Dünya hayatı, şeytan ile ademoğlunun amansız mücadelesinin cereyan ettiği serüvenin adıdır. Allah(cc) bu yolculuğun başında müminleri birbirlerine kardeşler kıldığı gibi şeytan ve dostlarını da düşman kılmıştır. İki taraf arasındaki bu düşmanlığın dünya serüvenini başlattığı ne kadar hakikat ise bu serüvenin sonuna kadar devam edeceği de o kadar büyük bir hakikattir. Ne var ki şeytan; bitmek tükenmek bilmeyecek bu mücadelede akla hayale gelmedik her türlü hile ve desiseleri kullanmaktan geri durmamakta, kurduğu tuzakları özü itibariyle olmasa da görüntü itibariyle yenileyerek düşmanının önüne sunmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu büyük mücadelede müminler yalnız olmadığı gibi şeytan da yalnız değildir. Zira kendilerini Allah’a adayan müminler olduğu kadar şeytana adanmış kullar da vardır.

Gerek insanlardan gerekse cinlerden olan bu kullar şeytan tarafından çepeçevre kuşatılarak onun elinde bir kukla gibi her türlü şekle girmişler ve “Şeytanın Hizmetkârlar Ordusu”nda yerlerini alarak hak ile çetin bir kavgaya tutuşmuşlardır. Ancak, Allah(cc) bu ordunun kemiyet olarak bir güç teşkil etse de keyfiyet olarak basit ve zayıf tabiatta olduğunu haber vererek müminlere onlar ile savaşmalarını emretmiştir:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut(batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa Suresi, 76)

Şeytan, emrine amade kıldığı bu köleleri müminler ile girmiş olduğu yarışta kullanmakta ve onlar sayesinde gücünün yettiği kimselerin mallarına ve evlatlarına ortak olmaktadır:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vaat etmez.” (İsra, 64)

Şeytan insanları hak yoldan geri çevirmek için bazen bizzat insanın kendi nefsini, bazen insan ve cinlerden olan yardımcılarını, bazen de insanların kalplerini ve zihniyetlerini kendisiyle şekillendirdiği ideolojik sistemleri kullanır. Kur’an-ı Kerim, kullandığı vasıtaların çeşitliliğine bakmaksızın genel olarak, Şeytana ve onun hizmetine girmiş olan her türlü unsura “Tağut” kavramıyla hitap ederek onları aynı paydada toplamıştır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın ifadelerine göre; arzuları ilahlaştırılan her nefis, Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan her fert, İslam dini ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her önder, Allah’tan başka zatında güç görülen tüm eşya/insan/ putlar, Allah’ın şeriatıyla çatışan tüm gelenekler ve esas alınan tüm rejimler tağuttur. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere tağut; şekiller üzerine değil; işlevler üzerine bina edilen çok geniş bir kavramdır. Bu işlevi taşıyan canlı, cansız, soyut ve somut varlıkların tümü tağut olarak isimlendirilir.

Mevdudi’nin yaptığı değerlendirmelere göre ise; Arapça olan “tağut” kelimesi sözlük anlamıyla sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, insanların hâkimi ve mâliki olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.

Allah’a isyan ise üç derecede olabilir:

1) Eğer bir kimse Allah’ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O’nun emirlerinin aksini yaparsa buna fasık denir.

2) Bir kimse Allah ile irtibatı koparır ve başka birisine bağlanırsa o zaman kâfir olur.

3) Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tağut’tur. Böyle bir kimse şeytan, rahip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. (Tefhimül Kur’an,I, 202)

Bir kimse tağutu reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun mükemmel nizamı olan İslam’a ait olduğunu tasdik etmedikçe tevhidin kulpuna yapışamaz, imanını salahiyete erdiremez. Bu hakikati Allah(cc) şöyle bildirir:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayrılmıştır. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir. “ (Bakara, 256)

Ayetler üzerinde birazcık olsun tefekkür eden bir mümin, bu ayette tağutu reddetmenin Allah’a imandan önce gelmesinin hikmetlerini idrak edecektir. Tağutu tümüyle reddetmek, ondan ateşten kaçar gibi kaçmak, imanın ön şartıdır. Virüslü bir hard diske yeni bilgiler eklenemeyeceği gibi; tağutu inkâr etme cüretini gösteremeyen, Allah’ın dışındaki tüm sahte ilahlara ve onların zayıf düzenlerine “LA”(HAYIR) diyemeyen zihinlere ve kalplere de iman yüklenemez. Yine aynı hikmete istinaden; İslam’a giriş sözü olan Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet’te Allah’ın ilah olmasının kabulünden önce, tüm sahte ilahların inkârı gelmektedir.

Tağutları reddetmeyi imanın ön şartı olarak esas kabul etmek tüm peygamberlerin ortak sünnetidir. Hz. Âdemden, Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberler tağutlara ve tağuti düzenlere savaş açmış ve kavimlerini onlara karşı uyarmıştır:

“Andolsun ki biz, «Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl, 36)

Peygamberlere ve tevhidi davetlerine engel olmak isteyen tağutlar kimi zaman put şeklinde kimi zaman insan şeklinde kimi zaman da düzen ve ideoloji şeklinde hakkın karşısında saf tutmuştur. Tağutların put veya diğer maddi varlıklar şeklinde belirmesi eski çağların, insan şeklinde zuhur etmesi tüm zamanların, düzen ve ideoloji şeklinde temayüz etmesi ise özellikle modern zamanın bir özelliğidir. Maddi varlıklara doğrudan tapmak, onlara kutsiyet atfetmek ve Allah ile eşdeğer olduklarını kabul etmek tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gitmiştir. Günümüz dünyasında ineğe kutsallık izafe eden Hindular ve bir kaç sapkın görüş sahiplerinin dışında bu refleksi temsil eden farklı bir örnek bulunmamaktadır. Klasik anlamda bir Putperestlik bugün insanlığı tümüyle tehdit eden bir unsur olmaktan çıkmıştır. Ancak, şeytan bugün daha tehlikeli planlarla karşımızda durmaktadır. Çünkü tağut ve putu sadece maddi varlıklardan ibaret olarak gören bireyler şeytanın stratejisindeki bu değişikliğin farkına varamamışlar ve onun ağlarına takılmaktan kurtulamamışlardır.

Çağdaş dünyada tağutlar, maddi olma özelliklerini bir kenara bırakarak soyut fikirsel yapılara ve ideolojilere bürünerek yeni bir anlam kazanmıştır. Artık, İslam ile mücadelenin temelinde asıl unsur, tağutlaşmış şahısların ya da başka maddi varlıkların bizzat kendisi olmaktan ziyade gayri İslami ideolojilerin şekillendirdiği sistem ve düzenlerdir. Bu sistemler hadlerini aşarak azgınlaşmış şahısları her ne kadar içlerinde barındırsalar da esasında şahıslar üstü bir özellik taşımaktadırlar. Bu yapılarda fertler değişse de İslam ile mücadele sekteye uğramamakta, yeni metotların üretimine devam edilmektedir. Bu açıdan, günümüz insanına tağutun sadece Lat, Uzza, Menat gibi putlar, Firavun, Nemrut gibi şahıslar olmadığını hatırlatmak ve söz konusu değişikliği idraklerine sunmak iktiza eder.

Daha önce bahsi geçtiği üzere Tağutların insan şeklinde tebaruz etmesi sadece eski dönemlerin değil tüm çağların ortak özelliğidir. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin zirve yaptığı, insanın ve aklının neredeyse ilahlaştırıldığı modern dönemde bile insanların bir akıl tutulmasına uğrayarak bazı şahıslara kayıtsız şartsız itaat ettikleri, hayatlarını Allah’ın emirlerine göre değil de bu şahısların arzu ve istekleri doğrultusunda şekillendirdikleri vakidir. Unutulmamalıdır ki; bir şahsın tağut olarak kabul edilmesi için illa ki Firavun ve Nemrut gibi ilahlık iddia etmesi ya da açıktan açığa Allah ile bir mücadeleye tutuşması gerekli değildir. Allah’a rağmen insanlara bir hayat programı sunmak, onları Allah’ın yolundan gizli ya da açık olarak geri bırakmak, insanları kendi emirlerine kul yapmak her tağutun ortak özelliğidir. Bunu yapan şahsın âlim, kanaat önderi ya da siyasi lider olması fark etmeksizin Allah’a karşı tuğyan(azgınlık) içinde olduğu muhakkaktır.

İnsanlar çoğu zaman tağutları dışarıda ararlar. Ancak tağutlar bazen insanın bizzat kendi nefsi olabilmektedir. Allah’ın(cc) buyurduğu gibi; Arzularını kendine ilah edinmiş olanı gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Furkan Suresi, 43) İnsan kendi arzu ve isteklerini Allah’ın emirlerinin önüne geçirdiği ve nefsinin kulu, kölesi olduğu zaman o nefis, sahibinin ilahı haline gelebiliyor. Bireyciliğin öne çıkarıldığı, insana sınırsız bir ego ve hürriyetin bahşedildiği(!),insana değer atfedilirken ifrata kaçıldığı böylesi dönemlerde müminlerin bu hususa dikkat etmeleri son derece elzemdir.

Netice olarak diyebiliriz ki; şeytan, onun hizmetkârları ve maşa olarak kullandıkları her faktörün ortak adı olan tağut, bir müminin inkâr etmesi gereken hususların en başında gelir. İnsanın önünde iki yol bulunmaktadır. Ya Allah’ı velisi olarak kabul ederek onun istekleri doğrultusunda neticesi saadet olan bir hayat yaşayacaktır ya da baş tağut olan şeytanın hizmetine girerek karanlıklar içinde kaybolacaktır.

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” ( Bakara Suresi,257)