İslâm ümmeti, şiddetli depreme maruz kalan, fena bir şekilde sarsılmış olan ve tüm şer güçlerin üzerine üzerine geldiği bir zaman da yaşamaktadır. Dinin kalıplaştığı, kılıf ve zarf haline geldiği, manevi olarak camilerin, mescidlerin hatta Kabe’nin bile içinin, özünün yitirildiği bir zamanı solumaktadır. Halbuki tarihinin hiçbir döneminde bu kadar sıkıntılara, içsel değişimlere ve garipliğe namzet olmamıştı. Bu ümmet, hilâfetin melikliğe dönüşmesini de, 250 yıllık haçlı saldırılarını da, 50 yıl süren Moğol faciasını da, 850 yıllık İslâm devleti olan Endülüs’ün kaybına da şahitlik eti. Yine bu ümmet Siyonist baskınlara, vahşi Sırplara, barbar işgalcilere de şahitlik etti. 600 küsur yıl söz sahibi olup da arka plana atılmayı da gördü. Ama şu yaşamış olduğu dıştan işgali, içten şekilciliği ve içi boşaltılmış İslâm’ı hiç bir zaman dilimin de yaşamamıştı.

İslâm’ın filizleştiği bir çağda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetini ilerde gelebilecek sıkıntılara karşı uyarmıştı: “Muhakkak sizler, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyup gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girmiş olsalar bile (siz de, o daracık yere girecek) onlara tabi olacaksınız.” Biz: Ya Rasûlallah, bu ümmetler, Yahudîlerle Hristiyanlar mı? diye sorduk. Rasûlullah: “Onlardan başka kim olacak?” buyurdu. (1) İşte bugün de yaşamış olduğumuz temel sorun da budur. Onların teknolojilerinden çok, yaşam stillerini, hayat tarzlarını aldık ve onlara benzeyen bir hâle büründük. Vaktiyle İmâm Şâtibi rahimehullah’ın ‘el-İ’tisâm adlı kitabında bir dönemde ümmetin namazlarının değiştiğini, ibâdet ve yaşantılarının tuhaflaştığından bahsederek iç çekmesini ve rahatsız olduğunu okumuştum. Acaba günümüze gelip de Müslümanların topyekun değiştiğini görse neler neler diyecekti.

Günümüzde İslâm dünyasına şöyle bir bakınca; Kur’an’dan okuduğumuz, anladığımız İslâm’a hiç benzemiyor. Her şeyimiz şekil suretten ibâret olmuş, bakıldığında görüntüden başka bir şeyimiz kalmamış.
Adı Müslüman; ‘Onlar gösteriş yaparlar’ buyuruyor Rabbimiz Mâun sûresinde… Namazlar gösteriş ve şeklen olmuş, ne okuduğumuzu bilmeden, hissetmeden, etkilenmeden kılıyoruz. Ramazan ayı festival ayı, oruçlar şeklen olmuş, beden olarak nefis terbiyesi yaparken, ruhumuzu unutuyoruz. İftar esnasında da gösteriş ve israf alıp başını gidiyor. Sadaka şeklen olmuş, sadaka veren etrafındaki insanlara belli etmeye çalışıyor. Hem çevrem olsun, hem işim görülsün, hem sevap elde edeyim diyor. Hatta hacc bile inanç turizmi hâline bürünüp şekilcilikten nasibini almış durumda. Hacc ya günah çıkarmak ya da turistik bir gezi hâlini almış. Samimi olarak gidip de orada niyetini bozan, duâ ederken, tavâf yaparken, namaz kılarken kendini resmeden hatta kabe ile selfie çekenler ve bunu paylaşanlar bile var. İbadetlerin gizlisi makbul ve daha sevap olduğu unutulmuştur.

Adı Müslüman; Önüne ‘masa, kasa, nisa/iktidar, para, kadın’ geçince inancını hemen değiştiren, temel akaid mevzularında bile vurdumduymaz bir tavır takınan bir hal almış durumda. Dünyalıklara takılarak yürür. Lafa geldiği zaman da en iyi Müslüman kendisidir. Laf ile hiçbir meselenin halledilmeyeceğini bilmez. Eğer halledilseydi münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı.

Adı Müslüman; Ben Müslümanım ama keyfimce yaşarım anlayışına sahiptir. Hiç İslâm›ı keyfine karıştırmaz. Onun için İslâm sadece camide Allah ile kul ilişkisi ya da vicdana hapistir. Dinin insanlara niçin geldiğini bilmez. Halbuki din insanı şekillendirsin bir kalıba soksun, onun hayatına çeki düzen versin diye gelmiştir. insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.
Adı Müslüman; Dıştan bakınca sünnet üzere sakallı, giyimi geniş ve afilli. Özellikle camii ve mescidlerde ehl-i takvâ duruşu ondan ayrılmaz. Elinde tesbih ile zâkir görüntüsünde, herkesin gıbta ettiği biri. Ama işyerinde, yollarda, ulaşım araçlarında, aile hayatında özellikle tek başına kaldığında görüntünün altında başka bir suret çıkar. Allah’ın her daim murâkabesinde/gözetiminde olduğunu unutur. Onunda geldiği boyut ritüellerle sınırlı kalan, aksesuarlaşan, felsefileşen ve âdetleşen bir din yaşantısıdır.

Adı Müslüman; adı örtülü, adı peçeli; Örtünün farz olduğunu daima dillendirir. Ne kadar kapanırsa o kadar sevap olduğuna inanır, doğrudur da. O da dıştan takvâ ehli olduğuna vurgu yapar. Görüntüsü Aişe, Fâtıma anamızı andırır ama dışarıda farkedilmeye çalışır. Dışını Allah’ın istediği gibi tezyin ederken o da içini unutanlardan olur. Dedikodu, gıybet, kişileri çekiştirme desen kendisindedir. Kendisi gibi kapanmayanları hakir görür. Bilmez ki bir dükkanda, vitrindekiler ile içeridekilerin aynı olması gerekir. Vitrine koyduklarımız içeride olmadıkça manevi bir ticaretten söz etmemiz mümkün olur mu?
Adı Müslüman; adı hoca, adı aydın; Reyting, meşhur olma az da bilgi verme uğruna tv ekranlarına çıkıp İslâm da tartışılmayan hiçbir şey bırakmamışlardır. Tartışılacak, tartışılmayacak her şeyi gündemlerine alıp İslâm’ı karmakarışık bir hâle getirmişlerdir. Tarih de kınadığımız ‘Bizans cedelini’ tekrar diriltmişlerdir. İnsanlar İslâm dinini yegane umut kaynağı, kurtuluş ve sığınılacak son kale görürken Tv ve ekran mollalarının yüzünden ondan da soğudular. Kendi aralarında usulsüz, fütursuz ve üslupsuz yaptıkları konuşmalar, tartışmalar yüzünden tarih de ne kadar şaz, uç ve uçuk meseleler varsa gündeme taşınmıştır. Kendilerini seyreden genç dimağları düşünmemişlerdir. Alt tabanda ki kişiler öyle hâle geldi ki; ‘Benim âyetlerim senin âyetlerini döver› tavırları ortaya çıktı. Dinle alakalı, ilgili ilgisiz, yetkili yetkisiz herkes konuşmaya, herkes yorum yapmaya başladı. Öyle bir hâle geldi ki yorumlardan dinin gerçeği görülmez oldu. Herkes dinle alakalı konuşunca şekilcilik ve göreceli Müslümanlık etrafa ciddi bir şekilde yayıldı. Sokaktaki insanlar bile dindarlığını ispat etmek için ‘bende din ile ilgili bir görüş beyan etmem lazım’ düşüncesine büründü.

Adı Müslüman; O kadar çok batıya hayran olmuştur, o kadar çok topluma göre şekil almıştır ki ‘farkındalık peşindedir’. Toplum hangi yöne akarsa o da o yöne akma peşindedir. Bilirsiniz selfie tutkunluğu ülkemizde de kendini çok hissettirdi. Normal çekimi bırakalım Müslümanlar onu bile kullanamadılar, beceremediler. Hastane köşesinde nefes alamayan babasıyla sırf millete duyurmak adına resim çekenler mi dersiniz, tesettürlü halleriyle ölmüş babasının yanı başında tebessüm ederek selfie çekip ‘babamızı kaybettik’ diyerek bunu sosyal medyaya koyanlar mı dersiniz. Akşama ne pişirmişlerse onu bile fakir fukara demeden facebook, twitter, instagram hesaplarında paylaşanlar mı dersiniz. Daha neler neler.

Adı Müslüman; Yılbaşı kutlar, içki içer, kadın programları vazgeçilmezidir, tv dizilerine hastadır, futbol hayranıdır. İstediği gibi giyinir, istediği gibi soyunur. Hayatına asla müdâhale edilmesini istemez.
Sahi bize ne oldu kardeşler. Tozlu yolda yürüyüp de toz kaldırmayan bir ümmetten, çevresine zarar veren, dini yüzeysel bir şekilde yaşayan bir toplum hâline geldik. İslâm’ı çağa uyduracağız diye asıl mecrâsından, zemininden kaydırıp tanınmayacak bir hâle getirdik. Halbuki bizler dini hayata hakim kılmada ciddi ve kararlı olmalıydık. Mensubu olduğumuz İslâm dininden el-etek çekmemeliydik. Ulaşım araçlarında bile Kur’an okumaya, dinlemeye, İslâm adına sohbet etmeye çekinir olduk. Bir Yahudi bile uçağa bindiğinde dinine ters gelen bir şey olduğunda uçağa binmezken yada haram bir yiyecek ikram edildiğinde onu reddederken biz neden dinimizden utanır olduk. Halbuki her gün kalplerimizi mercekle incelemeliydik. Gerekirse tabiatımızla, âdetlerimizle savaşmalıydık. İşte o zaman Mus’ablık, Asiyelik, Fâtımalık başlayıp dış görüntüden kurtulacaktık.
Bugün İslâm ümmeti olarak en büyük problemimiz vakıayı kavrayamamak, tehlikeyi sezememektir. Biz dinimizde boşluklar meydana getirdikçe misyonerler ve oryantalistler bu boşluklardan içeriye sızdılar ve içi boşaltılmış bir İslâm, fayda vermeyen bir Müslümanlığı bize sundular. ‘Karakter inşâsı’ adı altında adı konulmamış Hristiyanlığı bize sundular. Müslümanlığımız kimlikten öte geçemeyecek bir hâle geldi. Hediye paketi gibi dışımız tezyin/süslü ama içimiz harabe bir evi andırır oldu.

Çare nedir diye sorar gibisiniz?!

Çare; Ashâbı kiramın inandığı gibi inanmaktır. “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar.” (2) İslâm’ın ilk geldiği yılları düşünüyorum, bir onlara bir de kendimize bakıyorum, bir kıyaslamaya gidiyorum;

13 yıllık akide ve inanç eğitimiyle yetişen sahâbeler ayaklarını yere basmayı, yokuşu aşmayı, işkencelerden kurtulmayı, her işlerinde ‘Allah’ demeyi öğrenmişlerdi. Mekke’ de tek tek putperest entrikalarıyla mücadelede başarılı olmuşlardı. İslâm akidesini dertlerinin dermanı, hüzünlerinin ortağı, istikballerinin umudu görüyorlardı. Dinlerini bedel ödeyerek öğrenip, yaşamışlardı. Bugünün Müslümanları gibi değillerdi. Dinlerini ucuza almadıkları gibi, ucuza da gözden çıkarmamışlardı. Miras malına konan kadir kıymet bilmezler gibi değillerdi. Can vererek, ter dökerek, kan vererek kazandıkları bu dini muhâfaza etmede de büyük gayret gösteriyorlardı.

Akideleri uğruna girmedikleri belâ cenderesi kalmamıştı. Cefa çekiyor, belâ soluyorlardı. Allah’ı tanımışlardı. Kimlerle dost, kimlerle düşmanlık kurulur iyi öğrenmişlerdi. Allah’ın dinine savaş açanlara asla sevgi beslemezlerdi. Yaratma ve emir vermede tek mercii Allah’ı görüyorlardı.

Medine’ye gelmişlerdi. Duâ duâ yakarıyorlardı. Her ellerini açtıklarında; ‘Allah’ım hidâyet verdikten sonra ayaklarımızı tekrar kaydırma’ demişlerdi. Hidâyet geldikten sonra sapmak için nedenleri yoktu. Bizler gibi hidâyet geldikten sonra yanlışlara sürüklenmiyorlardı. Günahı alışkanlık hâline getirmiyor, temiz fıtratlarını bozmuyorlardı. Kalbim temiz gibi tatsız tuzsuz kapıya hiç mi hiç yönelmiyorlardı. Her günahda küfre giden bir yol vardır endişesi taşıyorlardı. Onlara bakıldığında ‘günahsızlığı’ anımsatıyorlardı. Otomatik hâle gelmemiş veya getirilmemiş bir dinî yaşıyorlardı. Otomatikleşmiş bir hayatta bilinç/şuur konusu olamazdı.

Medine’ye gelmişlerdi. Herkesin kalbinde aynı soru geçiyordu: ‘Allah bizden ne ister, nerde görmeyi ve nasıl olmamızı diler.’ bu sorularla Medine’de yeni bir dönem açılmış, yükseldikçe yükselmiş, granitleri kıran bir fidan gibi hayata atılıp değişim göstermişlerdi. Bizlerin metropol şehirlerde kendimize sor(a)madığımız, sormaya cesaret edemediğimiz bir soruydu bu. Nefsimiz hep engel olmuştu bu suale. Onlar dinin bütün emirlerini bir görüp ayrım yapmaz ‘Ya hep ya hiç’ düstûrunu benimserken bizler hayat veren Allah’ı yaşantımıza karıştırmayacak, heva ve heveslerimiz nasıl istiyorsa öyle yaşayacaktık. Cami içinde Allah’a, Allah diyecek, işyerinde, evde, ulaşım araçlarında Allah’ı düşünmeyip unutacaktık. Faiz haramdır diyenlere inat faiz fetvası arayacak, flörte caiz değil diyenlere biz ciddi düşünüyoruz kılıfı takacak, haramlara âşina olacak bir hâle gelecektik.

O günün dünyasında Kur’an âyetlerini her okuduklarında ağlarlardı. Okudukları âyetlerin etkisiyle çoğu zaman evlerine ve secdelere kapanır, yataklara düşerlerdi. Yanaklarında ağlamaktan iki siyah çizgi oluşmuştu. İnen âyetler; ya mü’minlerden ya da kâfirlerden bahsediyordu. Mü’minlerin sıfatını anlatan âyetler sıra sıra inerken kendilerini kontrol ediyorlar, bahsedilen hâller ve sıfatlar kendilerinde bulunmadığında, işte o zaman feryâd-u figâna başlıyorlardı. Bizler gibi sadece rukye için, sadece büyü bozmak için ya da sadece perşembe geceleri yasin okumuyor, Kur’an’ın ahkâmını rafa kaldırmıyorlardı. Bizler gibi sadece ölülere okumak onların âdeti değildi. Hz. Ömer Bakara sûresini 10 yılda ezberlemişti. Nedenini sorduklarında ‘Ancak amel edebildim’ demişti. Kur’an onlar için bir hayat, bir pusulaydı. Onlar inen her âyeti yaşayacak Müslümanı ne semâda ne de yerin altında aramıyorlardı. Kendilerine inmişti Kur’an âyetleri.

Medine’ye gelmişlerdi. Etrafları Yahudi, Hristiyan ve münafıklar tarafından sarılmıştı. Ahlâksızlık tuzaklarına ve tehlikelere karşı yardımcıları olan Allah; Müslümanların yüce bir ahlâka bürünmelerini isteyip onlar için perdeye ilk yansıttığı ‘Muttakilerin özellikleri, Müslüman aile’nin yapısı, takvâ ve ahiret endişesi’ olmuştu. Bununla Allah onları yüce ahlâka davet ederken; bir yandan da İslâm dinini hayatlarında canlandıracak müminler yetiştirmek için değişim istiyordu. Aynı sûrelerin içinde geçmişte yaşayan Yahudi ve Hristiyanların kötü ahlâkını tahlîl ederek onlara düşmanlarının özelliklerine bürünmemeleri konusunda uyarıyordu. Bilinmesi gereken bir hakikat vardı, o da Yahudilerin bilgili olduğu, Hristiyanların ise esasen câhil olduğuydu. Bundan dolayı Kur’an, Hristiyanların yaşantılarına fazla değinmeden Yahudilerin geçmişlerini, hâllerini, kişiliklerini ve içlerinde taşıdıkları hastalıklara değinmişti. Âyetlerin temelinde bir Müslümanın Yahudiler gibi bilgi yüküyle haktan uzaklaşmaması, hakka karşı inat etmemesi, kurnazlık yapmaması, Hristiyanlar gibi de câhilce ameller işlememesi vardı.

“İnkâra saplananları ise ister uyar ister uyarma onlar için birdir, imana gelmezler” (3) âyeti indiğinde kulaklarını vahye açmaları gerektiğine inanmışlardı. Vahyi kulak arkası yapmayı, ilgi ve alakasız kalmayı onların bir ahlâkı görürlerdi. Konuşan Kur’an olan Peygamber yanı başlarındayken başı boş dolaşmayı, boşlukta durmayı, vurdumduymaz tavır takınmayı küfre götüren bir sebep görürlerdi. Onlar için Allah’ın anlattıkları cennet sebebiydi. Bundan dolayı peygamberin ahirete irtihali ve vahyin kesilmesiyle oturup ağlamışlardı. Allah bundan böyle bizimle konuşmayacak diye vahye olan hasret ve özlemlerini dile getiriyorlardı.

“Ne o, Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını red mi ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların elde edeceği netice, dünya hayatında rüsvalıktan başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise en şiddetli azaba itilirler. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (4) âyeti geldiğinde Yahudiler gibi kitabı parçalamaktan ziyade İslâm’ı bir bütün olarak değerlendirmeleri gerektiğini anladılar. Kitabı acısıyla tatlısıyla kabul ediyorlar, zorlansalar da asla ayetleri tahrif ve değişime tabi tutmuyorlardı. Parçalanmış İslâm ümmeti gibi sadece işin tasavvuf boyutuna, sadece ilim ve cihad boyutuna, sadece zekat ve ticaret boyutuna ağırlık göstermiyor, bütün olarak iman edip amel ediyorlardı.

“İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün” (5) âyeti indiğinde dünyadan kendilerini soyutlamaya başlamışlardı. ‘Dünya’yı kesben/kazanç olarak değil de kalben terketmişlerdi.’ Dünyada elde ettikleri nimet, ahirette sevabımızı azaltır endişesi taşıyorlardı. Allah kendisinden razı olsun Abdurahman bin Avf’a iftarlık için yemek getirilmişti. Bir yemeğe baktı, bir de zihnindeki hâtılarına. Mus’abı düşünüyorum dedi. Benden çok hayırlı olan Mus’ab bin Ümeyr şehit olduğunda, onu bir kumaş parçası ile kefenledik. Başını örttüğümüz zaman, ayakları açık kalıyor, ayaklarını örttüğümüz zaman başı açık kalıyordu. O benden çok hayırlı olduğu hâlde, dünyayı bırakıp gitti. Sonra bize dünya kapısı açıldı. Türlü türlü nimetlere kavuştuk. Bunların hesabını nasıl vereceğiz” dedi ve sofradan kalkıp köşeye çekilip hıçkıra hıçkıra ağladı. Onlar yamalı elbise giydikleri halde böyle söylüyorlardı. Bizler gibi dünyaya köle olmamışlardı. Bir ev alabilmek için 120 ay takside girmiyorlar, banka da faiz kredisi beklemiyorlardı. Bundan dolayıdır ki; acziyetimiz ve hakir görülmemizin sebebini Allah Rasûlü ‘dünya sevgisi ve ölüm korkusu’ olarak belirtiyordu. 

İçkinin haram olduğu âyetler geldi; evlerinde ki şarap testilerini döktüler, zamanla bırakırız ‘Allah affetsin’ demediler. Örtü âyetleri geldi; geceden hazırlık yapıp sabahın ilk ışıklarında siyahlara bürünerek sokağa çıktılar. Okul bitsin, evleneyim, şuan kendimi hazır hissetmiyorum, nefsime çok ağır geliyor, böyle yaparsam evde kalırım demediler. Kıblenin değiştiğini bildiren âyetler geldiğinde araştırmaya, bir hocaya sormaya bile ihtiyaç duymadan, duyar duymaz namaz kıldıkları halde namazın içinden Mescid-i Haram’a döndüler. Kısacası kardeşlerim ‘amel’ ettiler. Acı durumlarından ancak ‘ilim ve amel’ ile çıkacaklarını anladılar.

O halde kardeşlerim, bizler de kendimize dönüp kimlik Müslümanlığından soyutlanmamız gerekir. Dışımıza önem verdiğimiz gibi kalbi ve rûhi hayatımızı ihmâl edip boşlukta bırakmamalıyız. Elbisemizde ya da bir yerimizde göze batacak bir şey varsa onu hemen gizleriz, yakamız ya da paçamız kıvrılmıştır hemen düzeltiriz. Bunlar gibi kalplerimizde en ufak bir değişim, infiraf, bozulma olduğunda hemen harekete geçip nefsimizi terbiye etmeliyiz.

“Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları haksız yere asla helak etmez. (6) buyruğunca yaşayalım.

Biz, biz olarak kaldığımız sürece topluma örnek oluruz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Ayağımızı artık yere basalım. Basalım ki düştüğümüz de canımız yanmasın. Selâm ve duâ ile.

————————-

1. Buhâri-Müslim
2. Bakara sûresi/ 137
3. Bakara sûresi /6
4. Bakara sûresi /85
5. Bakara sûresi/ 96
6. Hud sûresi/117