Ömer bin Hattab (radıyallahu anh), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Eğer sizler gerçek anlamda Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı, sabahları boş çıkıp akşam dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de rızıklandırırdı.” (1)

Tevekkülün Önemi

Seleften biri şöyle der: “Allah’u Teâlâ’ya karşı kalbinden güzel bir şekilde tevekkül etmiş olduğunu bilmen, vesile olarak sana yeterlidir. Zira senden önce Allah’ın kulları arasında nice kimseler işlerini ona ısmarlamışlar (tefviz etmişler) O’da bütün işlerinde kullarına kâfi gelmiştir. Sonra şu ayeti okur; ‘Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona kâfidir.’“ (2)

Gerçek tevekkül, kalbin içten bir inanışla Allah’u Teâlâ’nın dünya ve ahiretini ilgilendiren bütün işlerinde kendi hayrına olanı celbedeceğini ve zararına olacağını defedeceğine inanmak ve bütün işlerine vekil olduğuna güvenmektir. Hakiki iman; ondan başka hiç kimsenin ne vermeye ne engel olmaya ne yarar vermeye ne de zarar vermeye kadir olduğuna iman etmektir.
Said b. Cübeyr (radıyallahu anh) şöyle der: “Tevekkül, imanın bütün özelliklerini kendisinde toplayan bir haslettir.” (3)

Vehb b. Münebbih (radıyallahu anh) şöyle der: “Elde edilebilecek en yüksek gaye tevekküldür.”

Hasan-i Basri (radıyallahu anh) der ki: “Kul rabbine tevekkül ederse asıl güvenilecek merciin Allahu Teâlâ olduğunu anlar.”

İbn Abbas radıyallahu anh, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanların en güçlüsü olmayı arzulayan kişi, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsin.” (4)

Rasul-u Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaptığı dualarda şunları söylediği rivayet edilir: “Allah’ım! Sana karşı sadakatle tevekkül sahibi olmayı dilerim.” (5)

Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Beni sana tevekkül eden ve senin de kendilerine kâfi geldiğin kimselerden eyle.” (6)

Gerçek Tevekkül

Şurası iyi bilinmelidir ki gerçek tevekkül, Allah Teâlâ’nın takdir ettiği sebepleri elde etmek için çalışmaya aykırı bir durum değildir. Bu sünnetullah’ın bir gereği ve dünyada hadiselerin oluşumunda temel bir esastır. Zira Allah Teâlâ tevekkülü emir buyurduğu gibi sebepleri elde etmek için gayret göstermeyi de emir buyurmuştur. Bunun için şu ayet-i kerimelere bakmak yeterlidir:

“Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.” (7)

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (8)

Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (9)

Selh et-Tüsteri (radıyallahu anh) şöyle der: “Her kim harekette bulunmayı –yani kazanmak için çalışmayı- ayıplarsa, sünneti ayıplamış olur. Tevekkülü ayıplayan kişi de imanı ayıplamış olur.” (10)

Öyleyse tevekkül Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hali, çalışmak ise onun sünnetlerinden biridir. Onun hali üzere amel edenler asla onun sünnetini terk etmezler.

Tevekkül ve İhmal

Bazen Allahu Teâlâ veli kullarının kalbine de hakkı ilham eder. Onlar bunun hak olduğunu bilir ve ona sarılırlar. Mervezi şöyle der: Ebu Abdullah’a (İmam Ahmed’e) “Allah’a sıdk ile tevekkülün alameti nedir?” diye sordum. Şöyle dedi: “Kalbinde, insanların hiçbirinden bir şey istemeyecek duruma gelecek biçimde Allahu Teâlâ’ya tevekkül etmektir. Kişi bu haslete eriştiğinde Allah onu rızıklandırır ve tevekkül sahibi kimselerden olur.” Mervezi der ki: Ebu Abdullah’a tevekkül konusunda söylediklerini zikrettim. Bu konuda sadakat sahibi olanlar için bunun caiz olduğunu söyledi. Yine Ebu Abdullah’a, bir meslek icra etmeye gücü yettiği halde, “Ben evimde oturur sabrederim ve bu durumumu hiç kimseye açıklamam” diyen bir kimsenin durumunu sordum. Şöyle dedi: “Dışarı çıkıp bir meslek icra etmesi bana göre daha güzel olur. Oturduğu takdirde korkarım ki dışarı çıkmaya mecbur olur ya da başkalarının ona bir şeyler göndermesiyle yüz yüze kalır.” Ben, “Eğer kendisine bir şey gönderildiğinde onu almazsa?” diye sorunca, “Bu güzel olur” dedi. Ebu Abdullah’a dedim ki: Mekke’de bulunan bir kimse, “Rabbim bana yedirmeden bir şey yemeyeceğim” dese ve Ebu Kureyş dağına çıkarsa… Sonra üzerlerinden hırka bulunan iki kişi gelse… Ona bir elbise verseler ve elinden tutup kendisine giydirseler… Ardından önüne bir şey koysalar… Adam da o iki kişiye demirden bir anahtarı ağzına koyuncaya kadar yemese… İki kişi adamın ağzına bir şeyler sokuşturmaya başlasalar… Bu sözler üzerine Ebu Abdullah gülmeye başladı, söylediklerim hoşuna gitmişti.

Ebu Abdullah’a dedim ki: Adamın biri alışverişi bırakmış. Eline altın ve gümüş (yani para) namına bir şey almamaya karar vermiş. Evini barkını terk etmiş ve içinde bir şey bırakmamış. Sokaklarda ve yollarda dolaşıyor, atılmış bir şey görürse bunları alıyor. Mervezi der ki: Adama dedim ki: “Bunun Muaviye el-Esved olmadığına dair delilin nedir?” dedim. Dedi ki: Hayır! Veysel Karani’dir. Çöplüklere gider, kumaş parçalarını toplardı. Onun bu sözünü Ebu Abdullah da tasdik etti ve dedi ki: Nefsine karşı çok katı ve acımasız biriydi. Sonra şöyle dedi: Benim yanıma buna benzer manavla birlikte kendisi gibi birkaç kişi gelmişti. Çalışıp insanlara kendilerini tanıtmalarını söyledim. Bana, “Tanınmaya neden aldırış edelim ki?” dediler.
Ahmed b. Hüseyin b. Hassan şöyle rivayet eder: Ahmed b. Hanbel’e, bir kimsenin azıksız olarak Mekke’ye doğru yola çıkmasını sordular. Dedi ki: Buna dayanabilecek güçte ise olur. Dayanabilecek durumda değilse mutlaka azık ve binekle çıkmalı, kendisini tehlikeye atmamalıdır.

Ebu Bekir Hallal der ki: Bu söz şu anlama gelmektedir: Eğer kişi dayanıklıysa, kendisinin buna güç yetirebileceğini biliyorsa, kimseden bir şey istemeyecekse, kendisini bir şey alıp vermeye maruz bırakmayacaksa, bu kişi sadakat üzere tevekkül sahibi demektir. Zaten âlimler de bu şekilde tevekkül sahibi kimseler için bunu caiz görmüşlerdir. Nitekim Ebu Abdullah hac yapmış ve hac esnasında kendisine 14 dirhem kâfi gelmiştir.
İshak b. Râhûye’ye şöyle sordular: Bir kimse çöle azıksız girebilir mi? Dedi ki: Eğer bu kişi Abdullah b. Münir gibi bir zat ise çöle azıksız olarak girebilir. Değilse giremez. Kişi eğer zayıf biri ise sabredemeyeceğinden ya da başkalarından bir şey istemek zorunda kalacağından yahut şüpheye düşüp öfkeleneceğinden korkuyorsa, bu durumdaki kişinin sebepleri terketmesi caiz olmaz.

İshak b. Râhûye de tıpkı İmam Ahmed gibi, başkalarından istemek zorunda kalmaktan korkan kişinin azıksız olarak çöllerde yolculuk yapmasını şiddetle eleştirir ve reddeder.
Nitekim İbn Abbas (radıyallahu anh)’tan şöyle rivayet etmiştir: “Yemenliler azık almadan hac yolculuğuna çıkıyorlar ve ‘Bizler tevekkül eden kimseleriz’ deyip öylece hac yapıyorlardı. Mekke’ye geliyorlar, orada insanlardan bir şeyler istiyorlardı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ‘Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının’ (11) mealindeki âyet-i kerimeyi indirdi.” (12)

Mücahid, İkrime, Nehai ve seleften daha pek çok kimse bu görüştedir. Sebepleri bütünüyle terketmeye ruhsat verilmemiştir. Sebepleri tamamıyla terketmek ancak bütünüyle mahlûkattan kalbini koparmış kişiler için caiz olabilir.

Ahmed b. Hanbel’e tevekkülü sorarlar, şöyle der: “Umutsuzluk halinde insanlara yönelmeyi terketmektir.” Kendisine “Bu konuda bir delilin var mı?” diye sorduklarında der ki: “Ateşe atılacağı sırada Cibril’in (aleyhisselâm) ‘bir ihtiyacın var mı?’ sorusuna Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın en son söylediği, “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” diye karşılık vermesidir.” (13)

Hallâl senediyle şöyle rivayet eder:

Fudayl b. Îyaz (radıyallahu anh)’a sorarlar: “Bir kimse Allah’a güvenerek evinde oturursa ve O’nun kendisine rızık göndereceğini söylese, bunun hakkında ne dersiniz?”

Fudayl şöyle der: “Bu kimse herkes tarafından bilinen bir tevekküle sahipse yapmak istediği şey için bir engel yoktur. Ancak Peygamberler ve diğerleri böyle yapmamıştır. Peygamberler ücretle çalışmışlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ücretle çalışmıştır.”

Aynı şekilde Ebu Bekir ve Ömer çalışmış, hiçbiri, “Bizler oturuyoruz, Allah bizi oturduğumuz yerde de rızıklandırır” dememişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz”14 diye buyurmuştur. O halde mutlaka çalışmak ve maişeti talep etmek gerekir.

Ancak Bişr (radıyallahu anh)’dan bunun tersine işaret eden bir ifade rivayet edilmiştir. Ebu Nuaym, Hilye’de şöyle rivayet eder:

Bişr’e tevekkülü sordular, dedi ki:

“Sükûn olmadan zorluk, zorluk olmadan sükûndur.” Soruyu soran kişi “bunu biraz açıkla da anlayalım!” deyince, Bişr şöyle der:

“Sükûn olmadan zorluk şudur: Kişinin organları zorluk içinde çalışır. Kalbi ise Allah ile sakindir, işlerle meşgul değildir. Zorluk olmadan sükûn ise: Kişi hareket etmeden Allah ile sükûn halindedir. Bu çok değerli bir haldir ve abdalların vasıflarıdır.”

Her halükârda bu yüce makam ve derecelere ulaşmamış kişilerin mutlaka sebeplere yapışması gerekir. Özellikler de tahammül sahibi bulunmayan çoluk çocuk sahibi kimselerin buna dikkat etmesi zorunludur.

————————-

1 Tirmizi 2344, İbn Mace 4164,
2 Talak: 65
3 İbn Ebü D-ünya et-Tevekkül, 35
4 Hakim el-Müstedrek, 4 / 275
5 Ebu Nuaym Hilye, 8 / 224
6 İbn Ebü D-ünya, 4
7 Nisâ: 71
8 Enfâl: 60
9 Cuma: 10
10 Ebu Nuaym, Hilye, 10/195
11 (Bakara: 197)
12 (Buhari, 1523)
13 (Buhari, 4564)
14 Cuma: 10
Not: Daha detaylı bilgi için, İbn Recep el-Hanbeli’nin İlim ve Hikmet adlı eserine bkn.