İmtihan için gönderildik dünyaya. Bu sebepten ötürü katlanmaya çalışırız başımıza gelenlere. İlahi rızaya ulaşmayı gaye edindik ve sığındık cehennemden Rabbimize. O’nun rızasına ulaştıracak ne amel varsa peşine düşmeye çalıştık kendimizce. Azabından koruyacak, kurtaracak hangi vesile varsa tutunmaya çalıştık nice hevesle. Öfkesinden çatlayacak canavar misali homurdanıp duran ve “daha var mı?” diyerek sürekli kurban isteyen cehennemden kurtulmanın yolunu en doğru şekilde öğrenmek için onu ceza diyarı kılan Rabbimizin buyruklarına başvurmalıyız herhalde.

Yüce Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun sevgisini kazanmak hiç şüphesiz peygamberinin sünnetine tabi olmakla gerçekleşecektir zira bunu bizzat beyan eden âlemlerin Rabbidir. “ (Resulüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân: 31) Bir müslümanın peygamberine muhabbet beslemesi ve bu doğrultuda amel etmeye çalışması peygamberine karşı bir sorumluluğu olduğu gibi kendisinin cehennemden kurtulmasına vesile olacak güzel bir ameldir de aynı zamanda. Dünya hayatında yaptıklarımızın hesabını vermek için dikileceğimiz ilahi divanda bizi kurtaracağına inanacağımız her amelin kıymet biçilemez bir hazine olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız hiçbir zaman. Hiç şüphesiz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i sevmek ve ona muhabbet beslemek de bu paha biçilemez hazinelerdendir.

Enes b. Malik radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre bir adam Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü, kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Efendimiz ona “Kıyamet için ne hazırladın?” diye karşılık verdi. Adam “Kıyamet için hazırladığım öyle fazladan bir namazım, orucum, sadakam yok. Fakat ben Allah’ı ve O’nun Resulünü severim” dedi. Peygamber Efendimiz ona “Sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdu. Hadisi rivayet eden Enes b. Malik olayı aktardıktan sonra sahabelerin bu müjdeye çok sevindiklerini haber vermiş ve Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer kadar çok ameli olmasa da onlara olan muhabbetinden ötürü onlarla beraber olacağını ümit ettiğini söylemiştir. (1) Cennetin yüce makamlarında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte olmayı ümit eden bağrı yanık peygamber âşıklarına ne büyük bir müjdedir bu.

Biz bu ve bundan sonraki birkaç makalede iki cihan güneşi, fahr-ı âlem Muhammed Mustafa aleyhisselam’ın muhabbetinden sineleri kıpır kıpır harekete geçen, gözyaşları yanaklarını süsleyen, onun mübarek yüzüne bakarak gönlünü ferahlandıran özde peygamber sevdalılarından, şu paslı gönüllerimize cila mesabesinde sahneler sunmak istiyoruz. Gözlerin dayanamayıp buğulandığı, dudakların izahtan aciz kaldığı ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu muhteşem tabloları manen kırık-dökük olan kalemimiz ne kadar yansıtır bilemiyorum. Sevgilerin bile meta’laştığı günümüzde duygularını, muhabbet ve sevgi anlayışlarını bile nebevi buyruklara teslim eden güzide bir topluluğun, muhabbet ülkesinin şahı Efendimize duydukları hayranlığı ne derece anlatabiliriz hiç kestiremiyorum.

Şol seni seven kişi,
Verir yoluna başı,
İki cihan güneşi,
Sensin ya Rasûlallah!

şeklindeki cümleleri de içersinde barındıran şiiri dinlediğinde, soğuk havalarda sıcağa maruz kalıp buğulaşan cam misali gözleri yaşaran rahmetli babaannemin gözyaşlarıyla öğrettiği peygamber sevgisinin hatırasına sığınarak, kıymetli annem-babam için kaleme aldığım bu yazının ay yüzlü Nebi’ye sevgimizde yeni bir ufuk açmasını ümit ediyorum. Rabbim, onun yolundan, sünnetinden, muhabbetinden ayrı kılmasın. Sahabeleri gibi onu sevebilmeyi ve davası uğruna fedakârlık gösterebilmeyi nasip eylesin. Gözlerimizi hayata kaparken kelime-i tevhid ve salavât-ı şerifeler ile bizleri nimetlendirsin. Şefaatine nail olabilmeyi, Kevser’inden içebilmeyi, Firdevs cennetlerinde komşu olabilmeyi nasip eylesin. Amin!

Resulullah’ı Sevmemek Fasıklıktır ve İlahi Tehdide Kapı Aralamaktadır

Allah celle celâluh, insanoğlundaki sevgi duygusunu yaratandır. İfrat ve tefrite düşmeden bu duygunun hangi yöne kanalize edileceğini de O’nun buyrukları belirlemelidir. Bu konuda yapılacak yanlış bir tasarruf, insanın dünyada sıkıntı çekmesine, ahirette ise hüsrana uğramasına sebep olacaktır. Gönlümüzün derinliklerine yerleştirilmiş olan bu duygunun en hak edeni pek tabiidir ki Allah azze ve celle ola. Bir sonraki merhalede ise Allah’ı kullarına tanıtmakla muvazzaf olan Resululullah aleyhisselam’ı sevme mertebesi gelmektedir. Allah’ın dinini ve Resulullah’ın emanetini mükelleflere ulaştırma konusundaki cihad, gayret ve çabalar ise üçüncü mertebede muhabbet makamından hissesini almaktadır. Dünyalık herhangi bir gailenin bu sıralamayı bozacak olması kişinin imanına halel gelmesine ve fasıklık mühr-ü manevisi ile damgalanmasına sebep olacaktır. Oysa Rabbimizin buyurduğu gibi “İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!” (Hucurat: 11)

Hangi dereceden yakınımız olursa olsun hiçbir insanı, ne kadar hoşumuza giderse gitsin dünya meta’ını, ne kadar albenili gelirse gelsin fani dünyanın geçici süslerini Allah ve Resulünden çok sevmemelidir müslüman. Aksi davranan kimselere “Allah’ın emri gelinceye kadar beklemek” tehdidi ve fasıklık mührü bizzat âlemlerin Rabbi tarafından yöneltilmiş iki ilahi cezadır. “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe: 24)

Resulullah’ı Herkesten Çok Sevmek Gerçek İman Alametidir

Annesinin verecek sadakası olmadığı için sadaka olarak Resulullah’ın hizmetine verilen gerçek bir peygamber sevdalısı olan Enes b. Malik radıyallahu anhu anlatıyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz beni çocuklarından, ana-basından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek mümin olamaz.” (2)

Bir zamanlar iki cihan güneşi, efendiler efendisi, âlemlere rahmet Muhammed Mustafa aleyhisselam’ı seven insanları cezalandırmak için onca yolu tepip Habeşistanlara kadar giden Amr b. el-Âs müslüman olduğunda ve Resulullah’ın sevgisi gönlüne işlediğinde bakın ne buyuruyor: “Hiç kimse bana Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha sevimli olmadığı gibi hiçbir kimse de benim nazarımda ondan daha yüce değildi. Ona olan aşırı hürmetimden dolayı doya doya mübarek yüzüne bakamazdım.” (3)

Risalet makamının ser-tâcı olan Efendimiz aleyhisselam’a nasıl bir muhabbetle bağlanmamız gerektiği konusunda en dikkat çekici hadiselerden biri de şöyledir: Resulullah aleyhisselam, Hz. Ömer radıyallahu anhu’nun ellerini mübarek avuçlarına alır ve kendisine iltifat eder. Hz. Ömer “Sen, bana şu canım dışında her şeyden daha sevimlisin” diye mukabelede bulununca Resul-ü Ekrem şöyle karşılık verir: “Hiç kimse beni, canından daha çok sevmedikçe kesinlikle iman etmiş olamaz.”
Bu nebevi buyruktan sonra “Sana Kitab’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, sen bana şu canımdan daha sevimlisin” diyen Hz. Ömer’e, rahmet elçisi şu karşılığı verir: “İşte şimdi oldu Ömer!” (4)

Allah’ın rızasına nail olabilmek için sünnete ittibanın yegâne yol olduğunu bilen sahabe efendilerimiz (bkz. Âl-i İmrân Suresi: 31) duygularını dahi bu doğrultuda şekillendirmek için gayret gösteriyorlar, kimi zaman canı kimi zaman cananı kimi zaman yâr-ı kimi zaman yâranı gözden çıkarıyorlardı. Mesele cehennemden kurtulmaksa, mesele rıza-i Bâri’ye ulaşmaksa şu birkaç günlük dünyanın yalancı sevdalarını neylesin peygamber âşıkları? Rasyonalist/akılcı gözükenlerin de çıkmazı bu değil mi zaten? Aklın söz geçiremeyeceğini zannettikleri duygular ülkesinde, duygulara peygambervari bir edayla gem vuran son risalet pınarının ilk nasiplileri olan sahabe efendilerimizi, içinde bulunduğu şartlara mahkûm akıl putunun tapıcıları elbette anlayacak değillerdir. Bu anlayışı onlardan beklemenin de en iyimser ifade ile safdillik olacağı kanaatindeyim. Sahip oldukları Sasani imparatorluğunu yer ile yeksan ettikleri için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer başta olmak üzere sahabe efendilerimize sebbetmeyi marifet sayan Mecusi torunlarının da bu sevdayı anlayacak kalp nüvesine sahip olmadıklarının farkındayım. Lakin âcizane zihnimi kurcalayan şu soruyu da sormadan edemiyorum. Allah’ın kendilerinden razı olduğunu beyan ettiği sahabe efendilerimiz, duygularını dahi fahr-i cihanın buyruklarına göre şekillendirmeye çalışırken sözde İslamcı kesilen, aklını put haline getirmiş meşum bir zihniyetin kısır aklî kaziyelerle peygambere bile şekil verme cüretleri neden kaynaklanıyor acaba? Bu konuda hiç mi Allah korkusu taşımıyorlar?

Âlemlere rahmet olma makamını fahr-ı âlem Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e ihsan eden yüce Rabbimizin şu ilahi buyruğu, onu kendi canımızdan bile çok sevmemiz gerektiği konusunda yeter de artar bile: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır…” (Ahzab: 6)

İmanın Tadına Varmanın Yolu Muhabbet-İ Resul’den Geçer

Yeryüzünde bir insan için en değerli nimet iman nimetidir. Sonlu dünyadan sonsuz cennetlerin kapısını açan bu nimet için her türlü fedakârlığı yapmıştır iman sahipleri. Tadına vardıkları iman nimeti ile eşyayı anlamlandırmışlar, olayları bu iman ile değerlendirmişler ve başlarına gelen musibetleri bu iman sayesinde bertaraf etmeye çalışmışlardır. Fiziki olarak iliklerine metafizik âlemde de en ücra duygularına kadar hissettikleri iman sayesinde kimisi ateşler içersinde tebessüm ederek düşmanını kahretmiş kimisi nefes almakta zorlanmasına rağmen “Ehad, ehad” sözleri ile şirkin beynini tarumar etmiş kimisi kolları kesik olduğu için İslam sancağını göğsü ile taşıyarak küfrün izmihlalini ilan etmiştir. O kadar tutkundular ki imanlarına, bağırları yanmıştı iman sevdasından. O yüzden tesir etmiyordu gerçek iman sahiplerine dünyalıkların ateşleri. Demek ki imanın bir tadı vardı, demek ki iman insanı bu şekilde mutlu ve bahtiyar ediyordu. Hapse atılmayı halvet, sürgünü seyahat ve öldürülmeyi şehadet görebilmek için imanın tadına varmak gerekir elbet. Küfrü onaylayan tek harf kaleme almamak için imanın lezzetini hissetmiş olmak lazım şüphesiz. Zamanın tufan misali yeri-göğü kaplayan tuğyanına karşı koyabilmek, zulmün hamlelerini sinede Bilalvari bir şekilde darmadağın etmek için etiket iman yetmeyecekti elbet. Yusuf misali kuyuda da olsan, hapishanede de olsan, iftiralara da maruz kalsan gönüllere sultan olacağın muştusunu sinede taşımaktır imanın tadını almak. Gözler önünde Habbablar sıradan et gibi ateşlerde dağlanırken “O kâfir topluluklar yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetlerini haykırmaktır imanın güzelliğini hissetmek.

Bedeninde hastalık şikâyeti bulunan kimseye en leziz yemeklerin bile acı geleceği, çok sevdiği yemekleri yerken dahi ıstırap çekeceği herkesin malumudur. Hasta olduğu halde önüne getirilen yemeğin tadından şikâyet edenler ne kadar haklı ise gereklerini yerine getirmediği halde imanın tadını alamamaktan şikâyetçi olanlar o kadar haklı olacaklardır. İmanın mükemmel bir nimet olması, manevi açıdan hasta olan kimselerin bu nimetin kıymetini anlayacakları manasına gelmeyecektir elbette. O halde özünde mükemmellik barındıran yeryüzünün yegâne nimeti imanı hissedebilmek için gerekli şartları yerine getirmeye gayret göstermeli ve bu konuda gafil davranmamalıdır.

İman nimetinin tadına varabilmenin yollarından birisi, belki de en önemlisi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i sevmektir. Enes b. Malik radıyallahu anhunun rivayet ettiğine göre Resul-ü Ekrem aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o, imanın tadını tadar. Allah ve Resulünü bu ikisinden başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (5)

————————-

1. Buhari, Fedâil-ü ashâbi’n-Nebi 6; Müslim, Birr 161-164.
2. Buhari, İman 8; Müslim, İman 70.
3. Müslim, İman 192.
4. Buhari, Eyman ve’n-nüzur 3.
5. Buhari, iman 9; Müslim, İman 67.