Dinin anlaşılması hususunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra sahabe nesli ilk ve en önemli halkayı oluşturmaktadır. Sahabiler, Kur’ân-ı Kerîm ayetlerinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e inişine şahit oldular; O’nun Allah’ın buyruklarını nasıl anlayıp yorumladığını ve bu ilahi emirleri nasıl yaşayıp uyguladığını bir bir izlediler; dinimizi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den öğrendiler. İşte bu üstün meziyetleri dolayısıyla biz onlara «şerefli sahabiler” anlamında “ashab-ı kiram” diyoruz. “Seçkin sahabiler” anlamında “sahabe-i güzin” diyoruz.

Onları Allah Teâlâ’nın şerefli ve seçkin yaptığını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şu hadis-i şerifinden öğreniyoruz: “Allah Teâlâ; kulların kalplerine baktı, Muhammed’in kalbini kulların kalplerinin en hayırlısı buldu; onu Kendine ayırdı ve peygamber olarak gönderdi. Muhammed’in kalbinden sonra kullarının kalplerine bir daha baktı, onun ashabının kalplerini kulların kalplerinin en hayırlısı buldu, bunun üzerine onları Peygamber’inin vezirleri yaptı.” (2)

Ashab-ı kiram Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın Elçisi olduğunu öğrenince, atalarının kendilerine telkin edip öğrettiği manevi değerleri tamamen terk edip Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’nun getirdiği dine bütün gönülleriyle bağlandılar. Kurulu düzene karşı çıktıkları için kendilerini cezalandıran Mekke’nin ileri gelen müşriklerinin ağır işkencelerine, ateşle dağlamalarına, kırbaçla dövmelerine katlandılar.

Bu kutlu nesil Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i tanıyınca onun etrafında pervane olmuş, onu düşmanlarına karşı canla başla korumuş, bir emrini iki etmemiştir. Aynı zamanda Kur’an ve Sünnet’in gerek sözlü gerekse yazılı olarak bizlere aktarılmasında kilit noktayı oluşturmuşlardır. Dinin anlaşılmasında sahabilere atfedilen konum çok önemlidir. Çünkü sahabe neslinin adil kabul edilmesi dinin pekiştirilmesi anlamına gelirken, sahabilerin itibarsızlaştırılması ise nakledilen bilgiye şüphe girmesi anlamına gelecektir. Ki bu durumda Kur’an ve Sünnet’in sorgulanmasına kadar gidilebilecek şer kapısı açılmış olacaktır.

Aynı şekilde sahabe nesli özellikle, hadis rivayeti açısından da son derece önemlidir. Zira onlar, diğer ravilerden farklı olarak hadisleri bizzat kaynağından almışlardır. Bu yönüyle onların güvenilirliği büyük önem taşımaktadır. Eğer sözü kaynağından alan bu kişilere karşı duyulan güven tümüyle zedelenirse, kaynak güvenilir olsa bile nakledilen (Kur’an ve Sünnet)in doğruluğu üzerinde de şüphe uyanmasına sebep olacaktır. Bu ise doğal olarak, doğrudan doğruya kaynağın otoritesinin sarsılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tarihte hem bidatlere sapan fırkalar hem de İslam düşmanları, İslam dininin temel esaslarını zayıflatmak, ümmetin birliğini dağıtmak, ehl-i sünnet ve’l-cemaat olarak isimlendirilen ana gövdeyi zayıflatmak için sahabenin dindeki konumunu düşürmek ve sahabenin adaletini gölgelemek istemişlerdir.

Geçmişte bu işin bayraktarlığını Hariciler, Şiiler, Mutezile gibi fırkalar yerine getirirken günümüzde ise özellikle kendilerini Kur’an’a nispet eden ama Allah’ın kitabından en uzak olan fırka bu saldırıları gerçekleştirmektedirler. Aynı şekilde Hz. Ali radıyallahu anhu’nun kendisinden beri olduğu Şii fırkası, müsteşrikler de sahabilerin adaletine saldırarak İslam’ın ilk nesline gölge düşürmek istemektedirler. Her ne surette olursa olsun, cumhura muhalefet edenlerin muteber, sabit olan bir delilleri yoktur.

Hiç şüphe yok ki sahabenin tamamının adil olduğuna inanmak dört büyük imam Ebu Hanife, Malik, Şafii ve İbn Hanbel ile Buhari, Müslim, Ebu Davud, en-Nesai, et-Tirmizi, İbn Main, İbnu›I-Medini, Ebu Zur’a, Ebu Hatim, İbn Hibban, İbn Teymiyye gibi, hadisçilerin tamamı dâhil olmak üzere cumhurun sözüdür. Kısacası ehli sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin tamamı bu görüştedir. Ümmetin selef âlimleri ve müteahhirinin âlimlerinin tamamı bu kanaattedir.

Bu hususta anlaşılması gereken en önemli kavram tabi ki adalet kavramıdır. Adalet kavramı ile hiç hata etmeyen, hiçbir kusuru olmayan kimse kastedilmemektedir. Zaten dünyada böyle bir insan da yoktur. Adâlet kelimesi sözlükte oldukça çeşitli anlamları içermektedir. Bu anlamlardan birisi de istikamet ve doğruluktur. Bu sözlük anlamını “Konuştuğunuz zaman âdil olunuz” (3) ayeti de destekler mahiyettedir. Sözünde doğru olmak insanlarda aranılan, makbul bir vasıftır.

Istılahî olarak ise adalet kavramını en güzel açıklayanlardan birisi olan İmam Şafii şöyle demektedir: Âdil demek hiç günah işlemeyen, ibadetlerini eksiksiz ifa eden kimse olsaydı sen hiçbir zaman âdil olan kimse bulamazdın. Günah işleyen de âdil kabul edilseydi hiç kimse cerh edilmezdi. Ancak şu var ki büyük günahları terk eden, iyiliği kötülüğüne galip gelen kimse âdildir (4) ve Zekeriya aleyhi’s-selam’ın oğlu hariç hiçbir kimseyi tanımıyorum ki ibadetini tam yapmış ve günah işlememiş olsun. Bundan dolayı itaat yönü ağır basan kişi âdil, günahı ağır basan kişi ise mecrûhtur, âdil değildir.

Sahabenin ‘adil’ olduğunu, Kur’an, Sünnet ve icma’dan delillere dayandırarak kabul eden âlimlerin, sahabenin şahsi veya dini-siyasi bir takım nedenlerle, bile bile Peygamber’e yalan isnatta bulunduğuna ilişkin herhangi bir eleştirileri olmamış, dolayısıyla sahabeyi adalet yönünden tenkit dışında tutmuşlardır. Nitekim Hatib el-Bağdadi, bu konudaki delilleri zikrettikten sonra: “Bütün bunlar, kesin olarak sahabenin saflığını, adil ve nezih olduğunu gösterir. Onların görünen ve görünmeyen bütün yönlerini bilen yüce Allah’ın bu ta’dilinden (âdil olmalarını ifade etmesinden) sonra, artık hiç kimsenin tezkiyesine de ihtiyaç duyulmaz» (5) demektedir. İbn Teymiyye (v. 728/1328) de, sahabenin adaletinden şüphe edilmemesi gerektiğini şöyle ifade etmektedir: “Sahabenin tümü hakkında adaletle hükmetmek gerekir. Zira Allah’ın ayetleri, onlardan hürmetle bahsederek onları en güzel şekilde ta’dil etmiştir (adaletli olduklarını söylemiştir).” (6) “Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem ashabı, insanların en doğru sözlüleridir. İçlerinde, Peygamber’e kasten yalan isnat etmiş birinin varlığından asla söz edilmemiştir. Bununla birlikte, onların da ufak tefek bazı kusurları olmuştur. Hiç şüphesiz (insan olmaları hasebiyle) hataya düşmüşlerdir, zira masum değillerdir. Münekkit âlimler, onların hadislerini tetkik etmişler ancak makbul hadislerden saymışlardır…

Sonuçta sahabenin tamamı, hadis ve fıkıh âlimleri tarafından ittifakla sika (güvenilir) kabul edilmiştir.” (7)

Dolayısıyla İslam alimleri, Kur’an ve Sünnet’teki delillere ve sahabenin konumuna bakarak, onların adaletinden şüphe edilmemesi gerektiği üzerinde önemle durmuşladır. (8)

Rabbimiz yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de sahabîlerden övgü ile bahsederek şöyle buyurmuştur:

“İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (9)

“(İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış kimselerdir.” (10)

“Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü’minlere Allah yeter.” (11)

“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar.

Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (12)

“…İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir…” (13)

“Şüphesiz Allah, ağaç altında sana bîat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (14)

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a iman edersiniz…” (15)

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (16)

“Onlar yaralandıktan sonra Allah’ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.” (17)

Sahabilerin faziletini anlatan ayetlerin yanında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in de sahabilerin faziletinden bahseden bir çok hadisleri vardır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhu anlatıyor: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran radıyallahu anh der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.” (18)

Hz. Cabir radıyallahu anhu’dan gelen hadiste durum şu şekilde izah edilmiştir: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Ashabıma dil uzatmayın. Nefsim elinde olan zât-ı zülcelâl’e yemin olsun sizden biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (19)

Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve:

“Hala burada mısınız?” buyurdular.

“Evet!” dedik.

“İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu:

“Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.” (20)

Kur’an ve Sünnet’te sahabiler ile alakalı bu kadar ayet ve hadis olmasına rağmen günümüzün fasık ve zındıkları tarafından sahabe efendilerimize dil uzatan fasıkları görüyoruz. Günümüzde özellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Asla ashabım aleyhinde konuşmayınız. Benden sonra onlara kesinlikle laf dokundurmayınız. Onları seven, bana olan sevgisi dolayısıyla sever. Onlara düşmanlık eden, bana olan nefreti yüzünden düşmanlık eder. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edenin ise, çok geçmeden Allah belasını verir.” (21) Hadisini kulaklarımıza küpe edip bu zihniyete asla pirim vermemeliyiz.

Hülasa, naklettiğimiz ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, sahabe neslinin dindeki üstün yerini göstermektedir. Bu ilahi ve nebevi buyrukları dikkate alan ve onların Müslüman olduktan sonra kesinlikle yalan söylemediklerini bilen muhaddisler ve ehl-i sünnet âlimleri ashab-ı kiramı “udûl (âdil kimseler)» kabul etmişlerdir. Yani onların asla yalan söylemediğini, bu sebeple de ashab-ı kiramın rivayet ettiği hadislerin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Dört mezhebin imamı bu görüştedir. Kütüb-i Sitte âlimlerinin önde gelenleri ile “cumhur” dediğimiz ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Bu konuda farklı düşünenler, bidatçı dediğimiz ehl-i sünnet dışındaki bazı fırkalardır.

Allah hepsinden razı olsun. Bizleri de onlara komşu eylesin.

————————-

1. Tevbe, 100.
2. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 379; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, IX, 112-13, nr. 7582-83; Heysemi, Mecma’u’z-zevaid, I, 177-178, VII, 252-253.
3. En’am, 152.
4. İbnu‘l-Vezîr, Muhammed b. İbrahim el-Yemanî, el-Avâsım ve’l-Kavâsım li Zebbi an Sünneti Ebi’l-Kâsım, (thk: Şuayb el-Arnavut), Beyrut, 1992, II. bsk., I, 323.
5. el-Hatib, e/-Kifaye, s.96.
6. ez-Zehebl, e/-Münteka min Minhaci’l-i’tidal, s.48.
7. ibn Teymiyye, Minhacu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, 307.
8. ibn Abdilberr, el-istiab, 1/9 (el-isabe kenarında); el-Hatib, el-Kifaye, s.93. ibnu’s-Salah, Mukaddime, s.174; ibn Hacer, el-isabe, 1/9-12; Abdulall el-Ensarl, Fevatihu’r-Rahamut, 11/155.
9. Tevbe, 100.
10. Vakıa, 10-11.
11. Enfal, 64.
12. Haşr, 9.
13. Hadid, 10.
14. Fetih, 18.
15. Ali İmran, 110.
16. Bakara, 143.
17. Ali İmran, 172.
18. Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18).
19. Müslim, Fedailu’s-Sahabe 221, (2540).
20. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207, (2531).
21. Tirmizi, Menakıb 58, nr. 3862.