Her hususta yaşantılarından ve siretlerinden güneş misali aydınlandığımız, yolları peygamber yolu olan kutlu selefimizin emri bil-maruf ve nehy-i an’il-münker vazifesini gerçekleştirmek adına ortaya koydukları sa’yu gayretleri hiç şüphesiz bizler için bu kutlu vazifeyi icra etme noktasında ihya edici nitelik taşımaktadır. Bu bakımdan biz selefimizin bu ilahi vazifeyi gerçekleştirmek adına ortaya koydukları gayretlerden bazılarını yolumuzu aydınlatması için arz edeceğiz.
Ata b. Ebi Rabah Emevilerden Abdulmelik b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik muhteşem bir vaziyette kürsüsünde oturuyor, her kabilenin ileri gelenleri etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hac mevsiminde tevafuk etmişti. Ata’yı görünce hemen onu yanına alarak ne istediğini sordu. O da “ey mü’minlerin emiri Allah’ın ve Rasulünün hareminde Allah’tan kork ve bu harem-i şerifleri imar et. Muhacir ve Ensar çocukları hakkında da Allah’tan kork. Zira sen bu mecliste onların sayesinde oturdun. Ayrıca serhatlarda bulunanlarında haklarına riayet et. Zira onlar Müslümanların kalesidir. Müslümanların idaresini araştır, çünkü onlardan yegâne mes’ul olan sensin, kapındakilerin hakkına riayet et. Kapına gelenlere kapını kapatma” dedi: Abdulmelik: “Bu dediklerini yerine getireceğim” dedi:  Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak: “Senin bizden istediklerinin hepsi başkaları adınadır. Biz bunlara söz verdik, fakat kendi adına bir istekte bulunmadın, kendin için ne istersin” dedi: O da “ Ben yaratılmışlardan bir şey istemem” dedi: ve oradan ayrıldı. Bunun üzerine Abdulmelik: “Zaten seni şereflendiren ve yücelten budur” dedi.
Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre Bir gün Haccac, Basra ve Küfe fakirlerini davet etti. Hepimiz yanına girdik en son Hasan-ı Basri geldi, Haccac “Hoş geldin ey Ebu Said, yaklaş bana” dedi ve köşkünün yanında bir koltuğa kendisini oturttu. Haccac ile sohbete başladık. Hz. Ali hakkında söz açtı ve aleyhinde konuştu. Bizde onun keyfine uyarak aleyhinde konuştuk çünkü kötülüğünden korkuyorduk, Hasan-ı Basri ise başparmağını ısırmış, sükût etmiş bir vaziyette duruyordu, bunun farkına varan Haccac “Ey ebu Said, sen niye sükût ediyorsun konuşsana” dedi. Hasan-ı Basri: “Ne söyleyeyim?” diye sordu: Haccac “Şu Ebu Turab (Hz. Ali) hakkındaki fikrini söyle” dedi: Hasan-ı Basri’de “ben Allah-u Teâlâ’nın (Bakara 143), senin hala yöneldiğin kıbleyi ancak, o peygambere uyanları ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırt edelim diye kıble yaptık, gerçi elbette bu büyük iştir. Ancak Allah’ın hidayete ilettiği kimseler için değil. Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir. Çünkü Allah insanlara Rauf’tur merhametlidir.” buyurduğunu biliyorum. Ali ise iman ile hidayet bulan kimselerdendir. Rasul’u Ekrem’in *amcazadesi*, damadı, en sevgilisi ve birçok iyiliklerin sahibi bir zattır. Ne sen ve ne de senden başka biri bu vasıfları ondan kaldırabilir ve aralarına girebilir, şayet Ali’nin bazı yanlışları varsa Allah ona yeter. Vallahi Ali hakkında bunda başka bir şey söylemem” dedi: Haccac’ın rengi değişti suratı ekşidi kızgın bir halde köşkünden kalkıp arkasındaki evine girdi, bizde oradan ayrıldık. Amir Eş-şabi Diyor ki: Hasan-ı Basri’nin elinden tuttum ve “emiri kızdırdın” dedim. Hasan-ı Basri “Ey Âmir, benden uzaklaş. İnsanlar seni Küfe’nin âlimi olarak tanıyorlar sen ise insan şeytanlarından birinin yanına geldin. Onların keyfine uyarak arzularına gelen konuşmaya başladın. Yazıklar olsun hiç mi Allah’tan korkmadın? Her söylediğine evet diyorsun. Böyle şey olur mu?” deyince Âmir: “Ben mecburiyet karşısında böyle söylüyorum” dedi: Hasan-ı Basri “Bilerek konuşman senin için daha da kötüdür” dedi.
İmamı Şafii’den rivayet edildiğine göre diyor ki amcam Muhammed b. Ali bana şunları anlattı: “Abbasi halifelerinden Ebu Ca’fer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum. Mecliste İbni Ebi Zueyb’de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan b. Zeyd de Medine valisiydi. Gıfarilerden bazıları vali hakkında şikâyette bulunmak üzere halifeye müracaat ettiler. Hasan bin Zeyd “Ey mü’minlerin emiri! Bunları İbni Zueyb’e sor” dedi: Halife de ona “Ne diyorsun bunlar hakkında” diye sordu. O da “Bu adamlar insanlara eziyet eden ve insanlar hakkında bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife Gıfarilere: “Dediğini duydunuz ne söyleyeceksiniz?” diye sordu: Gıfariler: “Birde Hasan b. Zeyd hakkında ona sor” dediler: Halife İbni Ebu Zueyb’e “Hasan b. Zeyd hakkında ne diyorsun”  diye sordu: O da: “Hasan hakkında haksız yere hüküm verip nefsinin arzularına uyan bir kimse şehadet ederim” dedi: Bunun üzerine Halife Hasan’a söylediğini duydun mu? Bu iyi bir adamdır” deyince Hasan Halife’ye “Gir de kendin ona sor” dedi. Halife de ona “Benim hakkımdaki görüşün nedir” diye sordu. Bu zat “Beni affet. Bunu bana sorma” deyince Halife ona: “Allah adına soruyorum bildiğini söyle” dedi: İbni Ebu Zueyb “Sanki kendini bilmiyormuş gibi bana Allah adına yemin verdirerek soruyorsun” dedi: Halife de “Allah adına bildiğini haber ver” diye ısrar edince o da: “Ben şehadet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir” deyince Ebu Ca’fer yerinden doğruldu ve kalkarak elini İbni Ebu Zueyb’in kafasına koydu ve kendine doğru çekerek şöyle dedi: “Şayet ben bu makam da oturmasaydım seninle bu oturmama karşılık Fars, Rum, Deylem ve Türk diyarlarını zapt ederdim” dedi: bunun üzerine İbni Ebu Zueyb “Ey Mü’minlerin emiri! Ebubekir ve Ömer radiallahu anh da bu makam da oturdu. Hakkı, adil bir şekilde taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine kadar zapt ettiler. Onların burunlarını kırdılar” deyince Ebu Ca’fer Ebu Zueyb’in başını bıraktı ve “vallahi senin doğru konuştuğunu bilmesem senin kelleni uçururdum” dedi.
Yine Abbasi Halifelerinden Harun Reşid Hac dönüşü bir süre Küfe de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini uğurlamak için sokaklara döküldü, gelenler arasında Behlül Dane de bulunmaktaydı. Harun Reşid’in ihtişamlı develeri hevdecleri ile beraber görünce Behlül yüksek bir sesle “Ey Harun” diye seslendi: Harun yüzünden perdeyi kaldırarak: “buyur Behlül ne istersin” dedi Behlül: “Ey Mü’minlerin emiri Eymen b. Nail, Kudame b. Abdulâmiri’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki: “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i Arafattan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti yanında kimse dövülmediği gibi kimse de kovulmazdı “yol verin yol verin diyen münadileri de yoktu. Sende bu usule rivayet et. Bilmiş ol ki tevazu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden daha hayırlıdır.” Dedi: Bunu dinleyen Harun Reşid ağlayarak  “Ey Behlül bir şeyler daha anlat” dedi: Behlül “Ey Mü’minlerin Emiri, Allah-u Teâlâ kime servet ve güzellik verir de o kimse servetini Allah yolunda infak eder, güzelliği ile namus ve iffetini korursa Allah Teâlâ’nın divanında iyi kullardan yazılır.” Bunun üzerine Harun “Çok güzel söylüyorsun. Şu hediyemi kabul et” dedi: Behlül de “onu kimden aldınsa ona ver benim ona ihtiyacım yoktur” diye cevap verdi. Parayı almayınca Harun Reşid: “Para barcun varsa onu ödeyelim” dedi: Behlul, Küfe’de birçok ilim sahibi vardır. Borç ile borcun ödenmesini çirkin görmüşlerdir.” dedi: Harun “Bari nafakanı temin edelim” deyince: Behlül; “Allah senin Rabbin olduğu gibi benim de Rabbimdir. Seni hatırlayıp beni unutacak değildir.” Dedi: bunun üzerine Harun Reşid yoluna devam etti. Selefi salihin’in hayatında daha buna benzer nice hadiseler bulunmaktadır. Zira onlara emri bil-maruf nehy anil-münker’i çok iyi kavramış ve bu sorumluluğun ancak zülme ve günaha susmamakla gerçekleşebileceğini yüreklerine nakş etmişlerdi. Öyle ki bu vazifenin en zor olduğu anlar da dahi canlarını ortaya koymuş ne pahasına olursa olsun hakkı haykırmışlardır. Kimisi asılmış kimisi ise etleri lime lime edilmiştir. Ne mutlu onlara ki Allah’ın bir emri uğrunda canlarını ortaya koydular. Yüce Rabbimiz bize onları hayırla takip etmeye muvaffak etsin.