Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun ailesine ve ashabına olsun.

Görüntüsü itibariyle göze hoş gelen bir ağaç veya yapı mutlaka bir kök ve temele dayanır. Böylece üzerine kurulduğu temel sayesinde hem kendi güzelliğini devam ettirir hem de ondan istifade süreklilik kazanır.

Gövdesi geniş, dalları etrafa yayılmış, meyvelerini insanlara ve diğer canlılara sunan bir ağacın bu nispette toprak altına uzanan, onu perçinleyen ve ayakta durmasını sağlayan bir köke ihtiyacı vardır. İnsanların kendi elleriyle bina ettiği muhteşem büyüklükteki binalarında aynı şekilde bir temelle yerin altına inmesi icap eder. Eğer böyle olmasaydı ağacın ve binanın istifade edilecek yönlerinden daha çok devrildikleri zaman yapacakları yıkım üzerinde durulurdu.

İslam insanın hem görünen hem de görülmeyen amelleriyle muhatap olmuştur. O dünya amelini ahiret temeli üzere bina etmiştir. Kulun davranışlarını yaparken sadece yaşadığı âleme değil, o amellerin karşılığını göreceği ahirete bakmasını, asıl yurdunun orası olduğunu ve yaptıklarından mes’ul olduğunu belirtmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor “(Ey Muhammed) De ki: çalışın, yakında Allah, Peygamberi ve mü’minler yaptıklarınızı görecektir, sizler görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Tevbe, 105)

Yukarda geçen ayette amellerin yapılmasına teşvik edildiği gibi bu amellerin kıyamet gününde arz edileceği ve makbul olanın kabul görmeyenden ayırt edileceğine işaret edilmiştir. Yapılan amel Allah için mi başkasının hoşnutluğunu kazanmak için mi yoksa Allah için olduğu gibi başkasının hoşnutluğu da gözetilerek mi yapılmıştır? Bu soruların cevabı insan felahı veya helâkı ile sonuçlanır. Mükellef olan her insan bu sorulara muhatap olacaktır.

İnsanın felaha kavuşması, amellerin ihlas ve samimiyet ile yapması şartına dayanır. İşte İslam makbul bir amelde şu iki şartı arar: Amelin İslam’ın çizdiği şartlara uyması ve yapılırken niyetin Allah rızası gözetilerek getirilmesi. Amelleri bu hassas tartı ile tartan İslam, terazinin iki kefesi arasında bir dengesizlik görürse bu ameli reddeder.

Bunun en bâriz örneğini kâfirlerin amellerinde görebiliriz. Onların dünya hayatında yaptıkları güzel ve sâlih ameller imandan mahrum olduğu için kabul görmeyecektir. Zira onlar bu amellerle sadece dünyalık bir yükselişi arzulamışlardı. Nihayetinde Allahu Teâlâ onlara bu arzularına kavuşma fırsatı verdi ve onlarda yaptıklarının karşılığını dünyada gördüler. Ahirette ise korktukları kaçınılmaz akıbet beklemektedir: “Onların işledikleri amellerine yöneldik te onları dağılmış toz zerreciklerine çevirdik.” (Furkan, 23)

Gerek Kureyş Sûresinde namaz kılanların eleştirilmesi gerek Hac Sûresinde insanların kestikleri kurbanlarının etlerinin ve kanlarının Allah’a ulaşmayacağının belirtilmesi gerekse de cehenneme atılacak mücahit, âlim ve zengin insanın bu feci sonu amellerini Allah için samimi bir şekilde boyun eğerek yapmamalarındandır. İsrailoğullarından fahişe bir kadının kendi ayakkabısıyla susuzluktan çatlayan köpeğe su içirmesi onun bağışlanmasına vesile olmuşsa, bir dinar, bin dinarı geçmişse, kişinin verdiği bir sadakayı Allahu Teâlâ Uhud Dağı kadar büyütmüşse burada amelin küçük olmasına değil, doğru olmasına, halis niyetle ihlasla yapılmasına bakılır.

Abdullah ibn Mübarek: “Nice küçük ameli niyetler yüceltmiştir, nice büyük ameli de niyetler küçültmüştür” diyerek bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
İmam Buhari “Sahih-i Buhari”nin, İmam Nevevi “Riyazussalihin”, “El-ezkâr” ve “Kırk hadis” isimleriyle bilinen meşhur kitaplarının başına Hz. Ömer (r.a.)’dan rivayet edilen “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Rasûlüne ise hicreti gerçekten Allah’a ve Rasûlünedir. Kim de elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret etmişse, onun hicreti de o uğurunda hicret ettiği şey içindir” (Buhari, Müslim) hadisi şerifi bir işe başlarken mutlaka niyetin tahsis edilmesi gerektiğine delalet etmektedir. Çünkü herkesin ulaşmaya arzu ettiği ve ulaşanlarında methedildiği ilim sahibi olma mevzusu ihlas dairesinden nasibini almazsa sahibini Bel’am mesabesine düşürür. Belki de ismini verdiğimiz bu kitaplar sahiplerinin ulaşmış olduğu ihlas vesilesiyle olsa gerek ümmetin gönlüne taht kurmuştur.

Bu konuya temas eden Yahya ibni Ebi Kesir şöyle demiştir: “Niyeti iyice öğrenin, çünkü o, neticeye ulaşmak hususunda amelden önce gelir” (Hilyetül Evliya).

Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerin üzerinde sıkça durduğu Allah yolunda cihat etme, onun kelimesini yükseltme ve bu yolda şehit olma amelleri ancak bu işleri yapan kişilerin emel ve samimiyetleriyle hayat bulur. Dini zirvesi olan bu yüce amellerde dahi şeytan insanın ayağını kaydırabilir, onu niyetinin halis olmaması sebebiyle mahrum bırakılabilir.

Ebu Umame (r.a.) şöyle diyor: Bir adam Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek şöyle dedi: Hem sevap kazanmak hem de isminin anılmasını istemek gayesiyle savaşa giden kişi hakkında ne dersin? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ona bir ecir yok” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra şöyle dedi: “Allah amellerden ancak ihlasla ve kendi rızası gözetilerek yapılanı kabul eder.” (Nesai, Taberani. Iraki hasen hadis olduğunu söylemiştir)

İhlas ve amel arasındaki bağ derinliği bazen insanı şaşırtacak dereceye varır. Bu derece ihlasın kalbe yerleşmesiyle kişinin yapmaya niyet edip imkânsızlıktan dolayı yapamadığı salih amellerin Allah katında makbul olması veya yapmaya niyet ettiği bir kötülükten vazgeçmesiyle o kötülükten vazgeçmekteki samimiyetten dolayı mükâfat kazanmasıdır.

Cabir ibni Abdullah(r.a.) diyor ki: “Bir gazvede Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraberdik o şöyle buyurdu: “Medine’de öyle kimseler var ki siz ne kadar yol kat ettiyseniz, ne kadar vadi geçtiyseniz onlarda sizinle beraber idi (sevapta). Çünkü onları hastalık engelledi” başka bir rivayette “sevapta size ortak oldular.” (Müslim)

Abdullah ibni Abbas (r.a.) diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Rabbi Tebarake ve Teâlâ’dan şöyle rivayet etmiştir: “…eğer bir kişi bir kötülüğe niyet ederde yapmazsa Allah ona kendi katından bir sevap yazar…” (Buhari, Müslim)

Kuran ve sünnetten naklettiğimiz bu delillerden sonra şu neticeye varmak bizler için kaçınılmazdır: İhlas ve amel, birbirini tamamlayan, biri olmayınca diğeri eksik kalan bir bütündür. Tıpkı ruh ile ceset, öz ile kabuk gibi. Yüce Allah bizlere az veya çok yapmış olduğumuz amellerde samimi niyet ile hareket etmeyi ilham etsin ve müyesser kılsın…