Hamd her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah’a, salat ve selâm ise sebeplere sımsıkı sarılarak ümmetine tevekkülü doğru bir şekilde öğreten, peygamberimizin üzerine olsun.
Tevekkül; kulun elinden gelen tüm gayret ve çabayı göstermesinden sonra gücünün ve takatının kesildiği yerden itibaren geriye kalanı Allah’a havale etmesine, Rabbine niyaz edip dua ile kendisine yardımda bulunması için yönelerek dua etmesine denilir.

Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de her şeyi bir sebep üzere yarattığını ve her şeyi bir sebebe bağlı kıldığını haber vermektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz tevekkülü en iyi öğrenen ve aynı zamanda da en iyi öğreten bir peygamber idi. Allah azze ve celle’nin “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (1) buyruğuna rağmen yine de o dünyevi sebeplere bağlı kalmış, Allah’u Teâlâ’nın ve meleklerinin yardımıyla desteklenmiş olmasına rağmen Uhud’da zırhını giymeyi ihmal etmemiş, yaralanmasına ve yanağına batan miğferinin demirleri canını acıtmasına rağmen tevekkülü doğru anlamış ve sebeplere sarılmaktan vazgeçmemişti. Başına gelen musibetler karşısında Rabbinin bu buyruğunu kıt akıllıların yaptığı gibi sorgulamamış, bu dava uğruna, imtihanın gereği olarak sıkıntıların çekilebileceğine, bazı musibetleri başına gelebileceğine yakîni bir iman ile iman etmişti. Nitekim bu dava bedel isterdi, kimin samimi olup olmadığı, kimin ise bu davaya kıl ipliğiyle bağlı olduğu belli oluncaya kadar Allah’ın imtihanının devam edeceğini kendisi bizzat yaşayarak ümmetine örnek olmuştu. Allahu Teâlâ’nın bu dini bütün yeryüzüne hâkim kılma vaadini mel’un Yahudiler gibi anlamamış ve “Orada zorba bir toplum var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.” (2)

“… Şu halde Sen ve Rabbin gidip birlikte savaşın, biz burada oturacağız.” (3) diyenler gibi olmamıştı. Ya Rabbi! “Hani senin vaadin vardı?” deyip yan gelip yatmamıştı. Savaşlarda bizzat bulunmuş, oturduğu yerden bu dinin yeryüzüne hâkim kılınmasını beklememişti. Bu dini yaymak uğruna son nefesini verene kadar davet, tebliğ ve cihadına ara vermemişti. Bu dini sadece Allah’ın ve meleklerinin yaymasına bırakmamıştı. Bir beşer olması münasebetiyle, insan olmasının ve kulluğunun gereklerini daima yerine getirmişti. İşte bütün bu yönleriyle Peygamberimiz bizlere örnek olmalıdır.

Bizler hayatımızda daima bizi doğruya sevkedecek misalleri kendimize rehber ve örnek edinmeliyiz. Rabbimizin kaderinin nasıl tecelli edeceğini bilmediğimiz için hayatımızda sebepler bizim için önemlidir. Tohumu toprağa ekmeden, sulamadan, zararlı otları temizlemeden ve ilaçlamadan boş bir tarladan mahsul beklemek nasıl ki imkansızsa, dua ve kulluk olmadıkça, Rabbimize yönelip ondan yardım istemedikçe ve kulluğun gereklerini yerine getirmedikçe ve bu uğurda gayret göstermedikçe tevekkülü doğru anlamış olmayız.

Rabbimiz yüce kitabında “ İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (4) buyurarak mümin-kâfir ayırımı yapmaksızın bu dünya da “Rahman” sıfatının bir gereği olarak nimetlerini çalışıp gayret sarfeden kullarına sunmaktadır. Kul çalıştığı için Allah’u Teâla’da ona vermektedir. Ancak şu var ki; bazıları çalışıp kazandığını dünyada harcayıp bitirirken, bazıları da hem dünyadan istifade eder, hem de ahiret için bir azık edinir. Önemli olan ahiret için çalışabilmektir. Çünkü bu fani âlemin nimetleri de fanidir. Yani tükenip bitmeye ve yok olmaya mahkûmdur. Ancak ahiret hayatı, işte asıl yaşam ile kesintisiz ve sürekli nimetlerin bulunduğu yurt oradadır. Keşke idrak edebilsek!!!

Acaba zahiri olarak gözüken şeyler her zaman bizim görüp anladığımız gibi mi cereyan eder?

Bizim bu soruya bir cevap verebilmemiz için öncelikle doğru ve yanlışı ölçebilecek bir anlayışa yani “Furkan”a sahip olmamız gerekir. Yüce Rabbimiz bunu nasıl elde edebileceğimizi de bizlere haber vermiştir.

“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkar, O’nun emirlerine karşı gelmekten sakınırsanız size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (Furkan) verir. Günahlarınızı örter ve sizi bağışlar…” (5)

Dolayısıyla takvalı olmadıkça, Rabbimize kulluğumuzu tam manasıyla yapmadıkça, doğru ve yanlış kriterlerimiz isabetli olmayacaktır. Sevdiğimiz şeylerin bizlere zarar verip vermeyeceğini, sevmediğimiz şeylerinde gerçekte bizlere hayır getirip getiremeyeceğini anlayamayacağız. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Bir şeyden hoşlanmadığınız halde o sizin iyiliğinize olabilir. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (6)

Kulluğumuz ve Takvamız bozuk olduğunda yanlış ölçü ve düşünce tarzımız bizi tevekkülden ve sebeplere sarılmaktan engelleyecektir. Olayları doğru tahlil etme yeteneğimizi kaybedecek ve her şeye ters köşeden bakmaya başlayacağız. Maalesef bu durum da bizi her geçen gün biraz daha Allah’tan uzaklaşmaya götürecektir. Bu sebeple doğru bir tevekkül anlayışı, doğru bir kulluktan geçmektedir.

Peki her zaman sebepler neticelerini de beraberinde getirir mi?

Tabi ki bu soru da hemen evet – hayır şeklinde cevap verilecek bir soru değildir. Nitekim Dünyevi sebepler her ne kadar neticelerini de beraberinde getirse de daima böyle olacaktır diye bir kaide yoktur. Yeri geldiğinde bu kaide de işlemeyebilir. Ateş yakıcı bir özelliğe sahip olsa da Allah’ın iradesi tecelli edince neticesini yerine getirememiş ve İbrahim aleyhisselâm’ı yakmamıştır.

“Onlar İbrahim’i ateşe atınca biz: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik.” (7)

Bıçak daima kesme özelliğine sahip olsa da İbrahim Aleyhisselâm oğlu İsmail aleyhisselâm’ı boğazlamak üzere yere yatırdığında kesmemiştir. (8)

Günlük yaşamımızda daima karşılaştığımız bazı durumlarda vardır.

Birşeyler yemek her ne kadar doymaya sebep olsa da bazen insan yese de doymaz.

Bomba ve silahlar her ne kadar ölümün sebebi de olsa bazen ateş almayabilir ve bomba düşse dahi patlamayabilir. Bütün bu hususlar göstermektedir ki; sebepler her ne kadar önemli olsa da ilahi iradenin izni olmadıkça hiçbir netice veremezler. Bu hususta tam bir iman sahibi olmak mümin bir kul olmanın gereklerindendir.

Ashabtan biri: Ya Rasûlallah! Yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre iş yapmanın ne önemi vardır? diye sorduğunda Rasûlullah aleyhisselâm: “Herkes kendi işine hazırlanır.” Ve “Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır” buyurdu. Aynı soruyu soran başka birine de Şems süresinin şu ayetlerini okumuştu: “Hakkı, şerri ve bu ikisinin hallerini öğretip insana seçme hakkı (irade) verene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden temizleyip faziletlerle dolduran kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalâlette bırakan, zarar etti.” (9)

Nitekim Zülkarneyn aleyhisselâm’dan bahsederken Yüce kitabımızda Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

“Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik. O da sebebe tabi olup onu izledi.” (10)

Yani Rabbimiz sünnetullah gereği sadece bizim peygamberimize ve bu ümmete değil tüm insanlığa ve önceki nesillere de bu ilahi düsturu bildirmiş ve öğretmişti.

Sonuç olarak bizlerin tevekkül anlayışı Yüce Rabbimizin şu ayeti kerimesindeki gibi olmalıdır.

“De ki: Allah’ın bize yazdığı şeyden başkası, bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlamızdır ve artık müminler, Allah’a tevekkül etsinler.” (11)

Ve şu ilahi buyruğu da asla unutmamalıyız.

“Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” (12)

Selâm ve dua ile.

————————-

1. Maide, 67.
2. Maide, 22.
3. Maide, 24.
4. Necm, 39.
5. Enfal, 29.
6. Bakara, 216.
7. Enbiya, 69.
8. Bkz. Saffat, 102-111.
9. Şems, 8-9-10.
10. Kehf, 84,85.
11. Tevbe, 51.
12. İsra, 13.