Denizlerdeki kum taneleri adedince Rabbimize hamd olsun. Salat ve selam Fahr-i Kâinat efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, inayeti ve hidayeti tüm Müslümanların üzerine olsun.

Olaylara bakış açısı herkesin farklı farklıdır. Aynı yerde aynı şekilde vuku bulan bir vakıa bile farklı bakış açısına sahip iki kişi tarafından farklı görülüp farklı yorumlanabilir ve dolayısıyla bu tavırlara farklı yansıyacaktır. Özellikle geniş ailelerde yaşanan bazı problemlerde eşlerin birbirine, gelinin kaynanaya ve ya kaynananın geline ya da eltilerin birbirine ve yahut ta insanlar arası ilişkilerde kişilerin birbirine bakışının yanlış olması sebebiyle sıkıntılar, içinden çıkılmaz hale gelebilmektedir.

Hal bu ki su-i zannın oldukça yaygın olduğu günümüzde en büyük ihtiyacımız hüsn-ü zandır. İnsanlarla ilişkilerimizde emin olmadığımız konularda ön yargısız yaklaşıp yaşamadığımız şeyleri yaşamışız gibi düşünmeden olaylara olumlu taraflarıyla bakabilsek belki de kocaman bir sorunmuş gibi gördüğümüz şeyleri sorun olarak bile görmemeye başlayacak ve hayatımız daha yaşanabilir ve huzurlu olacaktır.

Birçok şey bizim elimizde. Zira yamuk bakan, düz göremez. Öncelikle olaylara bakış açımızı değiştirmeliyiz. Çoğu kez yanlış baktığımız için vakıaları ters yorumluyor ve hatalı adımlar atabiliyoruz. Buna İslam, su-i zan adını vermekte. Ve olaylara bakışımızın büyük bir kısmı su-i zan üzere kurulu olduğundan olsa gerek Rabbimiz zannın çoğundan bizi Hucurat suresi 12. ayette sakındırmaktadır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Şüphesiz bazı zanlar günahtır…”

İkinci olarak iyi niyetli olduğumuzu bir şeklide belli etmeliyiz. Biz değişirsek karşımızdaki de değişecektir. “Sen iyi olursan herkes iyi olacaktır.” Sözü ne kadar doğrudur. Dünyadaki tüm kötülüklerin ve kötülerin yok olması elbette ki mümkün değildir.  Ama biz üzerimize düşen tüm vazifeyi yapmak durumundayız. Sonuçta el-Emin sıfatını alan, müşriklerin bile güvenip eşyalarını emanet ettiği Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bile kötüler tamamen yok olmadı ki. Ama o üzerine düşeni yapıp düzgün bir bakış açısıyla ilerlemekten asla geri durmamıştı.

Üçüncüsü; zaman tanımalı ve beklemeliyiz. Ancak sabreden emeline ulaşabilir. Bir de her başımıza gelende bir hayır olduğunu aklımızdan çıkarmamalı ve içinde bulunduğumuz imtihanı bizi olgunlaştırıp eğer sabredebilirsek dünya ve ahiret hayatımızda bizi daha üstün derecelere getiren bir faktör olduğunu iyice bellemeliyiz.

Evlilik olaylara iki kişilik bakmak demektir. Olaylara tek kişilik baktığınız zaman siz haklı, diğeri haksız olur. Sizin kendinizi mutlu hissetmeniz için onların değişmesi gerekir. Kendinizi değiştirmek aklınıza gelmez, çünkü siz haklısınızdır. Karşı taraf da kendisini haklı gördüğünde değişime direnir, güç savaşı başlar. Evli çiftleri aynı kayıkta seyahat eden iki kişiye benzetebiliriz. Birisi kızıp kayığı salladığı zaman öbürü tutmalıdır. Eğer o da kızıp sallarsa kayık devrilir, yüzme bilmeyen boğulur. (1)

Çinli Gelinin Hikâyesi

Kaynanasından şiddet ve baskı gören bir Çinli gelin hayatından bezmiş, intiharın eşiğine gelmiştir. Son çare olarak akıl danışmak için bitkilerle tedavi eden yaşlı ve bilge bir otacıya gider. Otacı mutsuz gelini dinledikten sonra “Anladığım kadarıyla sen bu kaynanandan kurtulmak istiyorsun” der. Gelin içini çekerek “Evet” der. “Peki, nasıl kurtulmayı düşünüyorsun?” diye sorar bilge kişi. “Bilmiyorum, onun için size geldim “ der gelin. Otacı biraz düşünür gibi yaptıktan sonra “Ben bir yol biliyorum ve bunun anahtarı da bende” der. Çinli gelin sevinir ve sorar: “Peki, bu nasıl olacak, ondan nasıl kurtulacağım?” Otacı tezgâhın altından bir torba beyaz toz çıkarır, geline uzatır.

Kaynananın yemeklerine bu zehirli tozdan her gün bir çay kaşığı koyacaksın. Renksiz olduğu için görünmez, yemeklerin tadını değiştirmediği için yerken fark edilmez. İki ay boyunca her gün yemeklerine bir kaşık bu tozdan koymayı unutma. İki ay sonra kaynanan ölecek, sen de ondan kurtulmuş olacaksın. Ancak kaynanan ve eşinin bu işi fark etmemeleri ve senden şüphelenmemeleri için kaynanana annenden daha fazla ilgi ve sevgi göstereceksin, bir dediğini iki etmeyeceksin ve bunu içinden gelerek yapacaksın.”

Çinli gelin bilge otacının verdiği bir torba zehirli tozu alır, teşekkür eder, borcunu sorar. “Borcun yok, o zalim kaynanandan kurtulmanda benim de bir katkım olsun.”

Çinli gelin otacının dediği gibi kaynananın yemeklerine zehirli tozdan her gün bir çay kaşığı koyar. Bu arada ona öz annesi gibi davranmayı, severek hizmet etmeyi ve saygı göstermeyi ihmal etmez. Gelin böyle “anneciğim” diye saygı gösterdikçe, hizmet ettikçe, her türlü çilesine katlandıkça kaynana pişmanlık duymaya başlar.

Bir akşamüstü gelin kaynana karşılıklı oturmuş çay içerken, kaynana gelinin elini tutar: “Sevgili kızım, ben seni yanlış tanımışım, meğer altın gibi bir kalbin varmış. Yaptıklarım için çok pişmanım, beni affet” der. Çinli gelin ağlamaya başlar. “Neden ağlıyorsun?” der kaynana. “Mutluluktan” der gelin. Kaynana gelinini komşularına ve oğluna över, onu sevdiğini söyler; gelinin eşiyle ve komşularıyla da arası düzelmiştir.

Ertesi gün bir bahane ile kaynanasından izin alıp otacıya gider. “Kaynanamın ölmesini istemiyorum, yaptıklarından pişman oldu, bana karşı çok iyi, beni kendi kızı gibi seviyor” der.

“Peki, ne yapmamı istiyorsun?” diye sorar otacı. “Bu verdiğin zehrin etkisini giderici bir panzehir yap, yemeklerine ondan koyayım, kaynanam ölmesin” der.

Otacı gülümser: “Sana verdiğim toz, zehir değil, yaşlılar için faydalı bir bitki tozuydu” der ve devam eder: “Sen değiştiğin için o da değişti.” (A.g.e)

Rabbimiz bizi bizden daha iyi bildiği için kalpleri yumuşatmanın yollarını aramamızı ve bu süreçte sabırlı olmamızı emretmekte ve sonucun çok güzel olacağını müjdelemektedir: ”İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir biçimde sav. O vakit seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur.” (Fussilet, 34)

Kişinin olaylara ve insanlara tutumu onlara verdiği anlama bağlıdır. Bu üç şekilde işlemektedir: Sen bilinci, ben bilinci ve biz bilinci. Sen bilincinde kişi şöyle düşünür: “Ben bu dünyaya acı çekmek için gelmişim. Kaderim kötü, felek vurmuş bir kere, ben ne yapabilirim.” (Çinli gelinin kaynananın davranışlarına ilk verdiği anlam “sen bilinci” şeklindeydi. O değişmeden ya da ondan kurtulmadan mutlu olamayacağını düşünüyordu.) İnsanları ve olayları bu bilinçle anlamlandıran bir kişi davranışlarının sorumluluğunu almaz, hatalarının suçunu başkalarına yükler. Bu tip insanlar her gün birilerinden ve bir şeylerden şikâyet ederler ama kendilerini değiştirmek için gayret göstermezler. İşlerini ve eşlerini beğenmeyen ve devamlı onlardan yakınan bu tip insanlardır.

“Ben bilincinde” kişi şöyle düşünür: “Her şey benim kontrolümde, her şeyi ben bilirim, kimse bana ne yapacağımı söyleyemez. Eşim, çocuklarım, öğrencilerim bana uymak ve itaat etmek zorunda.”(Gelinin kaynanasına ısınamayışında kaynananın ben bilinciyle düşünmesinin payı vardı. Kaynana: “Her şey benim kontrolümde olmalı, gelin bana itaat etmeli” diye düşünüyordu.)

Olayları ve insanları “biz bilinciyle” değerlendiren kişiler şöyle düşünür: “Davranışlarımdan ben sorumluyum. İnsanlardan dürüst olmalarını beklemem için önce ben dürüst olmalıyım. (Çinli gelin olumlu yönde değişince kaynana da değişti ve biz bilinci oluştu, ikisi de birbirinin iyi yönlerini görmeye başladılar.)

İnsan temelde kötü değildir. Kötü eğitim ve kötü çevre şartları onları değiştirmiştir.

“Ey güzel göz! Güzel bak, güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır. İnsan bin kapılı saray gibidir, birkaç kapısı kapalı diye ona sırtını dönüp gitme. Açık kapılarını gör.”(A.g.e)

Olaylara daha pozitif bakabilme duasıyla…

Ve’l-hamdülillahi rabbil alemin…  

 

————————-

 

  1. Anne Olma Sanatı-Sefa Saygılı, Ali Çankırılı- Zafer Yayınları