İbn-i Mesud radıyallahu anh sabah namazından sonra (camide) bulunanlarla oturur ve:
“Allah’a yemin ederim, yakınlarıyla ilişkisini kesen aramızda barınamaz. Çünkü biz Rabbimize dua ederiz, gökyüzünün kapıları (rahmet kapıları) ise yakınlarıyla ilişkisini kesene kapalıdır. (Dualarımızın kabulüne engel olur.)” derdi.”

Sahabeler hayatlarıyla ve sözleriyle sıla-i rahimi tavsiye etmişlerdir…
İbn-i Ebi Cemre radıyallahu anh;
“Sıla-i rahim mal ile, bir işe yardım etmekle, bir zararı kaldırmakla, akrabadan gelecek eziyet ve ilgisizliğe güler yüzlü olmakla ve dua etmekle olur.” (Buhari-Edebü’l-Müfred)
Hicretin yedinci senesinde Mekke’de kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Allâh Rasûlü, kendisine yirmi senedir amansız bir şekilde düşmanlık eden Mekkelilere, altın, arpa ve hurma göndererek yardımda bulundu. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı.
“İNSAN, İHSÂNA MAĞLUPTUR.” İkram ve ihsan, düşmanın bile düşmanlığını yumuşatır. Allâh Rasûlü’nün Mekke fukarâsına yaptığı bu infâkı dolayısıyla;
Ebû Süfyân bile, kalbindeki katılık ve düşmanlık azaldığı için:“Allâh, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti dile getirmiştir.
Bu âlicenaplık ve fazîlet karşısında pek çok insan İslâm ile şereflenmiştir.
Yûsuf -aleyhisselâm- da bu hususta güzel bir misâldir. Kardeşleri kendisini çekemeyip kuyuya attıkları hâlde o, kardeşlerine en güzel şekilde ikramda bulunmuş, hatâlarını yüzlerine vurmayıp onları affetmiş, bunun üzerine onlar da:
“…Yemîn ederiz ki Allâh, seni hakîkaten bizden üstün kılmıştır. Biz doğrusu hatâya düşmüşüz.” (Yûsuf; 91) demişlerdir.
Efendimizle ilk vahyin heyecanını paylaştığı dönemde Hz. Hatice annemiz, Peygamberimizin, Cebrail’den (a.s.) ilk ayetleri aldıktan sonra “Kendimden korkuyorum.”demesine mukabil; “Hayır ebedîyyen Allah seni zâyi etmeyecektir. Şüphesiz sen sıla-i rahim yapıyor, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, yoksula bakıyorsun…”demiştir.
Hz. Hatice validemizin bunu demesi, Varaka b. Nevfel’in de bu istikamette bir mütalaada bulunmasından anlaşılıyor ki, sıla-i rahim, o toplumda zor yapılan bir şey. Hz. Ebu Bekir, Efendimiz’e yapılanlar karşısında O’na sahip çıkarken, “Senin gibi, fakirin, yoksulun elinden tutan, sıla-i rahim yapan birine bu yapılmaz.”diyor. Ve yine komşulukla korumaya almak istediğinde, Kureyş’e karşı sıla-i rahimi referans olarak veriyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, sıla-i rahim o dönemde de herkes için gâye-i hayâl ve çok önemli bir şeydi. Bunlara bir örnek ise Kureyşlilerin kıtlığa düştüğü dönemlere rastlanır.
İbn-i Abbas radıyallahu anh anlatıyor;
“Kureyşliler şiddetli bir kıtlığa düşmüşlerdi. Öyle ki kurumuş kemikleri yemeye mecbur kaldılar. Kureyş’in arasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Abbas b. Abdulmuttalip’den daha zengini kalmamıştı. Hz. Peygamber Abbas’a: “Ey amcam! Senin kardeşin Ebu Talib’in çoluk çocuğu çoktur ve Kureyş’in başına gelen sıkıntıyı da görüyorsun. Gel ona gidelim çocuklarından bazılarını alıp yükünü hafifletelim” dedi. Ebu Talib’e: “Biz senin bazı çocuklarını alıp da bakalım diye, geldik” dediler. Ebu Talip:
“O halde bana Akil’i bırakın, diğer çocuklarımdan kimi isterseniz götürün” dedi.
Böylece Hz Peygamber Hz Ali’yi, Abbas da Cafer’i götürdü. Ali ile Cafer, Hz. Peygamber ile Abbas’ın yanında büyüyünceye kadar kaldılar. Cafer Abbas’ın yanında Habeşistan’a muhacir olarak gittiği zamana kadar kaldı.” (Bezzar, İbn Abbas)
Bir başka hadisede ise, Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir kurban kesecek olsa muhakkak Hazret-i Hatîce’nin akrabâlarına da gönderirdi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20.)
İki cihan serveri aleyhisselatu vesselam şöyle buyurmuştur; “Allâh Teâlâ beni akrabâyı koruyup gözetmek, putları kırmak ve Allâh’ın bir olduğunu bildirip O’na ortak koşulmaması gerektiğini anlatmak vazîfesiyle gönderdi.” (Müslim, Müsâfirîn, 294) 
Ameş radıyallahu anh diyor ki;
İbn-i Mesud radıyallahu anh sabah namazından sonra (camide) bulunanlarla oturur ve:
“Allah’a yemin ederim, yakınlarıyla ilişkisini kesen aramızda barınamaz. Çünkü biz Rabbimize dua ederiz, gökyüzünün kapıları (rahmet kapıları) ise yakınlarıyla ilişkisini kesene kapalıdır. (Dualarımızın kabulüne engel olur.)” derdi.” (Taberânî)
İbn-i Ömer radıyallahu anh;
İbn-i Ömer radıyallahu anh Mekke’ye gidiyordu. Yanında devesi ve merkebi vardı. Devede gitmekten usanınca merkebe binerdi. Sarığı da vardı. Merkebi üzerinde giderken ona bir bedevi rastladı. İbn-i Ömer radıyallahu anh: “Sen filan oğlu filan değil misin?” diye sordu. “Evet” deyince ona merkebini verdi ve “bin” dedi. Sarığını da vererek: “Başına koy” dedi. Olay üzerine arkadaşları İbn-i Ömer radıyallahu anh’a: “Allah seni bağışlasın, istirahat için bulundurduğun merkebini bu adama verdin. Başına sardığın sarığı da verdin” diye hayret ettiklerinde, o şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
“İyiliklerin en güzeli, insanın babası öldükten sonra, babasının dostlarını görüp gözetmesidir.” Çünkü onun babası, babamın arkadaşı idi.” (Müslim, Tirmizi)
Zür bin Hubeyş radıyallahu anh anlatıyor;
“Saffan bin Assal el-Muradî’ye geldik. Bize:
“Ziyaretçi misiniz?” dedi. Biz de:
“Evet” dedik. Bunun üzerine:
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Kim mümin kardeşini ziyaret ederse, geri dönünceye kadar rahmete dalmış olur. Yine kim mümin kardeşini hastalığında ziyaret ederse, geri dönünceye kadar cennet bahçelerine girmiş olur” buyurduğunu anlattı.” (Taberânî)
Ata radıyallahu anh;
Ben ve Ubeyd bin Umayr, Hz Aişe’nin huzuruna girdik. Hz. Aişe, Ubeyde’ye:
“Bizi ziyaret etme zamanın gelmişti” dedi. Ubeyde:
“Anacığım! Size ilk söyleyenin söylediği gibi:
“Seyrek ziyaret et ki, sevgin artsın, diyeceğim” dedi. Hz. Aişe de:
“Bu ihmalkârlığınıza bizi vesile kılmayın” dedi.” (İbn-i Hibban)
Ebu Eyyub Süleyman radıyallahu anh anlatıyor;
“Perşembe akşamı (Cuma gecesi) Ebu Hureyre bize geldi ve dedi ki:
“Sıla-i rahmi terk eden her şahsı, yanımızda bulunduğu için günah işlemekle suçlandırıyorum.
Yanımızda durmasın, sılasını yapsın.”
“Kimse kalkmadı. Bu sözü Ebu Hureyre üç defa tekrarlayınca bir genç geldi ki, iki seneden beri halasına dargın bulunuyordu.
Hemen halasına gitti. Halası ona dedi ki:
“Ey kardeşimin oğlu! Seni getiren nedir?” Genç de dedi ki:
“Ebu Hureyre’nin şunu ve şunu söylediğini işittim.”
Halası da ona şöyle dedi:
“Ebu Hureyre’ye dön ve ona sor ki, bu sözü ne için söylemiştir?”
Bunun üzerine Ebu Hureyre:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:
“Her Perşembe akşamı- Cuma gecesinde- insanoğlunun amelleri şanı yüce ve yüksek Allah’a arz edilir de, sıla-i rahmi terk edenin ameli kabul edilmez.”dediğini duydum.”buyurdu. (Müsned-i Ahmed)
Abdullah Bin Mesud radıyallahu anh;
Kendisini ziyarete gelen arkadaşına:
“Bir araya gelip oturuyormusunuz?” diye sordu.
Onlar: “Bunu hiç bırakmıyoruz ” dediler. İbni Mesud:
“Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?” deyince de:
“Evet. Ey Ebu Abdurrahman! Bizden biri kardeşini kaybedince onunla karşılaşmak için ta Küfe’nin sonuna kadar yaya olarak yürür” dediler İbni Mesud:
“Böyle davrandığınız müddetçe hayır içerisinde bulunuyorsunuz” dedi.” (Taberânî)
Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’den rivayet edildiğine göre bir adam:
– Yâ Rasûlallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar bana kaba davranıyorlar, dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“- Eğer dediğin gibi isen, akrabana sıcak kül yediriyor gibisin. Şayet bu şekilde davranmaya devam edersen, onlara karşı senin yanında Allah Teâlâ’nın görevlendireceği bir yardımcı dâimâ bulunacaktır.” (Müslim, Birr, 22)
Hadis-i şerifte geçen “onlara sıcak kül yediriyor gibisin” ifadesi bir teşbihtir. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, akrabasından ilgi gördüğü halde aynı şekilde karşılık vermeyen kimselerin içinde bulunduğu hâli, sıcak kül yiyenin acı ve ıstıraplı hâline benzetmiştir.
Her ne kadar yakınları tarafından karşılık görmese bile kişinin yaptığı iyiliğe devam etmesi gerektiğini Fahr-i Kâinât sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle belirtmektedir:
“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten adam, kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Edeb, 15)
Medine’de Ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan Ebû Talha idi. Ebû Talha’nın en sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ adlı hurma bahçesiydi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi.
Enes sözüne devamla der ki:
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَىْءٍ فَاِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, gerçek iyiliğe (asla) eremezsiniz” (Âl-i İmrân; 92) âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Ebû Talha, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve:
– Yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak sana “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, gerçek iyiliğe (asla) eremezsiniz” âyetini gönderdi. En sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızası için infak ediyorum. Allah’tan onun sevabını ve benim için âhiret azığı olmasını dilerim. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan, dedi.
Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“- Âferin sana! Kârlı mal dediğin işte budur! Seni duydum Ebû Talha. Onu akrabalarına vermeni uygun görüyorum.”
Ebû Talha:
– Öyle yapayım, yâ Rasûlallah, dedi ve bahçeyi amcasının oğulları ve diğer akrabaları arasında taksim etti. (Buhârî, Vekâlet, 14; Müslim, Zekât, 42)
Emir ve tavsiyeleriyle sıla-i rahimin önemine vurgu yapan Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem aynı zamanda kendi hayatında, uzak yakın demeden bütün akrabalarıyla irtibatını sürdürmüştür. Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem kendisi dünyaya gelmeden evvel babasını, altı yaşında iken de annesini kaybetmişti. Dolayısıyla o, önce dedesi daha sonra da amcası Ebû Tâlib’in yanında büyümüş, bu esnada amcasının eşi Fatıma, Efendimize kendi çocuğu gibi bakmış, bazen çocuklarından bile üstün tutmuştur. Müslüman olup Medine’ye hicret eden bu hanım sahabi vefat ettiğinde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çok üzülmüş ve “Annem öldü.” demiştir. Ayrıca onu kendi gömleği ile kefenletmiş, hatta kabre konulmadan önce bir müddet kabrine uzanıp yatmıştır.
Sahâbîler:
– Ya Rasûlallah, Fatıma için yaptığını başka hiç kimseye yapmadın, dediklerinde;
Efendimiz şu cevabı vermiştir:
“- Ebû Tâlib’ten sonra bana, ondan daha çok iyilik eden birisi yoktur. Gömleğimi ona cennet hulleleri giydirilsin diye giydirttim. Kabir hâli kendisine kolay gelsin diye de kabrine uzandım.” (İbn Abdilber, İstîâb, IV, 1891)
Efendimiz, Ebvâ köyünde kendisiyle beraber annesinin ölümünü gören dadısı Habeşli Ümmü Eymen’i de zaman zaman evinde ziyaret eder, onun hakkında:
“Annemden sonra benim annemdir.” derdi. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VII, 303)
Amcası Abbas radıyallahu anh ile ilgili şu haber de dikkat çekicidir:
Bir gün Abbas radıyallahu anh öfkeli bir hâlde Hz. Peygamber’in yanına gelir.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
“- Seni öfkelendiren nedir?” diye sorar.
Hz. Abbas:
– Kureyş’in bizimle alıp veremediği nedir? Kendi aralarında birbirlerine karşı güler yüzlü davranırlar, bizimle karşılaştıklarında surat asarlar, der.
Bu duruma Hz. Peygamber de öfkelenir. Öyle ki öfkeden yüzü kızarır ve şöyle buyurur:
“Nefsimi elinde tutan Zat-ı Zü’l-Celâl’e yemin olsun ki Allah ve Resûlü için sevmediğiniz sürece hiç birinizin kalbine iman girmez.” Sonra devamla der ki:
“Ey insanlar, her kim amcama eziyet ederse mutlaka bana eziyet etmiş olur. Zira kişinin amcası babası yerindedir.” (Tirmizî, Fiten, 28)
İbn-i Abbas radıyallâhu anhuma anlatıyor: Rasûlullah birgün (babam) Abbas’a dedi ki:
“- Amcacığım, sen ve oğlun Pazartesi sabahı bana gelin, sizlere dua edeyim. Allah bu dua bereketiyle sana ve oğluna hayırlar versin.”
Babamla birlikte Rasûlullah’a gittik. Bize birer elbise giydirdi ve şöyle dua buyurdu:
“Allah’ım! Abbas’ı ve oğlunu zâhir ve batın hiçbir günahın hâriç kalmayacağı mağfiretinle bağışla. Allah’ım! Onu çocuğu sebebiyle muhafaza buyur.” (Tirmizi, Menakıb, 28)

Sütannesi ve Hz. Peygamber
Amir bin Vâsıla radıyallahu anh tarafından şöyle anlatılır:
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i Cîrane denen yerde et taksim ederken gördüm. Ben, o zaman çocuktum ve kesilen develerin kemiklerini taşıyordum. O anda bir kadın gelip Hz. Peygamber’e yaklaştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem hırkasını yere serdi. Kadın onun üzerine oturdu.
Ben: – Bu kimdir, diye sordum.
– Sütannesidir, dediler. (Ebû Dâvûd, Edeb, 119, 120)
Yine Fahr-i Kâinât sallallâhu aleyhi ve sellem sütannesi Halime’ye de iyi davranmış, o yanına gelince çok sevinmiş, sırtındaki ridasını yere sererek onu üzerine oturtmuş ve “Anneciğim, anneciğim!” diye hitap etmiştir. (İbn Sa’d, I, 113, 114)
Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’yi hiç unutmadı, Mekke’de iken onu ziyaret eder ve ona ikramlarda bulunurdu. Hicret edince Medine’den ona giyecek gönderirdi. Mekke fethinde onun oğlunun durumunu sorup araştırdı, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrendi. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 33; Aişe A. Bint Şâtî, age, I, 161) Sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, “Ümmü Eymen, ehl-i beytimin hatırası!” “Benim annem, annemden sonraki annem” der, kendisine içten sevgi ve saygı gösterir, omuz atkısını serip üzerine oturtur, bir dileği varsa hemen yerine getirirdi. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Halime Mekke’ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmişti. Onunla şakalaşır ve ona latife yapardı. Bir gün Ümmü Eymen, beni bir deveye bindirsene, deyince Peygamberimiz, “Seni, bir deve yavrusuna bindireyim” diyerek ona takılmıştı. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 36; Muhammed Mehdî- Mustafa Ebunnasr, Nisâ Havle’r-Rasul, Beyrut, 1995, s, 235-236; Köksal, age. II, 46-47, 167)
Mekke Fethinde sütannesi Halime Hanımın kız kardeşini görüp sütannesini sordu, vefat ettiğini öğrenince ağladı. Süt teyzesine izzet ikramda bulundu, ayrıca 200 dirhem (nisap miktarı) para verilmesini emretti. Kadıncağız ona şöyle dedi: “Sen küçükken de büyük iken de ne güzel kefil olunan, bakılansın!” (Köksal, age. II, 46-47)

Süt kızkardeşi ve Hz. Peygamber
H. 8. yılda yapılan Huneyn savaşında esir düşen sütkardeşi Hz. Şeyma’yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve ‘hoş geldin’ buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve sütbabasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma’ya şunları önermiştir: “İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim.” Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. (Köksal, age. XV, 431-432) Onun bu davranışında 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakârlığını görüyoruz.
Hicretin 2. yılı Efendimizin amcası Ebu Leheb’in kızı Dürre, iman etmek için Medine’ye geliyor…
“Ey İnsanlar! Sizin nesebiniz/soyunuz var da benim yok mu? Dürre benim amcamın kızıdır. Onun hakkında hiç kimse hayırdan başka bir şey söylemesin. Haberiniz olsun ki, kim benim soyumdan gelenleri ve akrabalarımı incitirse beni incitmiş olur. Kim beni incitirse Allah’ı incitmiş olur. Unutmayın küfür üzere ölen yakınları yüzünden, diriler rahatsız edilmezler.”
Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem çok uzak akrabaları bile yâd etmekten geri kalmamış insanlar arası münasebetlerde bu durumun önemine daima vurgu yapmıştır. Ebû Zer radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem birgün ashabına şöyle hitab etti:
“Siz kırât denen bir ölçü biriminin kullanıldığı Mısır’ı fethedeceksiniz. Oranın halkına iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zira onlarla bir ahid ve emânımız, bir de akrabalık bağımız vardır.” (Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 226)
Bir diğer kayda göre de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“… Onlarla ahid ve emân görevi ve hısımlık bağı vardır.” (Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 227)
Bilindiği üzere, Peygamber Efendimiz’in soyu Hz. İsmâil’e dayanmaktadır. Hz. İsmâil’in annesi Hz. Hâcer, Mısırlı olduğu için Efendimiz Mısırlıları akraba saymakta, böylece kendisini onlarla ahid yapmış ve kendilerine emân vermiş kabul etmekte, dolayısıyla Mısır fethedildiği zaman halkına iyi davranılmasını tavsiye etmektedir.
Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mısırlılarla olan ikinci yakınlığı ise hısımlık bağıdır. Hatırlanacağı gibi Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, hicretin yedinci yılında devrin bazı hükümdarlarını İslâm’a dâvet ederken İskenderiye Mukavkısı’na da bir mektup göndermişti. Mukavkıs İslâmiyet’i kabul etmemekle beraber Resûl-i Ekrem’e bazı hediyeler göndermişti. Hediyeler arasında bulunan Mâriye isimli cariye ile Peygamberimiz evlenmiş, bu evlilikten oğlu İbrahim dünyaya gelmişti. Böylece Resûlullah ile Mısırlılar arasında, dededen gelen akrabalık bağından sonra bir de hısımlık bağı oluşmuştu.
Hâsılı Hz. Peygamber’in sünnetinde, her hâlükârda uzak veya yakın akrabaya değer verilmesi, akrabalık bağının korunup yaşatılması teşvik ve telkin edilmektedir. Ne acıdır ki bizler bugün iki göbek sonraki akrabamızı unutmuş durumdayız. Meselâ dedemizin amcasının oğlu, ninemizin kardeşinin kızı dendiği zaman, aramızda hiçbir bağ kalmamıştır. Ne onlara gitmeyi, ne de onların bize gelmesini istiyoruz. Bilhassa şehirlere doğru yaklaştıkça akraba ilişkilerinin zayıfladığını, hatta kaybolma noktasına geldiğini görmekteyiz. Bunun en önemli sebebi, modern dünyanın bizlere sunduğu hayat tarzının sonucu kendi değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Hâlbuki bizim kültürümüzde akrabalar insanın ilk tanıdığı, sevdiği, insanî münasebetlerini geliştirdiği, sıcak bakışlardan oluşan çevresidir. Bu çevreyi oluşturan bağlar ise tesbih tanelerini bir araya getiren ipliğe benzerler. Söz konusu ipliği koparmak uygun olmadığı gibi kuvvetlendirmek de Müslümanlığımızın gereğidir. Rasulullah’ın şu buyrukları

UNUTULMAMALIDIR Kİ;
“Mükafatı en hızlı verilen hayır, iyilik ve sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir” (Ebû Dâvud, Edeb, 51)
“Sıla-i Rahmi (akrabalarla ilişkiyi) kesen cennete giremez.” (Müslim, Birr 19)