İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Bedende yeme, içme, uyuma gibi özellikler bulunurken ruhta korkma, sevme, nefret etme, üzülme, hayâ etme gibi hasletler yer alır. Ruhun özellikleri insanın iç dünyasıyla ilgilidir. İnsan kendi iç dünyasında yer alan duygularıyla hareket eder, hayatına yön verir. Eğer duygularını fıtrat üzerine inşa eder ve buna göre hareket ederse yaratılışına uygun yaşamış olur. İşte insanın manevi âlemindeki duygularından biri de sevme ve bunun karşıtı nefret etmedir. Sevme ve nefret etme, Allah’ın varlık âleminde yarattığı dengenin bir unsurudur. Ne sadece sevme ne de sadece nefret etme tek başına bir şey ifade edebilir. İkisi birlikte denge oluştururlarsa insan istikamet üzere kalabilir.

Allah’u Teâlâ “Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (1) buyurarak insanda nefret duygusunu yarattığını haber vermiş; işte biz bu nefret duygusuyla sevginin mukabili olarak nefret edilecek şeylerden nefret ederiz. Buradan anlıyoruz ki, sevgi ne kadar tabii ve fıtri ise nefret de en az o kadar tabii ve fıtridir.

İnsanda yer alan bu iki duygu mademki yaratılıştan gelmektedir ve asla yadsınamaz, ideal bir hayat nizamı bu iki duyguyu yerinde kullanmayı öğreten ve insanlara bu duyguları ne zaman, nerede kullanmaları gerektiğini gösteren bir hayat nizamı olacaktır ki, işte İslâm bunu yapmış ve merhameti kendi dindaşlarına karşı kullanmayı emrederken katı kalpliliği/şiddeti ve nefreti de İslâm ve Müslüman düşmanlarına yönelmeyi öngörmüştür. (2)

İnsanda yer alan sevgi ve nefret duyguları fıtrata uygun olduğunda istikamet üzere yürüme devam etmektedir, ancak sevgi ve nefrette aşırılık ya da dengesizlik meydana geldiğinde yoldan sapılabilmektedir. Sevgi, farklı farklıdır. Mesela bir insanın elmayı sevmesiyle oğlunu sevmesi aynı değildir. Yine eşe duyulan sevgiyle anne-babaya duyulan sevgi farklıdır. İşte insanda yer alan sevgilerin en yücesi sadece Allah’a duyulan sevgidir. Ve diğer varlıklara duyulan sevginin temelinde de Allah’a duyulan sevgi yer almaktadır. Söz gelimi insanın anne-babasını sevmesi, kendisinin dünyaya gelmesinde ve yaşamını devam ettirmesinde onlara borçlu olduğu vefanın bir karşılığıdır. Ancak anne babasını yaratan, kişinin dünyaya gelmesini murad eden ve ona sayısız nimetler veren Allah olduğu için mutlak manada sevginin kaynağı bizi yaratan Rabb’imizdir.

İnsanların dünyada doğru yolu bulması ve hayatını Allah’ın ahkâmına göre şekillendirmesi kendilerine gönderilen peygamberlere ittiba etmekle mümkündür. Peygamberlerin bu ulvî vazifelerinden dolayı onlara karşı büyük bir sevgi beslenir. Ancak bu sevgi sınırsız değildir. Her şeyden önce Allah’ın sevgisine vesile ve sebep olan temayül ile peygamberi sevmeye sevk eden sevgi temayülü aynı değildir. Bilindiği gibi Allah, kemal-i zat’ından dolayı sevilir ve itaat edilirken, peygambere sevgi Allah için ve Allah’ın rızasına ulaşmak içindir. (3) Hz. Peygamber’in “Sizden birinizi beni kendi nefsinden, canından, anne-babasından daha fazla sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmaz” hadisi (4) de bu manada anlaşılmalıdır. Rivayete göre, bir gün Efendimiz, ashabının kendisine olan sevgisini öğrenmek ister ve sorar “Beni ne kadar seversiniz?” Herkes, hayatta en çok sevdiklerinden daha çok sevdiğini; kimi malından çok sevdiğini, kimi ana-babasından daha çok sevdiğini, kimi kendi çocuklarından bile daha çok sevdiğini vs. söyler. Hz. Ömer de O’nu kendi nefsi hariç herkesten çok sevdiğini söyleyince “Ey Ömer olmadı, beni, kendinden de (Eksera min nefsike) daha çok sevmedikçe iman etmiş olmazsın.” deyince. Hz. Ömer: “Ey Allah’ın elçisi, seni, kendi nefsimden de daha çok seviyorum.” der ve Rasul-i Ekrem: “İşte şimdi oldu ey Ömer.” buyurarak (5) peygamber sevgisinin olması gereken derecesine işaret buyurmuşlardır. İşte rivayette geçen peygamber sevgisi, Allah rızasına ulaşmayı amaçlamakta, peygamberin nefsini yüceltmemektedir.

Peygamberimize sevgimizin temelinde Rabbimizin rızası yer almakta, Rabbimizin emri doğrultus6unda ona tabi olmaktayız. Ancak tüm peygamberler bu şekilde anlaşılmamış, bazen sevgide aşırılığa gidilmiştir. “Ey Kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın, “üçtür” demeyin, vazgeçin, bu hayrınızadır. Allah ancak bir tek Tanrı’dır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (6) ayeti Hıristiyanlara peygamberleri hakkında tevhide aykırı sözler söylememelerini emretmektedir. Hz. İsa, diğer peygamber kardeşleri gibi insanları sadece Allah’a kulluğa çağırmış iken, onun ortadan kaybolmasından sonra, ona inananlar, mu’cize yaratılışını da bahane ederek onu Allah’ın oğlu derecesine yükseltmişler, hatta bununla da yetinmemiş, İsa’yı, Allah’ı oluşturan üç elemandan biri saymışlar, İsa’yı Tanrı içinde düşünmüşler ve İsa’sız Tanrı inancını yitirmişlerdir. (7)

Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı Allah için değil bizzat kendi zatı ve şahsiyeti için sevdiklerinden, gerçek manada Allah’ı ve Hz. İsa’nın Allah tarafından olan tebliğatını tanımamışlardı. Yahudiler de Hz. Musa’nın risalet sıfatından ziyade şahsiyetinde ısrar etmiş, ulûhiyeti nefyetmişlerdi. Böylece sevgide ifrata düşerek peygambere olan sevginin ve buna bağlı olarak da ona olan itaat ve bağlılığın mahiyetinden uzaklaşmışlardı. İşte Peygamberimiz Hıristiyan ve Yahudilerin düştüklerini hatalara düşmememiz için bizleri uyarmış, “Ben ancak bir beşerim…” diyerek kendisine uluhiyet isnadını önlemek istemiştir. Bu noktada peygambere itaatin Allah’a için itaat olduğu unutulmamalı, bu ikisi arasında ayrım yapılmalıdır. (8)

Sonuç olarak sevgide ve onun zıddı olan nefrette ölçülü ve dengeli olma, Kur’an mantığına uygun olan davranış şeklidir. Müslüman, sevdiğini ölçülü seven; nefret ettiğinden de ölçülü olarak nefret eden; neyi ve kimi niçin, ne kadar seveceğini; neden ve kimden ne ölçüde nefret edeceğini bilen kimsedir. (9)
————————

1 Hucûrât 49/7.
2 Bedreddin Çetiner, “Sevgi ve Nefrette Denge”, İslâm’ da Sevgi Temelinde Beşeri Münasebetler (İlmi Toplantı), İstanbul, 2010, s. 117.
3 Cemal Ağırman, “Hz. Peygamber’e Sevgi ve Bağlılığın Ölçüsü”, CÜİFD, Sivas, 2001, c. V, sy. 2, s. 136.
4 Buhârî, İmân 8; Müslim, İmân 69, 70.
5 Buhârî, Ahmed b. Hanbel.
6 Nîsâ 4/171.
7 Süleyman Uludağ, “Aşırılık ve Yozlaşma”, s. 3.
8 Ağırman, “a.g.m.”, s. 137.
9 Çetiner, “a.g.m.”, s. 120.