bu olayda Hz. Âişe radıyallahu anha’nin, kendisine büyü yapan cariyeyi öldürtmediği beyan edilmiştir. Eğer sihir yapanın öldürülmesi gerekli olsaydı, bunu satmak caiz olmazdı. Diğer sahabîler buna karşı çıkarlardı.

Sa`îd b. el-Museyyeb diyor ki: Bir kadın Hz. Âişe radıyallahu anha’nin yanına geldi ve ona dedi ki: Devemi bağlamamın bir sakıncası var mı? Hz. Âişe radıyallahu anha dedi ki: Deveni bağla. Kadın: Bana karşı kocamı bağlayabilir miyim, dedi. Bunun üzerine Hz. Âişe radıyallahu anha: Bu sihirbaz kadını benim yanımdan çıkartın, dedi. Orada bulunanlar da onu çıkarttılar. (30)

Bu olayda da sihirbaz öldürülmemiştir.

Hz. Osman radıyallahu anh diyor ki: Ben Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Bir Müslümanın kanı helal olmaz. Ancak şu üç şeyden birini yapanın kanı helal olur: Müslüman olduktan sonra kâfir olan, evlenmiş olduğu halde zina eden ve birini öldürmeyeni öldüren.” (31)

Bu hadis-i şerîfin aynısı Abdullâh b. Mes`ûd radıyallahu anh’dan (32) ve Hz. Âişe radıyallahu anha’den (33) de rivayet edilmiştir.

Sihir yapandan bu amellerin herhangi biri meydana gelmemiştir. O halde kanı helal olmaz. (34)

İkinci Mesele: Gayrimüslim olan sihirbazın cezası

Eğer sihir yapan Müslüman olmaz, ehl-i kitap veya putperest biri olursa bunun cezası hakkında iki görüş vardır:

  1. İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve Şâfi`î’ye göre bu kişi büyüsüyle birini öldürürse, kısas olarak öldürülür. Yoksa öldürülmez. Bunların delilleri şunlardır:
  2. Yahudî Lebîd b. el-A`sam, Rasûlullâh’a sallallahu aleyhi ve sellem büyü yapmış, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem onu öldürmemiştir. (35)
  3. İbni Şihâb ez-Zuhrî’ye Müslümanlarla muahedeli olan ehl-i kitaptan biri sihir yaparsa öldürülür mü, diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: Bize ulaştığına göre Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle biri bunu yapmış, o bunu yapanı öldürmemiştir. Bunu yapan ehl-i kitaptan biriydi. (36)
  4. Diğer yandan, Allah’a ortak koşmak sihirden daha beterdir. Onunla öldürülmediği gibi sihirle de öldürülemez.
  5. Sihir yapanın öldürüleceğini beyan eden haberler, Müslüman iken sihir yapanlar hakkındadır. Zira bu mürted olur, ölümü hak eder. Diğeri ise aslen kâfirdir.
  6. İmam Ebû Hanîfe’ye göre ise, gayrimüslim olan biri sihir yaparsa öldürülmeyi hak ettiği takdirde o da öldürülür. Zira sihir yapanın öldürülmesini beyan eden naslar umumîdir, tahsîs edilemez (geneldir, özelleştirilemez). Diğer yandan sihir yapmak bir cinayettir. Bunu yapmak bir Müslümanın öldürülmesini gerektirdiği gibi, muahedeli zımmînin de öldürülmesini gerektirir. Bu, birini haksız yere öldürmeye benzer.

Tercihe şayan olan birinci görüştür. Zira Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e büyü yapan Yahudînin öldürülmemesi bunu ifade etmektedir.

Sihir Yapanın Tevbe Ettirilmesi

Sihir yapanın, yaptığı sihirden dolayı tevbe etmesi, bir daha yapmayacağına dair söz vermesi kendisinden talep edilip edilmeyeceği hakkında iki görüş vardır:

  1. İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’den bir rivayete göre sihir yapan tevbe ettirilmez. Sahâbîlerden nakledilen davranış da bunu göstermektedir. Onlardan herhangi birinin sihir yapanı tevbe ettirdiğine dair hiçbir rivayet yoktur.
  2. İmam Şâfi`î’ye ve İmam Ahmed’den nakledilen ikinci rivayete göre ise sihir yapan tevbe ettirilir. Eğer tevbe ederse tevbesi geçerli sayılır. Zira Firavun’un sihirbazları tevbe etmişler ve tevbeleri kabul edilmiştir. Bu da sihrin, tevbenin kabulüne engel olmayacağını göstermektedir.

Diğer yandan sihir şirkten daha büyük değildir. Şirke sürüklenene tevbe ettirildiği gibi, sihir yapana da ettirilir.

Ayrıca sihir yapan aslında kâfir olsa, sonra Müslüman olup tevbe etse, tevbesi kabul edilir. Müslüman iken sihir yapanınki daha evlâ kabul edilmelidir.

Şuna dikkat etmek gerekir ki, sihir yapanın tevbesinin kabul edilip veya edilemeyeceği tartışması ona dünyada uygulanacak olan cezanın düşüp veya düşmemesiyle ilgilidir. Allah katında tevbesinin kabul edileceğini veya edilmeyeceğini O bilir. Kullarına karşı tevbe etme kapısı, boğaza, can verme hırıltısı düşünceye kadar açıktır. Allahım! Sen bizi samimî tevbe edenlerden eyle.

Sihri Bozdurmanın Hükmü ve Yolu

Sihirbazlara gidilerek sihri bozmaları talep edilebilir mi, yoksa edilemez mi, meselesinde de iki görüş vardır.

  1. Bazı âlimlere göre Kur’ân okuyarak veya Allah’a dua ederek yahut mahzurlu olmayan sözler söyleyerek büyüyü bozmak caizdir.

Bu hususta İmam Buhârî şunları zikretmiştir: “Sa`îd b. el-Museyyeb bunu caiz görmüştür. Katâde şöyle demiştir: Ben Sa`îd b. el-Museyyeb’e dedim ki: Bir adama büyü yapılmış olursa veya hanımına karşı bağlanmış olursa onun sihri bozulur mu veya bağlanması çözülür mü? O da dedi ki: Bunun bir sakıncası yoktur. Çünkü bu ona faydalı olan bir şeydir. Faydalı olan şey yasaklanmamıştır.” (37)

Âmir eş-Şa`bî şöyle demiştir: Araplar’ın, hazırlandığında zarar vermeyen çözümü ile büyüyü çözmenin bir mahzuru yoktur.

Araplar’ın çözümü şudur: İnsan dikenli çöl ağaçlarının bulundukları yere gider. Sağında ve solunda olan meyvelerin hepsinden alır. Onu ezer. Üzerine okur. Sonra onunla yıkanır, banyo eder. (38)

Vehb b. Munebbih’in kitaplarında şu yazılıdır: Sihri çözmek isteyen sedir ağacının yeşil yapraklarından yedi yaprak alsın. Onları iki taşın arasında ezsin. Sonra onu suya katsın. Üzerine ayetu’l-kursîyi ve “kul” ile başlayan sûreleri (39) okusun, sonra ondan üç yudum içsin ve onunla yıkansın. Allah’ın izniyle bu ondaki her şeyi giderir. Bu tedavi, hanımına karşı bağlanan için de iyidir. (40)

Sa`d b. Ebî Vakkâs diyor ki: Ben Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kim sabahladığında acve hurmasından yedi adet yerse o gün ona ne zehir zarar verir ne de sihir.” (41)

  1. Diğer bir kısım âlimler büyüyü bozdurmanın caiz olmadığını söylemişlerdir.

Hammâm b. Munebbih diyor ki: Câbir b. Abdillâh’tan büyüyü çözme soruldu. O da: Bu şeytanın amelidir, dedi. (42)

İbni Kudâme diyor ki: Ahmed b. Hanbel, büyünün herhangi bir büyü ile çözülmesi hususunda fikir beyan etmedi. Esrem şöyle demiştir: Ebû Abdillâh’a (Ahmed b. Hanbel’e) bir adamın büyüyü bozduğunu zannettiği soruldu. O da dedi ki: Bazı insanlar buna ruhsat vermişlerdir. Yine Ona denildi ki: O kişi tencereye su koyuyor ve onda kayboluyor. Şunu ve şunu yapıyor. İmam Ahmed bunu kabullenmediğini ifade ederek ellerini silkeledi ve şöyle dedi: Ben bunun ne olduğunu bilmiyorum. Yine İmam Ahmed’e denildi ki: Ne dersin? Böyle bir şey yapmak sihri bozar mı? Dedi ki: Ben bunun ne olduğunu bilmiyorum.

İbni Kudâme devamla diyor ki: Muhammed b. Sîrîn’den, sihirbazların kendisine işkence ettikleri bir kadın soruldu. Orada bulunan bir adam: Ben o kadının üzerine çizgiler çizeyim. Çizgilerin birleştiği yere bıçak sokayım ve Kur’ân okuyayım, dedi. Muhammed b. Sîrîn dedi ki: Kur’ân’ın her halükarda okunmasında bir sakınca olacağını sanmıyorum. Fakat çizgilerin ve bıçağın ne olduğunu bilmiyorum.

İbni Kudâme diyor ki: Bunların bu sözleri gösteriyor ki, dualar okuyarak afsunlama yapanlar, sihirbazlara dâhil değillerdir. Zaten bunlara “sihirbaz” denilmez. Bunlar insanlar için faydalı olurlar, zararlı değillerdir. (43)

Rabbimiz bizleri sihrin ve sihirbazların şerrinden muhafaza etsin. Sihrin kendilerine isabet ettiği kardeşlerimize de bir an önce acil şifalar versin. Bu işe yönelen kimselere de yaptıkları bu günah ve haram olan fiillerden derhal vazgeçmelerini nasip edip kolaylaştırsın. Bizleri saadet yurdu olan cennetlerde nebiler, rasûller, şehidler, sıddıklar ve salihlerle birlikte eylesin. ALLAHUMME AMİN.

Selâm ve Dua ile.    

 

————————-

 

  1. Bakara, 102.
  2. A`râf, 116.
  3. Felak, 4.
  4. Buhârî, Tıbb, bab: 50 (Metin bu bölüme aittir); bab: 49; Bed’u’l-Halk, bab: 11; De`avât, bab: 57; Müslim, Selâm, bab: 43, hn: 2189; İbni Mâce, Tıbb, bab: 45, hn: 3545; Müsned, İmam Ahmed, VI, 57, 63, 96.
  5. Buhârî, Tıbb, bab: 49; Edeb, bab: 56; Müsned, İmam Ahmed, VI, 63.
  6. Nesâî, Tahrîmu’d-Dem, bab: 20; Müsned, İmam Ahmed, IV, 367.
  7. Bkz. Müsned, İmam Ahmed, IV, 367.
  8. Müslim, Şerh-i Nevevî, XIV, 175.
  9. Müsned, İmam Ahmed, IV, 399; Sahîh-i İbni Hibbân, VII, 366, hn: 5322 (Bu hadisi Hâkim de Müstedrek’inde rivayet etmiş ve Sahîh olduğunu söylemiştir. Zehebî de Ona katılmıştır)
  10. Müsned, İmam Ahmed, III, 14. (Bu hadisin ravileri içinde `Atıyye el-Avfî bulunmaktadır. Bu, hakkında tartışma olan biridir. Ancak bundan önceki Ebû Mûsâ’dan rivayet edilen hadis bunu desteklemektedir)
  11. Beyhâkî, Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 233, hn: 16497; Taberânî, Mu`cemu’l-Kebîr, X, 76, hn: 10005; Taberânî, Mu`cemu’l-Evsat, II, 131, hn: 1476.
  12. Taberânî, Mu`cemu’l-Evsat, IV, 490, hn: 4262. Heysemî, hadisin ravilerinden Zum`a b. Sâlih’in zayıf olduğunu söylemiştir. (Bkz. Mecma`u’z-Zevâid, V, 117)
  13. Bkz. el-Muğnî, İbni Kudâme, VIII, 151-155.
  14. Bkz. Nevevî’nin Müslim Şerhi, XIV, 176, 2189 numaralı hadisin izahı.
  15. Bakara, 102.
  16. Müsned, İmam Ahmed, VI, 40 (Heysemî bu hadisi Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiğini, ravilerinin sahîh hadis kitabının ravileri olduğunu söylemiştir Bkz. Mecma`u’z-Zevâid, IV, 249.)
  17. Bkz. el-Muğnî, İbni Kudâme, VIII, 152.
  18. Bakara, 102.
  19. Tirmizî, Hudûd, bab: 27, hn: 1460; Beyhakî, Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 234, hn: 16500; Hâkim, Müstedrek, IV, 360. (Bu hadisi Dârekutnî de rivayet etmiştir)

Tirmizî diyor ki: Eğer hadisin ravilerinden İsmâîl b. Müslim, el-Mekkî ise bu, hadiste zayıf görülen biridir. Şayet İsmâîl b. Müslim, el-`Abdî el-Basrî ise Vekî` bunun güvenilen biri olduğunu söylemiştir. Bu hadis Hasan’dan da rivayet edilmiştir. Sahîh olan Cundeb’den mevkûf olarak rivayet edilendir.

  1. Bkz. Tirmizî, Hudûd, bab: 27, hn: 146.
  2. Ebû Dâvûd, İmâre, bab: 31, hn: 3043; Müsned, İmam Ahmed, I, 190, 191; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 234, hn: 16498.
  3. Muvatta’, İmam Mâlik, `Ukûl, bab: 14.
  4. Taberânî, Mu`cemu’l-Kebîr, XXIII, 187, hn: 303; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 234, hn: 16499.
  5. Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 234, hn: 16501.
  6. Enbiyâ’, 3.
  7. Müsned, İmam Ahmed, IV, 22, 218.
  8. Nevevî, Müslim Şerhi, XIV, 176.
  9. “zud” Hintçe “jut”un Arapçalaştırılmasıdır. Bu isim Hindistan’ın (Pakistan’ın) Sind Eyaleti’nde yaşayan insanların ırk ismidir. Bunların bazıları zaman zaman Arap âlemine göç edip orada yerleşmişlerdir. Özellikle Basra’ya çokça yerleşmişlerdir. (Bkz. Lisânu’l-`Arab, VII, 308)
  10. Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 236, hn: 16506.
  11. Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 237, hn: 16507.
  12. 31. Nesâî, Tahrîmu’d-Dem, bab: 8, hn: 4023; İbni Mâce, Hudûd, bab: 1, hn: 2833; Müsned, İmam Ahmed, I, 61, 63, 65, 70, 163.
  13. Bkz. Buhârî, Diyet, bab: 6; Müslim, Kasâme, bab: 25-26, hn: 1676; Müsned, İmam Ahmed, I, 382, 428, 444, 465.
  14. Bkz. Ebû Dâvûd, Hudûd, bab: 1, hn: 4353; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem, bab: 5, hn: 4022; Müsned, İmam Ahmed, VI, 181, 214.
  15. Bu konuda şu hâdise de nakledilmiştir. Çok garip bir olay olduğundan metinde değil, dipnotta zikredilmesi uygun görülmüştür. Hz. Âişe şöyle demiştir: Dumetu’l-Cendel halkından bir kadın bana geldi. Rasûlullâh’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) arıyordu. Ona içine sürüklendiği fakat yapmadığı sihri sormak istiyordu. Rasûlullâh (sallallahu aleyhi ve sellem) yeni vefat etmişti. Hz. Âişe, bacısının oğlu `Urve’ye şunları anlattı: Yeğenim! O Rasûlullâh’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bulamayınca ağlıyordu. Kadın benim kendisine merhamet etmem için ağlıyor ve şöyle diyordu: Ben helak olduğumdan korkuyorum. Benim kocam vardı, kayboldu. Bana bir ihtiyar kadın geldi. Ben de ona kocamı şikâyet ettim. Kadın bana şunu söyledi: Benim dediğimi yaparsan kocanı getiririm. Gece olunca kadın bana iki siyah köpek getirdi. Birine ben bindim, diğerine de o bindi. Çok zaman geçmeden Babil’e (Irak’a) vardık. Bir de ne göreyim! Ayaklarından asılı olan iki adam! Onlar bana: Niçin buraya geldin, dediler. Dedim ki: Sihri öğrenmek için geldim. Dediler ki: Biz ancak bir fitneyiz. Kâfir olma! Dön git! Ben direttim ve dedim ki: Hayır! Onlar dediler ki: O halde şu tandıra git. Oraya idrarını işe. Ben oraya gittim fakat korktum. Bir şey yapmadan onlara döndüm. Onlar yaptın mı, dediler. Ben evet, dedim. Bir şey gördün mü, dediler. Ben hayır, dedim. Onlar: Sen yapmamışsın. Memleketine dön! Kâfir olma, dediler. Ben şüphe içinde kaldım ve direttim. Onlar o halde, git o tandıra sidik işe sonra gel, dediler. Ben gittim. Tüylerim ürperdi, korktum. Sonra onlara tekrar döndüm ve dedim ki: Yaptım. Dediler ki: Ne gördün? Dedim ki: Bir şey görmedim. Dediler ki: Sen yalan söylüyorsun, yapmamışsın. Haydi, sen memleketine dön, kâfir olma. Çünkü sen henüz işin başındasın. Ben şüpheye düştüm, yine de ısrar ettim. Bu defa da onlar: O halde o tandıra git ve oraya idrar et, dediler. Bu defa ben gittim ve tandıra işedim. Sonra ben gördüm ki, yüzünde demir maske olan bir süvari benden çıkıp göğe doğru gitti ve kayboldu. Onu göremez oldum. Ben onlara geldim, onu yaptım, dedim. Onlar: Ne gördün, dediler. Ben dedim ki: Benden yüzü demir maskeli bir süvarinin çıkıp semaya doğru gittiğini, ortadan kaybolduğunu, bir daha göremez olduğumu gördüm. Bunun üzerine onlar: Şimdi doğru söyledin. O giden senin imanındı. Senden çıktı, haydi git, dediler. Ben o ihtiyar kadına dedim ki: Vallahi ben bir şey bilemedim. O da bana bir şey söylemedi. Kadın dedi ki: Evet! Evet! Ne istersen o olur. Bu buğdayı al. Onu ek de gör. Ben onu ektim. Sonra “yerden ekin olarak çık” dedim. Hemen çıktı. “biçil” dedim, biçildi; “sürül” dedim, sürüldü; “kuru” dedim, kurudu; “öğütül” dedim öğütüldü; “ekmek ol” dedim, ekmek oldu. Ben her istediğimin yapıldığını görünce pişman oldum, üzüldüm. Ey mü’minlerin annesi! Allah’a yemin olsun ki ben hiçbir şey yapmadım ve yapmam.

Bu kadın, durumunu, o zaman çokça bulunan Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabîlerine sordu. Onlar ne söyleyeceklerini bilemediler. Hepsi de bilmedikleri şey hakkında fetva vermekten çekindiler ve korktular. Sadece Abdullâh b. Abbâs veya Onun yanında bulunan bazıları şunu söylediler: Keşke anan, baban veya biri sağ olsaydı. Urve’nin oğlu Hişâm şöyle demiştir: Bu kadın bugün bize gelseydi, ona garantili fetva verirdik. Sahabîler takva kimselerdi. Allah’tan korkarlardı. Kendilerini zorlamadan ve Allah’a karşı cüretkâr olmadan uzaklardı. Bu kadın bugün gelecek olsaydı, ahmakların hemen cevap verdiklerini ve bilgisizce kendilerini zorladıklarını görürdü. (Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, VIII, 235-236, hn: 16505)

  1. Bkz. Buhârî, Tıbb, bab: 50; Bed’u’l-Halk, bab: 11; De`avât, bab: 57; Edeb, bab: 56; Müslim, Selâm, bab: 43, hn: 2189 ve diğer kaynaklar.
  2. Buhârî, Cizye, bab: 14.
  3. Buhârî, Tıbb, bab: 49.
  4. Mûsânnefu Abdirrazzâk, XI, 13, hn: 19763; `Umdetu’l-Kârî, XXI, 284.
  5. Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sureleri
  6. Mûsânnefu Abdirrazzâk, XI, 13, hn: 19763; `Umdetu’l-Kârî, XXI, 284; Kurtubî Tefsîri, II, 49.
  7. Buhârî, Tıbb, bab: 52, 56; Et`ime, bab: 43; Müslim, Eşribe, bab: 154-155, hn: 2047; Ebû Dâvûd, Tıbb, bab: 12, hn: 3876; Müsned, İmam Ahmed, I, 181.
  8. Mûsânnefu Abdirrazzâk, XI, 13, hn: 19762.
  9. el-Muğnî, İbni Kudâme, VIII, 154-155.