ANAM-BABAM SANA

FEDA OLSUN

EY ALLAH’IN RASÛLU

 

Eşyalar maddi görünümleri ile var kabul edilseler de gerçek değerlerini; mahiyet ve muhtevalarından, içlerinde barındırdıkları cevher ve özden alırlar. Bu cevher ve öz bulunmadığında o eşya görüntü olarak var olsa da hükmen yok gibidir. Sözgelimi insanoğlu bedeni ile varlık âlemini meşgul etse de ruh denilen cevher kendisinden çekilip alındığında vazifelerini ifa edemeyecek ve işlerini yapamayacak hale gelir. Yine kâfirlerin gözleri var olmasına vardır ve dünyadaki işlerini bu gözleri ile sürdürmektedirler lakin hakikate bakış açılarından dolayı Yüce Rabbimizin buyruğu gereğince kördürler. Bedenlerinde kalp diye adlandırılan bir tutam et parçası taşıyor olmalarına rağmen Allah azze ve cellenin dinine yaklaşımlarından dolayı anlayışsız ve kavrayışsız kimselerdir kâfirler.

Bizleri kendisine kul yaratarak ikramda bulunan Rabbimizin emrettiği ibadetlerde de durum farklı değildir. Zira bir takım kimseler şekil olarak bu ibadetleri yerine getiriyor gözükseler de bizzat o ibadetleri emreden Allah celle celâluhun “Yazıklar olsun…” îtap ve kınamasına maruz kalabilmektedirler. İbadet görüntü olarak bazı şekillerden ibaret olsa da, ibadete gerçek değer kazandıracak olan bünyesinde barındırması gereken samimi niyet ve ihlâstır. “İhsan Şuuru” dediğimiz bu cevherden yoksun olarak îfa edilmeye çalışılan ibadetler, şeklen var olsalar bile kıyamet günü âlemlerin Rabbinin huzurunda hükmen vebal olabileceklerdir.

Allah azze ve cellenin inzal buyurduğu bütün dinlere yapılacak olan en büyük darbe, bu dinlerin bir takım şekillerine olması gerekenden fazla değer vererek asıl maksat olan dinin ruhunu ve ana mahiyetini göz ardı etmektir. Yahudi ve Hıristiyanların bizzat kendi dinlerine neler yaptıklarını Kitab-ı Mübin, sünnet-i seniyye ve tarih bizlere haber vermektedir. Asıl maksadı Allah’a kulluk ve O’na ibadet etmek olan insanlar, ibadetlerin yerine tören ve merasimleri yerleştirmeye başladıklarında din asli mecrasından kaymış ve ifade yerindeyse ruhunu kaybeder olmuştur. Dinin ve din ile ilgili olan şeylerin ölmesine, ölmese bile asli mecrasından çıkarak farklı bir boyut kazanmasına sebep olan bir takım etkenler bulunmaktadır. Mesela bir kavram ve konu hakkında sürekli konuşarak o kavramın gereği olan ameli, şeriatın sınırları çerçevesinde yapmamak bu etkenlerden biri olabilmektedir. Bir takım kimseler sürekli “zikir” kavramından bahsederken “zikirsiz” olabildiği gibi öte yandan zikir çekerken şer’i çerçeveye dikkat etmeyen bazıları da “astronomik zikir hastalığı”na ve sadece şeriat sahibinin konuşabileceği alanlara müdahale etme sıkıntısına düşebilmektedirler. “4444 defa şunu söylersen şu olur”, “444 kere şöyle dersen bu olur” gibi özellikle dünyalık değerler biçerek yapılan yönlendirmelerin, zikir esnasında zikrin ruhu olan sükûnet yerine ritim tutma gayretlerinin varlığından haberdar oluşumuz ne söylemek istediğimizi en yalın haliyle anlatmaktadır.(1) “Cihad” kavramını sürekli dillendirerek gereği gibi davranmamak pekâlâ bu kavramın mahiyetini ve ruhunu öldürebilecektir. Tıpkı her daim başkalarını yargılama gayreti ve çabası içersindeki “tekfir hastalığına” yakalanmışların belli bir süre sonra sınır tanımaz bir halde bu kavramı nefislerinin her istediklerine kullandıkları gibi. “Bidat” kavramını ayyuka çıkararak bidatin dik alasını yapanları da müşahede ediyor olmamız ne söylemek istediğimizi en bariz şekilde ortaya koymaktadır sanırım. Kısacası, dine ait olanı dinin çerçevesinde ve onun nassları doğrultusunda değerlendirmezsek bu, din ile alakalı ciddi sıkıntılara ve amansız hastalıklara neden olabilecektir.

Dinin veya din ile alakalı olan şeylerin bozulmasına ve ruhunu kaybetmesine sebep olan etkenlerden biri de; ibadetlerden çok tören, cemiyet ve merasimlere önem vermektir. Müntesibi olmakla iftihar ettiğimiz İslam, baştan sona ibadetlerle örülüdür ve günün her anında yerine getirilebilecek bir ibadetimiz muhakkak vardır. Yani dinimiz ibadet dini olup törene ihtiyaç bırakmayacak kadar sevap kazanabileceğimiz alanlar sunmuştur bize. Din adına yapılan tören, kutlama, cemiyet, merasim vb. şeylerde yapılan teşhir ve reklam, bu eylemleri gerçekleştirenlerin düşünce yapılarına uygun olarak icra ettikleri programlar zaman geçtikçe tedavisi mümkün olmayan amansız hastalıklara kapı aralayabilecektir. İbadetten yoksun, TV programlarıyla geçiştirilen “Kadir Geceleri”, “direkler arası eğlencelere” kurban edilen “Ramazan Akşamları”, ses-seda gösterisine dönüştürülen “Ramazan Kıyamı-Teravihleri”, turistik gezi gibi değerlendirilen “hac-umre” ve bunlar dışındaki başka başka uygulamalar neden bahsettiğimiz hakkında fikir verecektir sanırım. Hz. İsa’yı sevdiğini söyleyenler onun doğumunu bir kutlamaya dönüştürmüşler ve neticede Allah azze ve celle tarafından peygamber olarak gönderilen İsa aleyhisselam dışında farklı bir İsa tasavvuru meydana gelmiştir. Belki ilk etapta samimi niyetlerle icra edilen bu merasimler daha sonraları Hz. İsa’nın gönderildiği hakikatlerin tam tersi bir hüviyet kazanır olmuştur.

Son zamanlarda bir furya haline dönüşen “Kutlu Doğum” isimli etkinlikleri yapanların samimiyetlerini sorgulayacak durum ve konumda değiliz, icra edilen bu kutlamaların hükmü konusunda da işin erbabı olan rabbani ilim adamları gerekli fetvaları vermek durumundadırlar. Şu kadar var ki, daha çeyrek asır geçmeden geldiği noktayı görünce birkaç asır sonra bu tür etkinlik, kutlama ve törenlerin gelecek kuşaklar arasında nasıl değerlendirileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. İslam dininin önemsediği hususlardan olan biat meselesinde bile eline kadın eli değdirmeyen Hz. Peygamber aleyhisselamın adına tertip edilen tören ve kutlamalarda ergen kızlara, İslam’ın tasvip etmeyeceği kılık-kıyafetle kadın-erkek karışık ortamlarda solistlik yaptırılması bu işin şu an için geldiği noktalardan sadece bir tanesidir. Dünya zalimlerinin sebep olduğu şiddet sarmalının neticelerinden biri olan hümanizm dinine Hz. Peygamber aleyhisselam’ın alet ediliyor olması da meselenin bir başka boyutudur.

Bizler müslüman olarak herhangi bir şey Peygamber Efendimizle alakalı olduğunda ona muhabbet besler ve severiz zira bu, imanımızın gereğidir. Şunun da farkındayız ki, muhabbet beslediğimiz âlemlere rahmet Muhammed Mustafa aleyhisselamın sadece bir yönüne değil hayattaki bütün yönlerine dikkat çekerek ve her alanda onu rehber edinmeye çalışarak gerçek ümmet kimliği kazanmış oluruz. Onun adına tertip edilen her hangi bir programda onun sünnetine ve yaşantısına uygun olmayan davranışları “samimi niyet” gerekçesinin de temize çıkaramayabileceğini de göz önünde bulundururuz. Bugünün müslümanları olarak, sevmek zorunda olduğumuz Resulullah aleyhisselamı nasıl seveceğimizin en sade yolu sahabe efendilerimizden bizlere miras olarak kalmıştır. Onlar Resulullah’ın doğumu ve ölümünden çok yaşantısı ve davasını dert edinmişler ve bu doğrultuda hayat sürmeye çalışmışlardır. Resulullah aleyhisselam, onların bu davranış ve sevgilerinden razı olmuş ve bize onları örnek ve misal olarak göstermiştir. O mübarek neslin en güzide insanı olan Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun hayatından sunacağımız şu iki kesit, “sahabede peygamber sevgisinin” ne derece yüksek ve yüce olduğunu ispat etmeye yetecektir. Kıssalardan ilki siyer ve İslam tarihi kaynaklarında şu şekilde kaydedilmektedir.

“Resulullah’ın kırka yakın kişiden oluşan ashabı bir araya gelince Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu açık davette bulunması için Peygamber Efendimize talepte bulundu. Hz. Ebu Bekir, isteğinde ısrar etmeye devam etti. Bu olay akabinde Resulullah aleyhisselam, İslam’ı açıkça anlatarak insanları Allah’ın dinine davet etmeye başladı. Diğer müslümanlar da Kâbe’nin etrafına dağılarak kendi aşiretlerinin yanına gittiler. Hz. Ebu Bekir ayağa kalkarak insanlara hitap etti ve onları müslüman olmaya davet etti. O, Allah’a ve Resulüne davet eden ilk hatiptir. Bu konuşma üzerine müşrikler Hz. Ebu Bekir’e ve müslümanlara saldırdılar, mescidin her tarafında müslümanları şiddetli bir biçimde dövdüler. Hz. Ebu Bekir ayaklar altında çiğnendi ve kötü biçimde dövüldü. Fasık Utbe b. Rabia kendisine yaklaşıp vurmaya başlamış ve yüzünü-gözünü ciddi bir biçimde yaralamıştı. Daha sonra hızını alamayan bu müşrik üzerine çıkarak sıçramaya da başlar. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhunun yüzünü tanınmaz hale getirir. O esnada Hz. Ebu Bekir’in kabilesi olan Beni Temim kalabalığı yararak gelince müşrikler uzaklaşırlar. Durumunun ciddiliğinden ötürü Temimoğulları bir çarşafın içerisinde taşıdıkları Ebu Bekir’in öleceğini düşünüyorlardı. Kendi kabilelerinden olan birisinin bu hale düşmesi hoşlarına gitmemiş ve kabilecilik zihniyeti ile Mescid-i Haram’da şu şekilde seslenmeye başlamışlardı: “Ebu Bekir’e bir şey olursa biz de Utbe b. Rabia’yı öldürürüz.” Babası Ebu Kuhafe ve aşiretinden olan diğer bazı kimseler Hz. Ebu Bekir’in ayılması için kendisi ile konuşsalar da o, ancak gün sonunda kendine gelip konuşabilmiş ve dudaklarından dökülen ilk sözcükler “Resulullah ne yaptı, durumu nasıl?” sözleri olmuştur. Bu durumdan hoşlanmayan aşireti Hz. Ebu Bekir’e öfkelenmiş ve annesine “Ona şimdilik yiyecek-içecek hiçbir şey verme” diye tenbihte bulunmuşlardı. Annesi ile yalnız kaldığında annesinin konuşturma çabalarına da verdiği ilk tepki, “Resulullah ne yaptı, durumu nasıl?” sorusunu sormak olmuştur.”

Can derdindeyken cananı sormak, sevginin edebiyatını yapmak yerine sevdiği için fedakârlık yapmak. İşte Ebu Bekir buydu, peygamber sevgisi de böyle olurdu. Allah’ın rahmeti her daim Ebu Bekir ile olsun, Mecusi torunlarının burunları yerde sürtülse bile! Sahnenin bundan sonrasında Hz. Ebu Bekir’in Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme olan muhabbetiyle beraber başka bir Peygamber hayranının Resul-ü Ekrem için gösterdiği gayrete de tanıklık ediyoruz.

“Annesi onunla yalnız kalınca kendisini konuşturmaya çalıştı ve o yine “Resulullah ne yaptı” dedi. Annesi “Vallahi, benim arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok” deyince, -“Hattab’ın kızı Ümmü Cemil’e git ve onun durumunu kendisine sor” dedi. Bunun üzerine annesi kalkıp Ümmü Cemil’e gitti ve –“Ebu Bekir sana Muhammed b. Abdullah’ı soruyor” dedi. O ise “Ben ne Ebu Bekir ne de Muhammed b. Abdullah’ı tanırım ama seninle oğlunun yanına gitmemi istersen giderim” dedi. O “Evet isterim” deyince, onun yanına gitti. Ebu Bekir’e ulaştıklarında onu baygın bir halde buldular. Ümmü Cemil ona yaklaşınca bir çığlık attı ve “Vallahi bir topluluk bunu sana fısk ve küfür ehlini razı etmek için yaptı. Dilerim Allah bunun intikamını onlardan alır” dedi.
Ebu Bekir “Resulullah ne yaptı?” diye sordu. Ümmü Cemil “Annen bizi dinliyor” deyince, “Ondan sana bir zarar gelmez” dedi. Bunun üzerine Ümmü Cemil “O iyi, bir şeyi yok” dedi. Ebu Bekir bu kez “Nerede” diye sordu. Ümmü Cemil “İbnü’l-Erkam’ın evinde” diye cevapladı.

Ebu Bekir onlara “Vallahi Resulullah’a gidene kadar ne yiyeceğim ne de içeceğim” dedi. Onlar insanlar ortalıktan çekilene kadar onu beklettiler ve kimse kalmayınca kendisini iki tarafından tutarak Resulullah’ın yanına götürdüler. Resulullah kendisini görür görmez ona sarıldı ve kendisini öptü. Oradaki müslümanlar da ona sarıldılar. Resulullah ona çok şefkat gösterdi. Ebu Bekir kendisine “Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah, benim bir şeyim yok sadece o fasık yüzümü yaraladı. Bu benim annem Berrâ, sen mübareksin, onu Allah’a davet et ve ona dua et. Belki senin vesilenle ateşten kurtulur” dedi. Resulullah ona dua etti ve onu Allah’a davet etti. O da müslüman oldu.” (2)

Ateşte ve yangında kalmayı istemeyiz hiç birimiz. Ailemizin, yakınlarımızın ve akrabalarımızın da ateşlerde, yangınlarda kalmasından hoşnut olmayız. Dünyadaki akıl ve zihnimizle tasvirine güç yetiremeyeceğimiz cehennem ateşinde bir akrabamızın olması hiç de hoşumuza gidecek bir durum değildir. Üstün gayretleriyle birçok insanın cehennem çukurlarından kurtulmasına vesile olan Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu, ne kadar gayret gösterip çaba sarf etse de, olanca gücüyle çırpınsa da en yakınlarından olan babası Ebu Kuhafe, İslam ile yirmi yıl boyunca şereflenememişti. Babasının hicretin sekizinci yılında hidayete nail oluşunda bile Peygamber sevgisini, Peygamberin sevincini kendi sevincine tercih etmeyi en ibretlik sahnelerle sunmuştur bize Ebu Bekir radıyallahu anhu. Olayı siyer ve tarih kitaplarımız şu şekilde aktarırlar.

Saçı-sakalı ağarmış, gözleri kör olmuş ihtiyar Ebu Kuhafe’yi karşısında gören Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, her daim destekçisi olan Hz. Ebu Bekir’e “İhtiyarı buralara kadar yormasaydın da biz ona gitseydik” buyurdu. Bunun üzerine Resulullah aleyhisselam için her türlü tehlikeyi göze almış ve hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış olan sıddıkiyet makamının şahı “Asıl o sana gelmelidir ya Resulallah” dedi. Babası biat etmek için elini uzattığında ağlamaya başlayınca “Niçin ağlıyorsun ey Ebu Bekir?” diye sordu iki cihan güneşi. Sorunun cevabı gerçekten Peygamber sevgisini en derinden hisseden bir yüreğin cevabıydı: “Şu anda babamın yerine senin amcan Ebu Talib’in biat etmek üzere elini uzatması ve böylece Allahın seni sevindirmesi daha çok hoşuma giderdi. Öyle olmadığı için ağlıyorum.” (3)

————————-

1. Bu söylenilenlerden, zikir ile alakalı yanlış sonuçlar çıkarılmamalıdır. Zira yaptığı teşhislerden dolayı doktoru hastalığın sebebi görmek insaflı bir tutum değildir.
2. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/29-30.
3. Heysemi, Mecme’u’z-zevâid 6/174.